Eskişehir’de İklim Adaleti Forumu: 'İklim adaleti mücadelesi sınıfsal temelde ele alınmalı'
Eskişehir'de düzenlenen iklim forumunda iklim krizinin sınıfsal boyutu, emisyon ticaret sistemi, madencilik faaliyetleri ve uluslararası iklim politikaları ele alındı.
Fotoğraf: Mustafa Şen
Berivan Özkara
Eskişehir Ekoloji Derneği tarafından Taşbaşı Kültür Merkezi’nde İklim Adaleti Forumu düzenlendi. İklim krizinin sınıfsal boyutunun, emisyon ticaret sisteminin, madencilik faaliyetlerinin ve uluslararası iklim politikalarının ele alındığı forumda, ekoloji mücadelesinin emek ve yaşam hakkı mücadelesiyle birleştirilmesi gerektiği vurgulandı.
Forumda avukat Mert Yedek ve avukat Onat Öncü’nün yanı sıra Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Murat Erol, TMMOB Makina Mühendisleri Odası Eskişehir Şubesi adına Mustafa Haydar Tiftikçi, İYİP Odunpazarı İlçe Başkanı Gürol Yer, Çiftçi-Sen Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Cengiz Yazar, Emek Partisi Eskişehir İl Örgütü adına Şevval Duran, ziraat yüksek mühendisi Zevaiddin Özcan, Tüm Emeklilerin Sendikası Eskişehir Şubesi Yürütme Kurulu Üyesi Alim Yıldızkan, Eskişehir Gıda Topluluğundan Emin İrfan Akkaya, Türkiye Ormancılar Derneği Eskişehir Temsilcisi Deniz Hakan Durmuş, Eskişehir Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Başkanı Ecir Ayaş ve akademisyen Ozan Devrim Yay söz aldı.
İklim krizinin yükünü kim taşıyor?
Avukat Mert Yedek, iklim krizinin sonuçlarının toplumun bütün kesimlerini aynı biçimde etkilemediğine dikkat çekerek iklim adaleti mücadelesinin sınıfsal bir perspektifle ele alınması gerektiğini söyledi. Aşırı yağışlar, sel ve taşkınlar gibi iklim krizinin sonuçlarından en fazla emekçilerin ve yoksulların etkilendiğini belirten Yedek, sermaye sahiplerinin ise sahip oldukları ekonomik olanaklarla kendilerini bu sonuçlardan kısmen koruyabildiğini ifade etti.
Yedek, “Bir avuç, yüzde 1’e tekabül edecek sermayedarlar bir şekilde buradan kendi birikimleri ve servet birikimleriyle birlikte kendilerine sürdürülebilir bir yaşamı var edebiliyorlar. Ama adalet kısmı burada açığa çıkıyor” sözleriyle iklim krizinin yarattığı eşitsizliğe dikkat çekti. Krizin sorumluluğunun ve sonuçlarının toplumun farklı kesimleri arasında eşit dağılmadığını vurgulayan Yedek, iklim adaleti tartışmasının yalnızca çevresel etkilerle sınırlı tutulamayacağını belirtti.
İklim krizi karşısında bireysel tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesinin çözüm olarak sunulmasını da eleştiren Yedek, su tüketimini azaltmak, toplu taşıma kullanmak ve bireysel karbon ayak izini düşürmek gibi önerilerin büyük şirketlerin ve üretim faaliyetlerinin sorumluluğunu geri plana ittiğini söyledi. Bireysel önlemlerin öneminin, üretim ilişkileri ve sermayenin doğa üzerindeki etkisi tartışılmadan ele alınamayacağını belirten Yedek, iklim krizinin yapısal nedenlerine odaklanılması gerektiğini ifade etti.
Yeşil dönüşüm ve net sıfır emisyon hedefleri kapsamında gündeme getirilen emisyon ticaret sistemini de değerlendiren Yedek, karbon salımının alınıp satılabilen ekonomik bir değere dönüştürülmesine karşı çıktı. Karbon salımının piyasa mekanizmaları üzerinden düzenlenmesinin iklim krizini ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini belirten Yedek, “Karbon devredilebilir, ücretlendirilebilir, ekonomik bir değer verilebilir ve tahsis edilebilen bir meta hâline getirildi” dedi.
