Dr. Vahdet Mesut Ayan: Sansür, medya üretiminin ekonomik ilişkilerinde başlıyor
'Medya, meta üretimi ve dolaşımına katılan, sermaye birikiminin parçası olan ekonomik bir alan. Dolayısıyla medyanın ideolojik işlevlerini, içinde bulunduğu ekonomik ilişkilerden ve siyasal iktidarın yeniden üretim süreçlerinden ayrı düşünemeyiz.'
Fotoğraf: ANKA
Nisa Sude Demirel
[email protected]
Türkiye’de medya ve siyaset ilişkisi, son yirmi yılda eşine az rastlanır yapısal bir dönüşümden geçti. 2002 yılında muhafazakâr demokrat bir kimlik ve liberal söylemlerle iktidara gelen AKP’nin zaman içinde otoriterleşen yönetim pratiği, medya düzenini de kökünden değiştirdi. Bu dönüşüm, aynı zamanda küresel kapitalizmin krizleri, sermaye el değiştirmeleri ve iktidarın ekonomi politikalarıyla da doğrudan bağlantılı bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütmenin merkezileşmesi, medyanın denetim ve gözetim mekanizmalarını da tek bir elde topladı. İletişim Başkanlığı'nın kuruluşu, RTÜK ve Basın İlan Kurumu gibi yapıların araçsallaştırılması ve dezenformasyon yasası gibi hukuki adımlar, basını zapturapt altına almanın yeni formları oldu.
Son dönemde bu baskı ortamının ivme kazandığına adeta hızlandırılmış bir film şeridi gibi tanık oluyoruz. T24'ün ansızın kapatılması, Halk TV gibi milyonlarca izleyicisi olan kanallara ve ticari medya şirketlerine TMSF aracılığıyla kayyum atanması, sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleri ve araştırmacı gazetecilerin gözaltına alınması, medyadaki tek seslilik hedefini açıkça ortaya koyuyor.
Peki, hiçbir "çatlak sesin" kalmadığı bir medya düzeni kurmak gerçekten mümkün mü? Muhalefetin medyanın ticari örgütlenmesini sorgulamayan tutumu bu tablonun neresinde duruyor? Akademisyen Dr. Vahdet Mesut Ayan ile yaptığımız bu kapsamlı röportajda, Türkiye medyasının 2002’den bugüne geçirdiği evreleri, sermaye-iktidar sarmalında medyanın nasıl dönüştüğünü masaya yatırdık. Ayan, basının özgürleşmesinin sadece bir iktidar değişimine değil, toplumun ekonomik yaşam üzerinde söz sahibi olma olanaklarının genişlemesine bağlı olduğunun altını çiziyor.
Fotoğraf, Vahdet Mesut Ayan'ın kişisel arşivinden alınmıştır.
AKP'nin medyaya yönelik tutumunu kronolojik olarak dönemlere ayırıyorsunuz. Yaptığınız dönemselleştirmeye göre (2002-2008, 2008-2013, 2013-2018 ve sonrası) medya düzeni de iktidarla birlikte farklı evrelerden geçti. Bir üstyapı kurumu olarak ele alındığında, medyadaki bu dönüşümün aslında uygulanan temel ekonomi programlarıyla, Erdoğan’ın temsil ettiği sermaye gruplarının talepleriyle ve siyasal gücün inşasıyla paralel ilerlediğini görüyoruz. Bu bağlamda kısaca sormak gerekirse: Türkiye medyası bu süreçte tam olarak hangi dönüşüm uğraklarından geçti?
