Avrupa’da halka karşı bütçede birleşenler
Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Fransa ve İngiltere'de bütçe tartışmaları, Almanya'da ise Başbakan Merz'in Japonya ve Güney Kore gezisi var.
Fransa'da eylülden bu yana devam eden öğrenci eylemlerinde eğitime daha fazla bütçe talep edilirken Macron kemer sıkma bütçesi dayatıyor. (Fotoğraf: Eren Araman/Evrensel)
Fransa’da Macron hükümeti, 2027 bütçesiyle yoksulları, emeklileri ve kamu çalışanlarını bir kez daha kemer sıkma politikalarının hedef tahtasına koyuyor. 43 milyar avroluk tasarruf adı altında halkın yaşam koşulları ağırlaştırılırken, milyarderlere ve büyük şirketlere sunulan vergi ayrıcalıklarına dokunulmuyor. Sağ ve aşırı sağ, zenginlerin servetini korumak için hükümetle aynı safta birleşiyor.
İngiltere’de İşçi Partisi hükümetinin başına geçen Andy Burnham, yıllardır süren ekonomi politikalarını değiştirme ve halkın hayatını iyileştirme sözü vermişti. Ancak ilk bütçesi, büyük değişiklikler bekleyenler için pek de umut verici olmadı. Enerji faturalarında küçük indirimler ve günlük hayatı kolaylaştıracak bazı düzenlemeler var, ama konut krizine, hayat pahalılığına ve giderek düşen yaşam standartlarına yönelik köklü adımlar yok. Guardian yazarı Aditya Chakrabortty, Burnham’ın büyük vaatleriyle ortaya koyduğu bütçe arasındaki farkı yazdı.
Almanya’da Başbakan Merz bu kez Uzak Asya seferindeydi. Sadece ekonomik ilişkileri güçlendirme planını uygulamadı, askeri açıdan da Almanya’yı Japonya’nın Okinawa adasında Alman sağlık elemanlarının katıldığı bir harekatın bileşeni yaptı. AB ve özelde Almanya’nın ABD, Rusya ve Çin dışında dünya gücü olma planı adım adım ilerliyor.
2027 Bütçesi: Toplumsal yıkımın yeni dalgasının başlıca önlemleri hakkında bilinmesi gereken her şey
Hélène May
Humanité/Fransa
Bütçe yasalarına ilişkin görüşmeler hâlâ devam ederken, Parlamentonun her iki kanadında da sağın ve aşırı sağın varlığı göz önüne alındığında, 2027 bütçesinin bir kez daha yoksulları hedef alması, zenginleri ise koruması bekleniyor.
49.3 maddesine başvurularak zorla mı kabul ettirilecek? Kararnameler biçiminde mi yürürlüğe konulacak? İki meclis arasında çalkantılı bir süreçten mi geçecek? 2027 bütçe yasalarının nasıl kabul edileceğini kimse öngöremese de bir şey şimdiden açık: Bu, sınıfsal bir bütçe olacak; kuşkusuz Emmanuel Macron’un görev süreleri boyunca hazırlanan bütçelerin en acımasızı. Hükümet, “tasarruf çabalarına herkes katkıda bulunacak” güvencesini verebilir. Gerçekte ise bu Bütçe Yasası Tasarısı (PLF), önceki tasarılarla aynı anlayışı izliyor: Yoksullara karşı sert, zenginlere karşı yumuşak. Üstelik neredeyse karikatür boyutunda.
Ekonomist Michaël Zemmour şöyle özetliyor: “Mütevazı gelirli bir hanenin başındaki yalnız bir annenin yaşam standardı yüzde 1 düşerken, en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesimde yer alan bir hanenin geliri bütçenin genel önlemlerinden hiçbir şekilde etkilenmeyecek. Milyonerlerden ve milyarderlerden söz etmeye bile gerek yok; onlar da bütçe taslağında yer almıyor.”