Yedek, emisyonların ticarete konu edilmesinin iklim krizinin çözümünü piyasanın işleyişine bağladığını belirterek, “Bizim tartıştığımız bu makro iklim krizi dediğimiz ve herkesin yakıcı bir şekilde hissettiği durumu önleyebilmesi ne yazık ki mümkün değil” ifadelerini kullandı. İklim politikalarının şirketlerin kârlarını ve piyasa ilişkilerini korumak yerine emisyonların azaltılmasını ve ekolojik yıkımın önlenmesini esas alması gerektiğini vurguladı.
Madencilik, yeşil dönüşüm ve yerel halkın yaşamı
Yedek, yeşil dönüşüm politikalarının yalnızca yenilenebilir enerji yatırımları üzerinden değerlendirilmesine karşı çıkarak bu dönüşüm için gerekli görülen madenlerin hangi amaçlarla kullanıldığının da sorgulanması gerektiğini söyledi. Nadir toprak elementlerinin yalnızca enerji teknolojilerinde değil, savunma sanayisi ve silah teknolojilerinde de kullanıldığına dikkat çeken Yedek, bu kaynaklar üzerindeki rekabetin uluslararası güç mücadeleleriyle bağlantısına işaret etti.
Türkiye’de madencilik faaliyetleri ve acele kamulaştırma kararlarının yerel halkın yaşamı üzerindeki etkilerine değinen Yedek, Eskişehir’de nadir toprak elementlerinin çıkarılmasına yönelik girişimlerin de bölge halkının üretimini ve geleceğini doğrudan ilgilendirdiğini belirtti. Yıllardır işledikleri topraklardan geçimini sağlayan köylülerin, yaşamlarını etkileyecek kararların alınmasında yeterince söz sahibi olmadığını ifade etti.
Üreticilerin yaptıkları harcamalar, ektikleri ürünler ve gelecek dönem için kurdukları ekonomik planların bu süreçlerde belirsizliğe sürüklendiğini belirten Yedek, karar alma süreçlerindeki yaklaşımı “Ben yaptım oldu” anlayışıyla eleştirdi. Yedek’e göre, doğayı ve yaşam alanlarını etkileyen projeler yalnızca ekonomik getirileri üzerinden değerlendirilemez; bu projelerden etkilenen halkın söz ve karar hakkı da gözetilmeli.
Ekoloji mücadelesinin işçilerin geçim mücadelesinden ayrı yürütülemeyeceğini de vurgulayan Yedek, madencilik faaliyetlerine karşı çıkılırken işçilerin istihdam ve geçim kaygılarının görmezden gelinmemesi gerektiğini söyledi. Maden işçilerinin ücretleri ve çalışma koşulları için yürüttüğü mücadeleyle doğanın korunması talebinin ortaklaştırılmasının önemine işaret eden Yedek, “O insanların da o ekmeğe muhtaç” dedi.
Yedek, ekoloji mücadelesinin işçilerin iş ve gelir kaygılarına karşı bir tutum olarak değil, onların yaşam koşullarını da gözeten bir mücadele olarak kurulması gerektiğini belirtti. İklim adaletinin demokratik hak ve özgürlüklerden bağımsız düşünülemeyeceğini ifade eden Yedek; kadınların, gençlerin, emeklilerin, sendikaların ve emek örgütlerinin ortak mücadele yürütmesinin önemine dikkat çekti.
Uluslararası iklim müzakereleri ve ülkelerin sorumluluğu
Avukat Onat Öncü ise iklim krizinin yalnızca çevresel ve bilimsel değil, aynı zamanda siyasal ve hukuksal bir mesele olduğunu belirterek uluslararası iklim müzakerelerinin tarihsel gelişimini ele aldı. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen iklim görüşmelerinin, ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma yükümlülükleri kadar bu yükümlülüklerin kimler tarafından ve hangi kaynaklarla yerine getirileceği konusunda da tartışmalar içerdiğini söyledi.
Öncü, iklim müzakerelerinde gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki sorumluluk farkının temel başlıklardan biri olduğunu vurguladı. Sanayileşme süreçlerinde yüksek miktarda sera gazı salımına neden olan ülkelerin tarihsel sorumluluğu ile iklim krizinin etkilerini daha ağır yaşayan ülkelerin ihtiyaçlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. İklim krizinin sonuçlarıyla mücadele etmek için gereken kaynakların nasıl sağlanacağı, bu kaynakların kimler tarafından karşılanacağı ve zarar gören ülkelere nasıl ulaştırılacağı sorularının uluslararası görüşmelerin merkezinde yer aldığını ifade etti.
Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması süreçlerini değerlendiren Öncü, uluslararası iklim politikalarının yıllar içinde farklı hedefler ve mekanizmalar etrafında şekillendiğini belirtti. Paris Anlaşması’yla küresel sıcaklık artışını sınırlandırmaya yönelik hedefler ortaya konulmasına karşın, ülkelerin açıkladıkları emisyon azaltım hedeflerinin tek başına yeterli olmadığını söyledi. Öncü, açıklanan hedeflerle bu hedefleri hayata geçirecek uygulamalar arasındaki mesafenin ve ülkelerin sorumluluklarını yerine getirip getirmediğinin önemine işaret etti.
Uluslararası iklim anlaşmalarının varlığının, iklim krizinin kendiliğinden çözüleceği anlamına gelmediğini belirten Öncü, ülkelerin taahhütlerinin uygulanması ve bu uygulamaların sonuçlarının izlenmesi gerektiğini vurguladı. İklim politikalarının yalnızca devletlerin açıkladığı hedefler üzerinden değil, bu hedeflerin ne ölçüde yerine getirildiği ve krizin etkilerini yaşayan toplumların ihtiyaçlarına ne kadar yanıt verdiği üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Kayıp ve zarar fonu: Sorumluluk mu, yardım mı?
Öncü’nün üzerinde durduğu başlıklardan biri de iklim krizinin yol açtığı kayıp ve zararlar için oluşturulan fon oldu. İklim değişikliğinin etkileri nedeniyle yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını ve ekonomik olanaklarını kaybeden toplumların zararlarının nasıl karşılanacağı uzun yıllardır uluslararası iklim müzakerelerinin tartışma konuları arasında yer alıyor.
Öncü, iklim krizine neden olan ülkelerin sorumluluğu ile krizden etkilenen ülkelere aktarılacak kaynaklar arasındaki ilişkinin önemli olduğunu belirtti. Kayıp ve zarar mekanizmasının yalnızca yardım ya da hibe anlayışıyla ele alınmasının, iklim krizine yol açan ülkelerin tarihsel sorumluluğunu geri plana itebileceğine dikkat çekti.
Öncü, bu yaklaşımı doğrudan şu sözlerle eleştirdi: “Verdikleri zararların tazmini olarak görmüyorlar. Bunu bir hibe olarak görüyorlar.” İklim krizinden zarar gören toplumlara kaynak aktarılmasının, sorumluluk ve tazmin tartışmasından koparılarak bir yardım biçiminde sunulmasına karşı çıkan Öncü, zararların karşılanması meselesinin iklim adaletinin temel unsurlarından biri olduğunu vurguladı.
Kayıp ve zarar fonunun gündeme gelmesiyle kaynak aktarımına ilişkin tartışmaların sona ermediğini belirten Öncü, fonun nasıl işleyeceği, hangi kaynaklarla besleneceği ve iklim krizinden etkilenen toplumların ihtiyaçlarına ne ölçüde yanıt vereceği sorularının önemini koruduğunu ifade etti. Uluslararası iklim görüşmelerinde kararların alınmasının yanı sıra bu kararların uygulanması ve ihtiyaç duyan ülkelere somut biçimde ulaşması gerektiğine dikkat çekti.
Öncü’nün değerlendirmelerine göre, iklim krizinin sonuçlarıyla mücadele etmek yalnızca gelecekteki emisyonları azaltmaya yönelik hedefler koymakla sınırlı değil. Bugüne kadar ortaya çıkan zararların ve kayıpların nasıl karşılanacağı da uluslararası iklim politikasının önemli bir parçası. Bu nedenle ülkelerin sorumluluklarının, finansman yükümlülüklerinin ve zarar gören toplumların haklarının birlikte ele alınması gerekiyor.
COP31 öncesinde iklim adaleti tartışması
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı konferans öncesinde iklim politikalarının uygulanması, emisyonların azaltılması ve iklim krizinin sonuçlarıyla mücadele için gereken finansmanın sağlanması yeniden uluslararası gündemin başlıkları arasında yer alıyor.
İklim krizine karşı hedefler açıklanırken fosil yakıt yatırımlarının ve madencilik faaliyetlerinin sürmesi, yeşil dönüşüm politikalarının nasıl uygulandığına ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor. Forumda yapılan konuşmalarda, iklim krizinin yalnızca teknik düzenlemelerle ve piyasa mekanizmalarıyla çözülemeyeceği; ekolojik yıkımdan etkilenen halkların karar süreçlerinde söz sahibi olması ve iklim politikalarının toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmemesi gerektiği vurgulandı.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et