AKP'nin kuruluşundan bugüne geçirdiği dönüşümü, medya düzenindeki değişimden bağımsız ele alamayız. Muhafazakâr demokrat bir kimlik ve liberal söylemlerle siyaset sahnesine çıkan AKP, zaman içerisinde giderek otoriterleşen bir yönetim pratiği geliştirdi. Ancak bu dönüşümü yalnızca iktidarın siyasal tercihleriyle açıklamak mümkün değil. Türkiye'deki iç ve dış siyasal gelişmelerin yanı sıra 2008 sonrasında küresel kapitalizmin yaşadığı kriz ve AKP'nin temsil ettiği sermaye kesimlerinin hedefleri, beklentileri ve kaygıları da bu süreçte belirleyici oldu. Dolayısıyla otoriterleşmeyi, siyasal iktidarın yeniden yapılanması ve sermaye birikiminin dinamikleriyle birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Medya düzenindeki dönüşüm de bu siyasal ve ekonomik süreçlerle iç içe gelişti. Siyasal iktidarın kurduğu ittifaklar, medya sahipliğindeki değişimler ve devletin düzenleyici mekanizmaları, medya alanının yeniden yapılanmasında etkili oldu. Ancak medyayı yalnızca ideolojik bir üstyapı kurumu olarak ele almak yeterli değil. Althusser'in “devletin ideolojik aygıtları” yaklaşımı, medyanın mevcut düzenin yeniden üretimindeki rolünü anlamak açısından önemli. Bununla birlikte medya, meta üretimi ve dolaşımına katılan, sermaye birikiminin parçası olan ekonomik bir alan. Dolayısıyla medyanın ideolojik işlevlerini, içinde bulunduğu ekonomik ilişkilerden ve siyasal iktidarın yeniden üretim süreçlerinden ayrı düşünemeyiz.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte yürütme gücünün merkezileşmesi, medya alanının düzenlenmesinde kullanılan idari mekanizmaların önemini artırdı. Medya sahipliğindeki yoğunlaşma ve düzenleyici kurumların uygulamaları, medya kuruluşlarının faaliyet koşullarını ve editoryal bağımsızlıklarını etkileyen mekanizmalar olarak öne çıktı. Basın İlan Kurumu'nun resmî ilan ve reklamların dağıtımındaki rolü ile RTÜK'ün yayın kuruluşları üzerindeki denetimi de bu çerçevede değerlendirilmeli. Burada belirleyici olan, düzenleyici kurumların varlığı değil, sahip oldukları yetkilerin nasıl kullanıldığı ve medya alanındaki bağımlılık ilişkilerini nasıl şekillendirdiğidir.
Bugün Türkiye'de geniş kitlelere ulaşan merkez medya kuruluşlarının önemli bir bölümü, siyasal iktidarla yakın ekonomik ve kurumsal ilişkileri bulunan sermaye gruplarının mülkiyetinde yoğunlaşmış durumda. Bu yapı içerisinde iktidar yanlısı medya, iktidarın politikalarını meşrulaştıran ve söylemlerini dolaşıma sokan bir işlev görüyor. Dolayısıyla mesele yalnızca basın özgürlüğünün ne ölçüde sınırlandığı değil, medya alanının hangi ekonomik ve siyasal ilişkiler üzerinden örgütlendiğidir. Medyanın bağımsızlığı da yalnızca gazetecilerin ne yazabildiğiyle değil, medya kuruluşlarının hangi ekonomik ve kurumsal koşullarda faaliyet gösterebildiğiyle belirleniyor.
Söz konusu bu üç evreye bir de Başkanlık Sistemi Türkiye'sini eklediğimizde sansürün hedef aldığı konu başlıkları ve kurumlara yönelik hangi stratejiler izlendi?
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle birlikte medya ve iletişim alanının yönetiminde merkezileşme belirginleşti. Bu açıdan İletişim Başkanlığı'nın kuruluşu önemli. Başkanlığın misyon tanımında devletin tüm kurumlarını kapsayan bütünlüklü bir iletişim stratejisi oluşturmak, Türkiye'nin politikalarını kamuoylarına planlı ve sürekli biçimde aktarmak ve medya ile düşünce dünyasını yakından izlemek gibi hedefler yer alıyor. Bu yaklaşım, devletin iletişim faaliyetlerini merkezî bir strateji doğrultusunda koordine etme amacını ortaya koyuyor. Ancak burada asıl mesele, bu merkezî iletişim anlayışının çoğulcu kamusal iletişim ve medyanın bağımsızlığı üzerindeki etkileri.