Kamu borcunun yükünün arttığı bir ortamda, bütçe açığını GSYH’nin yüzde 5.4’ünden yüzde 5’ine düşürme vaadinin esiri olan hükümet, 43 milyar avroluk tasarruf hedefliyor. İlk katkı yapması istenen kesim ise asgari sosyal yardımlardan yararlananlar. Oysa Emmanuel Macron’un iktidara gelmesinden bu yana yoksulluk oranının hızla yükseldiği ülkemizde (dokuz yılda 1.2 milyon kişi daha yoksulluğa sürüklendi; nüfusun yüzde 15.4’ü), sosyal koruma ağları zayıflatılmaya devam ediyor.
Her zamanki yöntemle: Endekslemenin kaldırılması. Enflasyonun yüzde 2 ile yüzde 3 arasında olduğu bir dönemde bu uygulama, söz konusu gelirlerin düşürülmesi anlamına geliyor. Bundan etkilenecek ödemeler ise şunlar: Aile yardımları, eğitim-öğretim yılı başlangıç ödeneği ve istihdam primi. Aynı durum, ayrıca yabancı uyruklu öğrencilere ve hâlâ ebeveynlerinin vergi beyannamelerinde kayıtlı olan öğrencilere verilmeyecek olan APL (kişisel konut yardımı) için de geçerli. Bu bütçe kesintileri, öncelikle enerji ve gıda fiyatlarındaki artış nedeniyle zaten boğulmuş durumda olan yoksul ve mütevazı gelirli haneleri etkileyecek.
Kamu çalışanlarının sayısı ve ücretleri aşağı çekiliyor
Bir diğer hedef: Kamu çalışanları. Kamu ücretlerinin hesaplanmasında esas alınan gösterge puanı, üst üste dördüncü yıl dondurulacak… CGT sendikası bunu “kabul edilemez” olarak nitelendiriyor: “Kamu çalışanlarının satın alma gücü 2000 yılından bu yana yüzde 28,6 düştü ve Devlet bugün, yaklaşık 862 bin çalışana —geçen yılın iki katı kadar çalışana— asgari ücretin altına düşmelerini önlemek için ücret farkını telafi eden bir ödenek, yani prim ödemek zorunda kalıyor!”
Bu ücret dondurmasına, kamu hizmetlerinde 1000’den fazla kadronun yenilenmemesi de ekleniyor. Öncelikle sosyal sektörlerde ve iş kurumu olan France Travail’de. Sendika konfederasyonu bu durumu şöyle eleştiriyor: “Bu bütçe, personel eksikliği bulunan tüm sektörlerde —hastanelerde, okullarda, liselerde— ihtiyaç duyulan ek personelin kitlesel biçimde işe alınmasını öngörmüyor.”
Parlamentodaki yasama süreci, eğer devre dışı bırakılmazsa, emeklilerin ve yerel yönetimlerin başlangıçta öngörülen tasarruf önlemlerinden kurtulmasını sağlayabilir. Milletvekilleri ilk oturumda, emeklilerin yüzde 10’luk vergi indiriminden yararlanabildiği gelir tavanının 4 bin 400 avrodan 3 bin avroya düşürülmesine yönelik hükümet önerisini reddetti. Bu önlemin 1.4 milyar avro gelir sağlaması bekleniyordu.
Belediyelere, illere ve bölgelere yapılan ödeneklerin 5,5 milyar avro azaltılması da ilk okumada Ulusal Meclis tarafından geri çevrildi. Bu düzenlemenin, görev süreleri doğrudan aynı yerel yönetimlere bağlı olan senatörlerin aşamasını da geçmesi beklenmiyor.
Sağ ve aşırı sağ el ele
Geriye bütçenin gelirler kısmı kalıyor. Fransa’nın kamu borcu Emmanuel Macron döneminde daha önce hiç olmadığı kadar arttıysa, bunun başlıca nedeni vergilerin ve sosyal güvenlik primlerinin kaldırılması yoluyla en zenginlere ve büyük şirketlere verilen çok sayıdaki vergi ayrıcalığı. Vergilendirme uzmanı ve Attac Bilim Kurulu üyesi Vincent Gath Drezet, bunun “birikimli olarak yaklaşık 400 milyar avroluk bir gelir kaybına” yol açtığını ifade ediyor.
