Fransa’da mücadele bir dönüm noktasında: Gençlik hareketinin dinamikleri ve sınıflar mücadelesi açısından sunduğu olanaklar
5 Kasım genel grevi hem gençlik hareketi hem de işçi ve emekçi hareketi açısından önemli bir anda gerçekleşti. Kitlesel gerçekleşen bu gösteri sonrası işçi ve gençlik hareketi artık bir dönüm noktasında.
Fotoğraf: Eren Araman/Evrensel
Deniz Uztopal
Paris — 5 Kasım, Fransa’da sınıfsal mücadelenin içinde bulunduğu durum açısından önemli bir eylem günüydü. 250 yerde gösteri gerçekleşti ve toplam 1.6 milyon genç, işçi, emekçi gösterilere katıldı. Yüzlerce iş yerinde grevler gerçekleşti ve gösteriye gelmeden önce birçoğunda işçi toplantıları gerçekleşti.
Gençler, emek hareketindeki karamsarlığı dağıttı
Ortaöğrenimde öğretmenlerin yüzde 52’si hem gençleri destekleme hem de kendi somut çalışma koşulları ve ücret talepleriyle greve gitti. Fransa çapında neredeyse istisnasız tüm lise ve üniversitelerde blokaj ve eylemler gerçekleşti. Fakat bugüne kadar var olan işçi hareketlerinde bir nevi lokomotif rolü oynayan ve ülke ekonomisi açısından stratejik rolü olan, kimya, petrol, liman, enerji, elektrik, tren, temizlik vs… sektörlerde grevlere katılım oranı beklendiği oranda olmadı ve grevi ertesi gün, 6 Kasım’da devam ettirme çağrılarının yankı bulma ihtimalinin zayıf olmasından dolayı bu yönlü çağrılar da yapılmadı.
Hareketin dünden gelen zayıflıklarının birden yok olmayacağı ve bunun daha zaman alacağı elbette açık ama gençlik mücadelesinin taşıdığı özgünlüklerden dolayı mücadelenin çok kısa bir süre içerisinde bitmeyeceği ve genel olarak işçi ve emekçi hareketinde var olan ve esas olarak da son yıllarda alınan yenilgilerin beslediği karamsarlığı gerileterek ayrı bir dinamizm katacağı da açıktır.
Gençler, taleplerinin ötesine geçiyor
Bu anlamıyla yaşadığımız gençlik hareketi daha önce yaşananlardan birçok açıdan farklılıklar taşıyor ve işçi hareketi açısından ayrı bir yere sahip.
Birincisi gençlerin giderek büyüyen ve aşırı derecede yaşadıkları polis baskısının bastıramadığı isyanlarını, kesinlikle sadece okul sistemi, lise ve üniversitelerde okuma koşullarının giderek kötüleşmesiyle sınırlandıramayız. Her eylemle giderek daha da net bir şekilde görüldüğü gibi, taleplerin ötesinde gençler mevcut düzene, nefes almalarını giderek daha da zorlaştıran ve bir ceza olarak algıladıkları ve kendilerine dayatılmış bir toplumsal ve siyasi sisteme karşı başkaldırıyorlar.
Gençler belki bunu daha açıktan bu kelimelerde net olarak dillendiremiyorlar, fakat hareketin dinamik ve potansiyellerine bakıldığında gençlerin var olan düzeni reddettikleri açıktan görülecektir. Örneğin bir referans olarak anılan Fransa’daki mayıs 1968 gençlik hareketinin temel dinamiği gençlerin kendilerine sunulan geleceği kabul etmemeleriydi. Bugünkü gençlik hareketi ise bırakın dayatılan bir geleceği, tam tersine toplumun deyim yerindeyse onlara dayattığı geleceksizliğe karşı isyan ediyor.
Bugün isyan eden gençlik, Fransa’da 1945’ten bu yana kendi ebeveynlerininkinden daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalacak ilk nesildir. Okuluyla, işiyle, çalışma koşullarıyla, alacağı ücretle, oturacağı evle vs. isyan eden kuşak daha yüksek diploması olsa bile anne ve babasının yaşam koşullarından daha kötü koşullarda yaşamayı dayatan bir toplumsal düzenle karşı karşıya kaldığını giderek daha ilerden gözlemliyor. Fakat sorun sadece yaşam koşullarıyla da sınırlı değil. Geleceksizlik korkusu doğa tahribatlarıyla da güçleniyor. Kapitalist toplumun sürekli daha ilerden kâr amacıyla insanlığın bu gezegendeki varlık koşullarını tehdit ettiğini de görüyorlar. Bunlara bir de dünyada yaşanan savaşları, kapitalist ekonomilerin giderek tüm sosyal harcamalardan keserek daha militarize edildiğini ve yaşanan soykırımları da eklerseniz gençlerin isyanının ne kadar derin olduğu daha da net anlaşılır.