Sansürün hedeflerine ve araçlarına baktığımızda, dezenformasyonla mücadele, millî güvenlik, kamu düzeninin korunması ve kişilik hakları gibi gerekçelerin öne çıktığını görüyoruz. Bunlar meşru kamusal amaçlar olabilse de hukuki düzenlemelerin muğlaklığı, geniş yorumlanabilmesi, keyfilik ve müdahalelerin ölçülülük ile etkili yargısal denetim güvencelerinden yoksun kalması, ifade özgürlüğü bakımından ciddi sorunlar yaratıyor. Dezenformasyon düzenlemesi kapsamında yürütülen soruşturmalar, erişim engellemeleri, içerik kaldırma ve internet trafiğinin yavaşlatılması gibi uygulamalar, müdahale araçlarının çeşitlendiğini gösteriyor.
Müdahalelerin hedef aldığı alanlar ise siyasal iktidarı eleştiren haberlerden protestolara, kamu görevlileri hakkındaki iddialardan kadın ve LGBTİ+ haklarına ilişkin içeriklere kadar uzanıyor. Gazeteciler, bağımsız medya kuruluşları, hak örgütleri ve dijital platformların yanı sıra kültürel etkinlikler de farklı hukuki ve idari müdahalelerle karşı karşıya kalabiliyor. Burada doğrudan sansür kadar, yaptırım ihtimalinin yarattığı caydırıcı etki de önemli. Gazetecilerin ve kurumların hangi konuları gündeme getirebileceklerini önceden hesaplamak zorunda kaldıkları koşullarda otosansür yaygınlaşabiliyor.
Uluslararası göstergeler de bu sorunlara dikkat çekiyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler'in 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye 180 ülke arasında 163. sırada yer alırken Freedom House'un 2025 İnternette Özgürlük raporunda 100 üzerinden 31 puanla “Özgür Olmayan” ülkeler kategorisinde değerlendiriliyor.
Dolayısıyla sansürü yalnızca belirli haberlerin engellenmesi olarak değil, iletişim alanının işleyişini etkileyen yapısal bir sorun olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü ifade özgürlüğü, yalnızca yayımlanan içeriklerle değil, gazetecilerin, medya kuruluşlarının ve toplumun farklı kesimlerinin özgürce iletişim kurabilmelerini sağlayan kurumsal ve hukuki koşullarla da ilgili.
Aralarında gazetemizin de bulunduğu çok sayıda X hesabına erişim engeli getirildi. Liberal yayın çizgisiyle tanınan T24 ansızın kapatıldı ve Türkiye’nin en çok izlenen haber kanallarından Halk TV’ye kayyum atandı. Aslında iktidarın medyayı kontrol altına alma stratejilerinin neredeyse tüm pratiklerini son bir ay içinde hızlandırılmış bir film şeridi gibi izledik. Gelinen noktada, iktidarın sesi olmayan yalnızca birkaç medya kuruluşu kalmış durumda. Üstelik 2024’ten bu yana girdiği seçimleri kazanamayan bir iktidar tablosuyla karşı karşıyayız. İktidarın medya üzerindeki bu "mücadelesini" ve ortaya çıkan güncel tabloyu genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlk iki soruda da belirttiğim üzere, Türkiye uzun süredir ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. İç ve dış politikada da önemli yönetim sorunları yaşayan bir iktidardan söz ediyoruz. Ancak iktidarın yönetme kapasitesini yitirmesi, iktidarını sürdürme kapasitesini de yitirdiği anlamına gelmiyor. Burada muhalefetin tutumunu da tartışmak gerekiyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra tek başına iktidar olma olanağını kaybeden AKP'nin iktidarını sürdürmesinde MHP ile kurduğu ittifak kadar muhalefetin izlediği siyasetin de rolü olduğunu düşünüyorum. Benzer biçimde, 2024 yerel seçimlerinde önemli bir güç kaybı yaşayan iktidarın karşısında, Özgür Özel'in “normalleşme” olarak adlandırdığı süreç ve Mehmet Şimşek'in ekonomi programına yönelik destek, iktidarın politikalarına karşı güçlü bir siyasal alternatifin ortaya konulmasını zorlaştırdı.