Buna rağmen mevcut politikadan geri adım atılması söz konusu değil. 2027 bütçesi, şirketlere sağlanan 211 milyar avroluk desteği yeniden gözden geçirmeyi ya da devlete devasa gelir kayıplarına mal olan vergi istisnalarını ele almayı önermiyor. Son yıllarda servetleri olağanüstü büyümüş olan en zengin kesimlerin daha fazla vergilendirilmesini de kapsam dışında bırakıyor. Fransa’nın en büyük 500 servetinin toplamı 1128 milyar avroya ulaşıyor (yirmi yıl önce bu miktar 170 milyar avroydu). Ülkedeki 53 milyarder ise tek başlarına 32 milyon Fransızın toplam servetinden daha büyük bir servete sahip.
Bu kritik konuda sağ ve aşırı sağ, hükümetle ortak cephe oluşturuyor. RN ve LR milletvekilleri, solun servet vergisini yeniden yürürlüğe koyma girişimlerine ve 100 milyon avronun üzerindeki servetlere yüzde 2 oranında vergi uygulanmasını öngören Zucman vergisini yeniden gündeme getirme çabalarına karşı çıkmak için birleşiyor.
Bunlar mütevazı önlemler; ancak eşitsizliklerin amansız savunucuları için şimdiden katlanılmaz.
Çeviren: Eren Can
Burnham büyük değişiklikler vaat etmişti—peki bunlar nerede kaldı? Bunun yerine, karşımıza Martin Lewis’in bütçesi çıktı
Aditya Chakrabortty
The Guardian/İngiltere
Bu, “40 yıllık neoliberalizmi” yıkma tutkusuyla yanan yeni bir başbakanın cesur vizyonu olan Andy Burnham’ın bütçesi miydi? Hiç sanmıyorum. Yoksa rekor düzeyde yüksek vergiler, 3 trilyon sterlinlik kamu borcu ve birinci viteste takılıp kalmış bir ekonomi yüzünden endişelenen temkinli bir maliye bakanının düzeltme çabası olan John Healey’in bütçesi miydi? Bunun da pek bir işareti yoktu.
Bu bütçe, Burnham’ın hükümetinde yer almayan, hatta bir İşçi Partisi politikacısı bile olmayan, ancak neredeyse her gün televizyonda ve podcast’lerde görünen ve muhtemelen Westminster’daki 649 milletvekilinden daha tanınmış bir adamın izlerini taşıyordu. Bugünkü bütçe, Martin Lewis’in bütçesiydi.
Lewis, MoneySavingExpert’in kurucusudur; haftalık “Money Tips” e-postasıyla 10 milyon İngiliz aboneye ucuz ipotekler, Kara Cuma fırsatları ve 10 sterline iki pizza almanın yolları konusunda tavsiyelerde bulunur. Artan fiyatların etkisini hafifletmek ve elinizdeki paradan en iyi şekilde yararlanmak için ipuçları ve püf noktaları. Bayeux Gobleni’nin Fransız, Koh-i-noor’un ise Hint olduğu düşünülürse, Lewis, İngiltere’nin gerçek bir ulusal hazineye en yakın varlığı olabilir.
Son dört yılda, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı tam ölçekli bir savaş başlatması ve enerji fiyatlarının tavan yapmasının ardından, Lewis daha politik bir duruş sergilemeye başladı ve Westminster’da daha fazla etki kazanmıştır. Bu “kırmızı kitap”ta her yerde onun izleri vardı. Bu sabah, kabine geleneksel bütçe öncesi moral konuşmasını yapmadan önce bile, Lewis, maliye bakanından kilit önlemler hakkında kişisel bir brifing almak üzere Downing Street’e gitmişti. Radio 4’ün Today programında, herhangi bir politikacı ya da BBC editörü yerine, bütçeyle ilgili en önemli röportajın konuğu o oldu.