İkincisi bu hareket, geçmişteki birçok gençlik mücadelesinde yaşandığı gibi bir reforma karşı doğmadı, yani var olan bir saldırıyı püskürtmeye yönelik başlamadı. Sürdürülemez hale gelen çalışma ve yaşam koşullarının bir lisede parlayan kıvılcım sayesinde patlaması olarak doğan bir öfkenin giderek siyasileşmesi ve kendi bilincine ulaşmasının hareketi oldu.
Gençlerin istisnasız tümünde tahammül sınırlarını çoktan aşmış bir adaletsizlik duygusu mevcut, öyle ki aynı gün Paris, Lille, Marsilya, Bordeaux, Lyon ve daha nice kentte birbirine çok yakın taleplerle ve birbirine çok yakın ifadelerle yüz binlerce genç sokağa döküldü. Bunu, söz konusu kuşağın sosyal medyayı çok kullanmasıyla da açıklamak doğru değil, zira sosyal medya toplumsal öfkeyi doğurmadı, var olan bir öfkenin her yerde aynı olduğunu açıkça ortaya koymanın aracı oldu. Bu anlamıyla da önemli bir araç rolü gördü.
Çok hızlı bir politikleşme süreci yaşanıyor
Hareketin bir diğer özelliği ise bizzat yaşayarak tanıklık ettiğim son 30 yılın tüm gençlik hareketlerinin hiçbirinde yaşanmadığı kadar hızlı bir politikleşme sürecinin olmasıdır. Kuşkusuz bu süreci tamamlanmış bir süreç olarak tanımlamak doğru değil, fakat bu sürecin dinamiği son yıllarda hiçbir gençlik hareketinde yaşanmadığı kadar hızlıdır.
Sadece bir örnek vermek gerekirse: Son yıllarda ortaöğrenimde gençlere dayatılan tüm eğitim reformları kendi aralarında rekabet ve bireycilik üzerine kurulan reformlardı ve bugün gençler söz konusu reformlardan daha çok bunların tümünün üzerinde inşa edilen rekabet ve bireycilik modelini reddediyorlar.
Liseyi bitiren bir gencin üniversitede istediği bölüme kabul edilmesini belirleyen Parcoursup Platformu tam da bu temel üzerinde kurulmuştu ve hükümetin kimi noktalar üzerinde değişiklikler yapacağını ilan etmesine rağmen öfkenin dinmemesinin esas nedeni de budur. Gençler rekabet ve bireycilik modeli üzerinden kurulan bir sistemde ufak tefek değişiklikler değil, bu modelin kendisini reddediyorlar. Dahası geleceği yalnızca bireysel başarılar ve diğerleriyle rakip üzerinden düşünen ve sadece buna indirgeyen bir geleceği de reddediyorlar. İşte tam da bu nedenlerden dolayı gençlerin öfkesi sadece okullarda kötü eğitim koşullarına değil bunu dayatan sistemin bizzat kendisinedir.
Özel mülkiyet, Paris Komünü ve çağın dışına çıkmak
Gösterilerde belki son 40 yıldır hiçbir gösteride olmadığı kadar tarihsel referanslara atıflar da bulunuluyor. Belki de hareketin okullarda başlamış olması, ilk günden bu yana öğretmenlerin destek çıkması ve hareketi desteklemesi, bunun nedenlerinden biri. Fakat gösterilerde en fazla öne çıkan tarihsel analojilerden birisi Paris Komünü ile kurulan analojidir. Elbette burada gençlerin Paris Komünü’nün tarihsel yer ve rolünü bildiği kastedilmiyor, fakat yeni “komünlerin” var olan düzene karşı bir perspektif ve ufuk olarak ortaya konulması, bunun gençler içinde yaygınlaşması elbette işçi sınıfı tarihinden dersler çıkartma, bunu geleceğin mücadelesinin bir birikimi olarak değerlendirilmesi açısından önemlidir.
Üstelik, 1871’in egemen sınıfların komünarlara yönelik sergilediği söylemlerle bugünün egemen sınıflarının söylemleri arasında da bir benzerlik yapmak da mümkün: 1871’de iktidara gelen monarşist güçler Paris’i “vahşilerin, barbarların” eline geçmiş olarak tanıtmış ve medeniyetin tehdit altında olduğunu öne sürerek vahşi bir saldırıyı örgütlemişlerdi. Bugün de benzer bir şekilde yüz binlerin sokağa çıktığı bir ortamda tüm hareketi “vurucu-kırıcılara” indirgeyen, ardından da vahşi bir saldırıyı sergileyen bir iktidarla yüz yüzeyiz. İki söylemin de üzerinden yükseldiği zemin mülkiyetin korunmasıdır.