Bu çerçevede medya kuruluşlarına yönelik müdahalelerle seçilmiş belediyelere kayyum atanmasını aynı siyasal sürecin farklı boyutları olarak görüyorum. Bir yandan seçme ve seçilme hakkı ile siyasal temsil mekanizmaları sınırlandırılırken diğer yandan toplumun bilgi edinmesini, tartışmasını ve siyasal tutum geliştirmesini sağlayan iletişim kanalları baskı altına alınıyor. Gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar da bu tablonun bir parçası. Son olarak araştırmacı gazeteciliğiyle tanıdığımız Bahadır Özgür'ün gözaltına alınması bunun somut bir örneği. Önce çalıştığı Halk TV'ye kayyum atanması, ardından kendisinin gözaltına alınması, medya kuruluşlarıyla gazetecilerin karşı karşıya kaldığı müdahalelerin farklı boyutlarını gösteriyor. Üstelik bu müdahalelerin kapsamının genişlemesinde, iktidarın karşısındaki kurumsal ve toplumsal direnç mekanizmalarının zayıflamasının da payı var. Mevcut rejim bu müdahaleleri yapıyor, çünkü yapabiliyor.
Bu gelişmeleri yalnızca basın özgürlüğünün gerilemesi olarak değil, demokratik hakların ve siyasal temsil mekanizmalarının aşındırıldığı daha kapsamlı bir dönüşümün parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Siyaset bilimi literatüründe bu tür süreçler çoğunlukla “sağ popülizm” veya “rekabetçi otoriterlik” gibi kavramlarla açıklanıyor. Bu kavramlar önemli olmakla birlikte Türkiye'deki dönüşümün sınıfsal ve tarihsel boyutlarını tek başına açıklamakta yeterli değil. Bu noktada Sungur Savran'ın kapitalizmin krizleri ve sınıf mücadeleleriyle ilişkilendirdiği ön-faşizm tartışmasını önemli buluyorum. Ekonomik krizin derinleşmesi, siyasal temsil mekanizmalarının aşındırılması ve toplumsal muhalefetin hareket alanının daraltılması birlikte düşünüldüğünde, Türkiye'de ön-faşist bir rejimin inşasına doğru ilerleyen bir süreçten söz edilebileceğini düşünüyorum.
Dolayısıyla medya üzerindeki müdahaleler, yalnızca belirli haberlerin engellenmesi veya medya kuruluşlarının kontrol altına alınmasıyla sınırlı değil. Bunlar, toplumsal muhalefetin örgütlenme, sesini duyurma ve siyasal mücadele yürütme koşullarını da etkiliyor. Medya alanındaki gelişmeleri, iktidarın siyasal temsil ve toplumsal muhalefet üzerindeki müdahalelerinden bağımsız değerlendiremeyiz.
Türkiye’de geçmiş kuşaklar medyayı bugünün nesillerine kıyasla çok daha inandırıcı buluyordu. Medyanın bu denli merkezileştiği günümüz Türkiye'sinde ise en ufak bir ‘çatlak ses’ dahi iktidar cephesinde büyük bir tedirginlik yaratıyor. Sara Flounders, "Medya Gücünün Yumuşak Karnı: Güvenilirliğin Yitirilmesi" başlıklı makalesinde durumu şu çarpıcı cümleyle özetliyordu: “Fikir birliği sağlamanın tek yolu, hiçbir tartışmanın olmamasıdır.” Bu tespitten yola çıkarsak Erdoğan iktidarının bugün Türkiye’de tam anlamıyla “hiçbir çatlak sesin kalmadığı” bir medya düzeni hedeflediğini söyleyebilir miyiz? Bunu sağlamak ne kadar mümkün ve bu durum iktidar için başka zafiyetler de yaratmıyor mu?