Buna şaşmamak gerek, zira bütçedeki en dikkat çekici önlemler, tasarruf uzmanı tarafından kaleme alınmıştı. Gaz faturalarındaki sabit ücretlerin kaldırılması, daha fazla emeklinin gelir vergisinden muaf tutulması ve enerji faturası kredisinin belediye vergi dilimlerine göre ayarlanması – bunların hepsi Lewis’in istek listesinden çıkmıştı. Politikaların ötesinde, Lewis Burnham’ın siyasi çizgisini de şekillendirdi. Geçen yılki İşçi Partisi konferansında Lewis, yeni başbakana “insanları sinirlendiren yüz konuyu seç ve ilk yüz gün boyunca her gün birini çöz” tavsiyesinde bulunmuştu. İşte bu kadar! “Kuzeyin Kralı”, toplu taşıma araçlarındaki gürültülü anonslara son vereceğine, haksız park cezalarına karşı sert önlemler alacağına ve posta için daha fazla posta kutusu yerleştireceğine söz verdi… ve daha nicelerine.
Britanya’nın en güvenilir isimlerinden biri. Ancak o bir politikacı değil. Hiçbir zaman öyle olduğunu iddia etmedi. Finansallaşma dilini değil, şartlar ve koşulların dilini konuşuyor – ve sınırlarını biliyor. Geçen hafta New Statesman dergisinde yeni MoneySavingPolitics hakkında yayınlanan bir makaleden alıntı yapmak gerekirse: “Hükümetler, onun izinden giderek perakende politikaları ve öneri kutusu tarzı siyaseti benimsedikçe, Lewis artık kendi başının çaresine bakamayan çok fazla insan olduğu ve yapısal bir değişimin zamanının geldiği konusunda uyarıda bulunuyor.”
Bugün aradaki fark açıkça ortaya çıktı. Rachel Reeves, ilk bütçesinde dönem sonuna kadar 74 milyar sterlin tutarında ek harcama açıkladı. Buna karşılık, Healey toplamda 380 milyon sterlinlik bir harcama açıkladı. Burnham’ın tüm büyük hırslarına ve coşkulu söylemlerine rağmen, ilk bütçesi Starmer’ın ilk bütçesinin yalnızca yüzde 0,5’i kadardı.
Günün en iyi sözü Kemi Badenoch’tan geldi. “Başbakan, 40 yıllık neoliberalizmi sona erdireceğine söz vererek iktidara geldi, ama bunun yerine turşularda 4 peni indirim aldık,” dedi Muhafazakar Parti lideri; bu sırada Burnham ve Healey, suçüstü yakalanmış adamlar gibi kaşlarını çattılar. Birkaç ay önce Thames Water’ı kamulaştıracağını vaat etmişken, indirimli marmelatın ne anlamı var ki?
Hatta, yeni patron daha az hırslıyken eski patronu neden kovasınız ki? Enerji maliyetlerini düşürmek için bankalara vergi yüklemek iyi bir siyasi hamle, ancak bu yeni hükümet çok daha hırslı olmalıydı. Tipik bir hanenin yakıt faturası 2 bin sterlin sınırını aşmak üzereyken, 100 sterlin sembolik bir tasarruf. Bu El Niño kışının ne kadar sert geçeceği düşünülürse, hükümetin yeni yıla girmeden önce aceleyle başka bir müdahale paketi hazırlamak zorunda kalacağını tahmin ediyorum.
Bakanlar bu kadar kasvetli bir ekonomik tablo karşısında herhangi bir koruma sağlayamazlarsa, öfkeli ve isyan eden bir halkla karşı karşıya kalacaklardır. İşçi Partisi yeniden seçilmek istiyorsa, insanlara sandığa gidip kendisine oy vermeleri için bir neden sunmalıdır. Tahvil piyasalarına işaret etmek bir savunma değildir, çünkü piyasalar açık bir isyan içinde değildir. Evet, hükümetin borçlanma maliyeti, kriz sonrası ucuz para yıllarına kıyasla çok daha yüksektir ve ülkenin borcuna ilişkin faiz yükü de fazladır. Ancak kimse İngiltere’yi Fransa ile aynı kefeye koymaz. Bugün devlet tahvili tüccarları, mali tamponunu tüketmekte olan bir hükümete baktılar ve hiç de telaşlanmadılar. Healey, sosyal konut ve uygun fiyatlı konut yatırımları için çok daha fazla borçlanmış olsaydı, bu tür harcamaların kısa sürede sosyal yardım giderlerini azaltacağını savunabilirdi – ve piyasalar ona inanırdı.