Gençlerin gösterilerinde giderek yaygınlaşan diğer sloganlardan birisi ise “Çağdaş dönemin dışına çıkmak istiyoruz.” Liselerde tarih derslerinde işlenilen bu konu tarihçiler arasında bir tartışma yarattı ve her gösteride pankartlara yazılan yüzlerce tarihsel referans tarihçileri de şaşırtmadı değil aslında. Elbette çağdaş dönemin dışına zamansal olarak çıkılamaz ama burada gençlerin kastettiği onlara tek ufuk olarak dayatılan bir tarihsel dönemin dışına çıkmaktır. Yukarıda da belirtilen mücadelenin özellikleriyle birlikte bu arzu değerlendirildiğinde, bu slogan tarihsel bir bilincin yaygınlaşmasının hız kazandığı ve son on yıllarda sosyal hareketin sunamadığı bir gelecek perspektifi arayışı içine daha geniş bir kapsamla girildiğinin belirtilerini gösteriyor.
Sınıfla birleşme bilinci ilerliyor
Kuşkusuz bugünden bu gelecek mücadelesinin nereye doğru eğileceği, hangi tarihsel aşamalardan geçeceğini belirtmek mümkün değil, fakat istisnasız tüm öğrencilerin daha ileriden görmeye başladığı bir gerçek var ki, o da kendi başlarına hükümeti geriye püskürtmenin olanaklarının sınırlı olduğudur. İşçi ve emekçi hareketiyle birleşme koşulunun daha ileriden ve daha kalıcı kazanımlar elde etmenin tek yolu olduğu fikri, düne nazaran daha da ileride. Gençler lise ve üniversite girişlerini bloke etmenin, derslerin yapılmasını engellemenin hükümeti geriletmek için yeterli olmadığını bizzat yaşayarak görmeye başladılar. Sokağa dökülen gençler, hareketi daha da ilerletmenin temel koşullarından birisinin kendi sınırlarını aşması gerektiği ve bunun da ancak işçi ve emekçilerin mücadelesiyle bağları daha da ilerden kurmaktan geçtiği sonucunu kendi tecrübelerinden çıkartıyorlar.
5 Kasım, ‘sosyal konferans’ hamlesi ve sendikal bürokrasi
İşte tam da bu sorunların hareketin gündemi ve grev komitelerindeki tartışma konularından birisi olduğu koşullarda 5 Kasım genel grevi hem gençlik hareketi hem de işçi ve emekçi hareketi açısından önemli bir anda gerçekleşti. Kitlesel gerçekleşen bu gösteri sonrası işçi ve gençlik hareketi artık bir dönüm noktasında. Ya daha ileriden bir mücadeleyle ete kemiğe bürünecek ya da hareket giderek sönecek.
Hükümet ve egemen sınıflar da bunun farkında ve 5 Kasım yürüyüşü daha bitmeden saat 17.00’de temsiliyet yetkisi olan 5 konfederasyon ve patron örgütleriyle birlikte, pazartesi günü başbakanlık binasında, bir “sosyal konferans” yapma çağrısında bulundular.
Bu “konferans”ın temel gündemi asgari ücret başta olmak üzere ücretlerin arttırılması olacak. Geçmişte onlarca defa yapıldığı gibi anlaşılan bu sefer de hükümet kendisini reformist ve uzlaşmacı olarak tanıtan CFDT, CFTC ve UNSA üzerinden sendikal birliği zayıflatarak gençlik ve işçi hareketinin birleşmesinin daha da ileriye gitmesini engelleme teşebbüsünde bulunacak. Zira 5 Kasım akşamı bir araya gelen aynı sendikaların liderleri, yeni grev ve eylem günü çağrısında bulunmadılar.
Toplantıdan çok genel geçer söylemleri içeren bir bildirge çıktı ama gençlik örgütleri hemen 7 Kasım Cumartesi gününe eylem çağrısı yapınca, işçi ve memur sendikaları da çağrıyı destekleme kararı verdi ve ortak çağrıya imza attılar. Ama dikkat edilirse, bunu kendi eylemleri gibi örgütleme değil, sadece katılım yönünde çağrı şeklinde yaptılar. CGT, FO, FSU ve Solidaire sendikaları ise, daha ileriden bir çizgiye sahip olmalarına ve hareketi ilerletme eğilimi göstermelerine rağmen, kendi iç çelişkileri ve ne olursa olsun sendikal birliği bölmeyelim eğiliminden dolayı, reformist sendikaların eğilimine çoğu zaman teslim olabiliyorlar.
Çıkmazdan kurtulma olanakları mevcut
Fakat gençlik hareketi işçi ve emekçi hareketine bu çıkmaz yoldan kurtulma olanakları da sunuyor. Eğer sınıf bilincine ulaşmış sendikacılar bu olanakları değerlendirmeye yönelik olarak gençlik hareketinin dinamiklerine yaslanabilirlerse hem işçi hareketi hem de gençlik hareketini daha ileriye taşıyabilir ve ortak mücadele ileriden kazançla çıkabilir. Önümüzdeki haftalar bu açıdan belirleyici olacaktır, zira mesele artık güçlü eylemler gerçekleştirme değil egemen sınıfların kolunu bükecek eylemleri en kolektif bir şekilde örgütlemektir.
*Eğitimci, tarihçi
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et