Bugün medya alanında yaşananları, tarihsel bir benzetmeyle yeni bir Takrir-i Sükûn dönemi olarak değerlendiriyorum. Elbette iki dönemin tarihsel ve siyasal koşulları birbirinden farklı. Ancak gazetecilerin susturulması, yayın kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi ve kamusal tartışmanın sınırlandırılması bakımından önemli süreklilikler bulunuyor. Bugünkü müdahaleler ise bu tarihsel pratiği belirli yönleriyle içerirken bazı bakımlardan aşıyor. Çünkü artık yalnızca gazeteciler ve yayınlar değil, HaberTürk örneğindeki gibi, medya kuruluşlarının şirket yapıları, yönetimleri ve sermaye ilişkileri de doğrudan müdahalelerin konusu hâline geliyor. Bu durum, siyasal denetimin medya alanında kazandığı yeni biçimleri gösteriyor.
Ancak medya üzerindeki kontrolün artmasıyla toplumsal rızanın üretilmesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Siyasal iktidar hangi görüşlerin kamusal alanda görünür olacağını önemli ölçüde etkileyebilir; fakat bu, toplumun söz konusu görüşleri benimsediği anlamına gelmiyor. Takrir-i Sükûn dönemindeki baskılar da toplumsal ve siyasal karşıtlıkları ortadan kaldırmadı. Bugün de medya kuruluşlarının kontrol altına alınması, ekonomik kriz, gelir eşitsizliği ve çalışma koşulları gibi sorunların insanların gündelik yaşamındaki karşılığını ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla farklı görüşlerin dolaşımını sınırlandırmak ile toplumsal çelişkileri çözmek aynı şey değil.
Burada medyanın güvenilirliği meselesi de önem kazanıyor. Reuters Enstitüsü'nün 2026 Dijital Haber Raporu'na göre Türkiye'de haberlere duyulan genel güven yüzde 28 düzeyinde. Bu tabloyu yalnızca iktidarın medya politikalarıyla açıklamak mümkün olmasa da medya sahipliğinin yoğunlaşması, siyasal kutuplaşma ve gazeteciliğin bağımsızlığının aşınmasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Medya kuruluşlarının iktidarın söylemlerini sürekli yeniden üretmesi, bu söylemlerin toplum nezdinde inandırıcı bulunacağını garanti etmiyor. Üstelik eleştirel yayıncılığın sınırlandırılması, iktidarın toplumdaki hoşnutsuzlukları görmesini de zorlaştırabilir.
Bu nedenle hiçbir çatlak sesin kalmadığı bir medya düzeninin kurulabileceğini düşünmüyorum. Siyasal iktidar gazetecileri ve medya kuruluşlarını baskı altına alabilir, yayınları engelleyebilir, hatta şirketlerin yönetimine müdahale edebilir. Ancak iletişim, yalnızca kurumsal medya aracılığıyla gerçekleşen ve yukarıdan bütünüyle denetlenebilen bir süreç değil. Karmaşık toplumsal ilişkiler ve farklı iletişim ağları içerisinde yeniden üretiliyor. Siyasal iktidar haberlerin dolaşımını sınırlandırabilir, fakat toplumsal çelişkileri ve bu çelişkilerden doğan farklı düşünceleri bütünüyle ortadan kaldıramaz.
‘Basın özgürlüğünün güvencesini yalnızca iktidar değişikliğinde aramak yetersiz’
“Basın özgürlüğü” genel kamuoyunda gazetecilerin sorunuymuş gibi algılanabiliyor. Ancak esasen halkın doğru bilgiye erişim sorunu olarak da ifade edilebilir. Özellikle muhalefetin tutumuna ilişkin ne söylenebilir?