Bunu, Burnham’ın başarılı olmasını – ve kesinlikle bugünkü ufak tefek değişikliklerden daha iyisini yapmasını – isteyen biri olarak yazıyorum. Birçok İşçi Partisi politikacısının aksine, o, felaket getiren sağcı siyasetin bu ülkeyi nereye sürüklediğini samimi bir şekilde anlatabiliyor. Yeni bir ekonomik ve siyasi model vaat ettiğinde, ben – ve pek çok kişi – buna hazırız. Starmer’ın aksine, kendi parti üyelerinin %80’inden nefret ediyormuş gibi davranmıyor. Starmer’ın danışmanlarının aksine, ekibi basmakalıp görüşler ve önemsiz intikam duygusuyla beslenmiyor. Ancak bir noktada, bu görkemli söylemlerin ve romantik fikirlerin bir değişim programına dönüşmesi gerekiyor. Aksi takdirde seçmenler, bu yaz yeni seçilmiş bir başbakana karşı gerçekleştirilen darbenin, İşçi Partisi milletvekillerinin paçalarını kurtarmak ve birkaç egoyu okşamaktan başka büyük bir motivasyonu olmadığı sonucuna varacaklar.
Martin Lewis tarzı bir bütçe fena değil, ancak İşçi Partisi lideri olarak Andy Burnham’ı seçti ve halka bir Burnham bütçesi sözü verildi. Halk hâlâ bekliyor.
Çeviren: Sarya Tunç
Merz ve Alman Ordusu Japonya’da
German Foreign Policy
Almanya
Merz, Singapur, Japonya ve Güney Kore’yi kapsayan gezisinde, Alman savunma sanayii şirketlerine yeni pazarların kapısını aralamaya çalıştı. Alman ordusu ise Japonya’nın Okinawa adasında, Tayvan’ın yakınlarında, çok sayıda yaralının tahliyesi ve tedavisine yönelik bir tatbikat gerçekleştirdi.
Görev süresi boyunca çıktığı üçüncü Asya seyahatinde Şansölye Friedrich Merz, başta Alman savunma sanayii şirketleri olmak üzere Alman firmaları için yeni satış pazarları bulmaya çabaladı. Şansölye’ye Singapur, Japonya ve Güney Kore ziyaretlerinde eşlik eden iş dünyası heyetinde, insansız hava aracı üreticisi Quantum Systems ve Airbus Defence & Space gibi en az iki savunma sanayii şirketi de yer aldı. Merz genel olarak bölgedeki pazarları genişletmeyi hedefliyor; bunun bir nedeni de Almanya’nın Çin’e olan ihracatındaki ciddi düşüş. Zira Çin Halk Cumhuriyeti artık pek çok yüksek teknoloji ürünü kendi bünyesinde üretebiliyor. Bu durum, Alman sanayisini alternatif arayışına itiyor. Alman hükümeti savunma sanayii ihracatının önünü açmaya çalışırken, Japonya’da Alman ordusunun yaklaşık 100 sağlık personeliyle katıldığı bir tatbikat sona erdi. Tatbikat senaryosu, Okinawa adasında çok sayıda yaralının aynı anda ortaya çıktığı bir durumu (kitlesel yaralanma vakası) kapsıyor. Tayvan’ın sadece 600 kilometre uzağında yer alan Okinawa’da böyle bir senaryo, Tayvan merkezli olası bir savaş durumunda gerçek bir risk teşkil ediyor; nitekim bu mesafe, Okinawa’da konuşlu ABD savaş uçakları için oldukça kısa bir mesafe. Almanya, Japonya ile askeri ve savunma sanayii alanındaki iş birliğini sistematik bir şekilde genişletiyor.
Şansölye Friedrich Merz’in Singapur, Japonya ve Güney Kore’ye gerçekleştirdiği bu ziyaret, Alman şirketlerinin Asya’daki ticari faaliyetleri için Çin’e alternatif arayışlarının yoğunlaştığı bir döneme denk geldi. Alman Sanayi Birliği (BDI) yönetim kurulu üyelerinden Asya uzmanı Wolfgang Niedermark’ın, “Geçtiğimiz yıllarda, kuşkusuz çok önemli bir sanayi ortağı olan Çin’e belki de gereğinden fazla bel bağladık” şeklindeki ifadeleri aktarılıyor. Niedermark, alternatif arayışının gerekçesi olarak “jeopolitik” saiklere –yani Batı ile Çin arasındaki rekabete ve bunun ekonomi üzerindeki yansımalarına– ve ayrıca Çin Halk Cumhuriyeti ile yaşanan “endüstriyel rekabete” işaret ediyor. Nitekim Çinli şirketler, uzun süre Almanya’dan ithal ettikleri pek çok ürünü –yüksek teknolojili mallar da dahil olmak üzere– artık bizzat kendileri üretiyorlar. Bu durum, 2022 yılında yaklaşık 107 milyar avro seviyesinde olan Almanya’nın Çin’e yönelik ihracatının ciddi oranda düşmesine yol açtı; 2025 yılında ise ihracat yeniden gerileyerek –yaklaşık yüzde 9,7 oranında bir düşüşle– 81 milyar avronun biraz üzerinde bir değere indi. Buna bağlı olarak Alman ihracatçı firmalar, başta Asya olmak üzere çeşitli bölgelerde alternatif pazar arayışındalar.
Merz, göreve geldikten sonra gerçekleştirdiği ilk Asya seyahatinde, ocak ayı itibarıyla Hindistan ile ekonomik ilişkileri güçlendirme ve bu ülkeye yapılan ihracatı artırma yönünde girişimlerde bulunmuştu. Japonya ve Güney Kore de bu bağlamda öne çıkan ülkelerdir. Bir yandan, bu iki ülke Alman ihracatçıların Asya’daki en büyük ikinci ve üçüncü pazarı konumunda olsalar da Almanya’dan yaptıkları ithalat, Almanya’nın Çin’e gerçekleştirdiği ihracatın yalnızca dörtte biri kadardır; bu durum, daha fazla potansiyel barındırdıklarına işaret ediyor. Diğer yandan, tıpkı Almanya gibi Japonya ve Güney Kore de ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme çabası içindeler: Trump yönetiminden gelen sert eleştirilere maruz kalan bu ülkeler, alternatif iş birliği ortaklarıyla kârlı ilişkiler kurmayı hedefliyorlar. Merz, perşembe günü, iki yılda bir düzenlenen ve bu yıl Seul’de gerçekleştirilecek olan “Alman Ekonomisi Asya-Pasifik Konferansı”nın açılışını yaptı. Konferansın başkanlığını ise Ekonomi Bakanı Katherina Reiche ve Siemens CEO’su Roland Busch üstlendi. Busch, daha önce Merz’e Tokyo’da, bu salı günü ise Singapur’da eşlik eden yaklaşık 30 kişilik bir ekonomi heyetiyle birlikte geliyor; söz konusu şehir devleti, ekonomisi hızla büyüyen Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) için bir ticaret ve finans merkezi olarak kabul ediliyor.
Merz’e eşlik eden ekonomi heyetinde en az iki savunma sanayii şirketi yer alıyor: İnsansız hava aracı üreticisi Quantum Systems ve Airbus Defence & Space. Quantum Systems, başta Alman ordusu ve Ukrayna silahlı kuvvetleri olmak üzere çeşitli taraflara tedarik sağlıyor ve şimdi Asya’ya kadar uzanacak bir genişleme planlıyor. Airbus Defence & Space ise, Alman hükümetinin altıncı nesil bir savaş uçağı üretmeyi amaçlayan Alman-Fransız ortak projesi FCAS’tan (Geleceğin Muharebe Hava Sistemi) çekilmesinin ardından yeni bir arayış içinde; şirket şu sıralar İngiliz-İtalyan-Japon ortak projesi GCAP’e (Küresel Muharebe Hava Programı) dahil olmayı değerlendiriyor. Bu hafta İngiliz devi BAE Systems ile daha detaylı görüşmeler yapıldı. Londra, oldukça maliyetli olan bu projeyi tek başına finanse etmekte zorlandığı için Almanya’nın GCAP’e katılmasına sıcak bakıyor. Ancak hem İngiltere hem de özellikle Japonya, projenin hızla hayata geçirilmesi konusunda ısrarcı; savaş uçağının 2035 yılında operasyonel hale gelmesi hedefleniyor. Alman savunma sanayii ise projelerini hızlı bir şekilde gerçekleştirme konusunda pek de iyi bir üne sahip değil. Ayrıca Airbus, geliştirme ve üretim süreçlerinde önemli bir paya sahip olma konusunda kararlı. GCAP’teki paylar ise büyük ölçüde dağıtılmış durumda. Projenin Japon ortağı Mitsubishi Heavy Industries ile de görüşmeler yapılması bekleniyor.
Merz’in Tokyo’da bulunduğu sırada, Japon silahlı kuvvetlerinin on gün süren tatbikatı perşembe günü sona erdi. ABD, Filipinler ve Yeni Zelanda birliklerinin yanı sıra Alman ordusu da yaklaşık 100 sağlık personeliyle bu tatbikata katıldı. Tatbikatın ana merkezi, Çin kıyılarının açıklarında yer alan ve ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki en büyük hava üssüne ev sahipliği yapan, “birinci ada zinciri” üzerindeki Okinawa adası. Okinawa, Tayvan’a yaklaşık 600 kilometre mesafede bulunuyor. Adanın gelecekte çatışmalara sahne olması durumunda, ABD birliklerinin muhtemelen Okinawa üzerinden müdahale etmesi beklenebilir. Bu senaryoda, Çin’in bölgedeki askeri üslere yönelik saldırılar düzenlemesi de hesaba katılmalı. Geçtiğimiz hafta pazartesi günü başlayan “Keen Sword” (Keskin Kılıç) adlı tatbikat, diğer unsurların yanı sıra, çok sayıda yaralının aynı anda ortaya çıktığı bir duruma ilk müdahaleyi de kapsadı. Senaryoya göre, Alman Silahlı Kuvvetleri, bir Airbus A400M uçağıyla tıbbi malzeme ve kan ürünlerini Okinawa’ya taşıyor; ardından yaralıları Tokyo yakınlarındaki bir bölgeye naklediyor ve burada Alman sağlık personeli, yaralıların tedavisine devam ediyor. Hâlihazırda ağırlıklı olarak Rusya’ya karşı olası bir savaşa hazırlanan ordu, bu tatbikatla aynı zamanda Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı yaşanabilecek büyük çaplı bir savaşa katılım için de hazırlık yapıyor.
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, mart ayında Tokyo’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında bu durumu üstü kapalı bir şekilde doğrulamıştı. Pistorius’un o dönemde, NATO’nun doğu kanadına ve Orta Doğu gibi bölgelerdeki diğer çatışmalara odaklanmanın yanı sıra, “başka bölgelerin ve buralardaki sınamaların da göz ardı edilmemesi gerektiği” yönünde ifadeler kullandığı aktarılmıştı. Bu bağlamda, Almanya ve Japonya silahlı kuvvetleri arasındaki iş birliğinin artık “çok daha yoğun” bir hale getirilmesi hedefleniyor. Savunma Bakanlığı’nın o dönemde belirttiğine göre, Alman savaş gemileri ve savaş uçakları 2024 yılında Japonya’yı ziyaret etmiş; bu ziyaretler liman uğraklarını ve ortak tatbikatları kapsamıştı. Buna karşılık, Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri’ne ait bir filo da yine 2024 yılında Hamburg limanına uğramış; 2025 yılında ise Japonya’ya ait F-15 tipi savaş uçakları, Alman Hava Kuvvetleri’ni ziyaret etmişti. Ayrıca Almanya ve Japonya, 2024 yılında “kapsamlı bir lojistik anlaşması” da imzalamıştı. Bakanlık, savunma sanayisi alanında ise Airbus Defence & Space ile Kawasaki Heavy Industries arasında hâlihazırda yakın bir iş birliği bulunduğuna dikkat çekti. Her iki şirket, Alman Silahlı Kuvvetleri’nde başta özel kuvvetler olmak üzere çeşitli birimler tarafından kullanılan H145 çok amaçlı helikopterlerinin üretiminde on yıllardır iş birliği yapıyordu. Pistorius o dönemde, bu iş birliği için hâlâ “çok daha fazla potansiyel” bulunduğunu ifade etmişti.
Çeviren: Semra Çelik
(Dış Haberler)Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et