Basın özgürlüğünü yalnızca gazetecilerin ya da medya kuruluşlarının sorunu olarak değerlendirmek, bu özgürlüğün toplumsal niteliğini göz ardı etmek anlamına geliyor. Çünkü basın özgürlüğü, gazetecilerin haber yapabilme hakkı kadar toplumun bilgiye ulaşabilmesi, farklı görüşlerle karşılaşabilmesi ve siyasal süreçlere bilinçli biçimde katılabilmesiyle de ilgili. Dolayısıyla basın özgürlüğüne yönelik her müdahale, toplumun tamamının demokratik haklarını etkiliyor.
Ancak basın özgürlüğünü yalnızca devletin sansür ve baskı uygulamalarından bağımsızlık olarak düşünemeyiz. Kapitalist toplumlarda medya mülkiyetinin belirli sermaye gruplarının elinde yoğunlaşması ve iletişim araçlarına erişimdeki eşitsizlikler, farklı toplumsal kesimlerin kamusal alanda temsilini sınırlandırıyor. Üstelik medyanın ticarileşmesiyle birlikte reklam gelirleri, kârlılık ve sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarları, siyasal iktidarın doğrudan müdahalesi olmaksızın da hangi haberlerin yapılacağını ve hangi görüşlerin görünür olacağını belirleyebiliyor. Böylece sansür, medya üretiminin ekonomik ilişkileri içerisinde de ortaya çıkabiliyor.
Karl Marx, basın özgürlüğü üzerine yazılarında özgürlüğün farklı biçimlerinin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini vurgular: “Ne zaman belirli bir özgürlük sorunu ortaya konulursa, genel anlamda özgürlük de konulmuş olur.” Bu yaklaşım, basın özgürlüğünü siyasal katılım, örgütlenme hakkı ve ekonomik eşitsizliklerden bağımsız ele alamayacağımızı gösteriyor. Toplumun geniş kesimlerinin siyasal ve ekonomik yaşam üzerinde söz sahibi olamadığı koşullarda, basının tam anlamıyla özgür olmasını bekleyemeyiz.
Muhalefetin tutumunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Siyasal iktidarın medya üzerindeki müdahalelerine karşı çıkmak önemli olmakla birlikte, muhalefetin önemli bir bölümünün kapitalist mülkiyet ilişkilerini ve medyanın ticari örgütlenmesini sorgulamaması, basın özgürlüğüne yaklaşımının sınırlarını ortaya koyuyor. Dolayısıyla mesele yalnızca medya üzerindeki siyasal denetimi hangi iktidarın uyguladığı değil, bu denetimi mümkün kılan ekonomik ve kurumsal ilişkilerin varlığını sürdürmesi. Toplumsal muhalefetin ve sınıf mücadelelerinin zayıfladığı koşullarda, farklı bir siyasal iktidarın da benzer mekanizmalara başvurması ihtimal dışı değil.
Bu nedenle basın özgürlüğünün güvencesini yalnızca iktidar değişikliğinde aramak yeterli değil. Basın özgürlüğünün kalıcı biçimde genişletilmesi, mülkiyet ilişkilerinin dönüşümüyle, toplumun örgütlenme, siyasal katılım ve ekonomik yaşam üzerinde söz sahibi olma olanaklarının genişlemesiyle birlikte düşünülmeli.
Bir süredir belediyelerin yanı sıra, ticari birer şirket statüsündeki medya kuruluşlarına yönelik de ardı ardına işletilen bir kayyum pratiğiyle karşı karşıyayız. Bu durum doğrudan, günümüzde adeta tek başına devasa bir holding halini alan TMSF'yi akla getiriyor. Sistematik hale gelen bu 'el koyma' pratiği ve TMSF'nin süreçte üstlendiği araçsal rol, iktidarın medyaya yönelik tutumu bağlamında sizce ne ifade ediyor?
TMSF'nin medya alanındaki rolü yeni değil. Özellikle 2001 ekonomik krizinin ardından bankacılık sektöründe yaşanan tasfiye süreci, medya mülkiyetinin yeniden yapılandırılmasında önemli bir dönüm noktası oldu. Bankalarla organik bağları bulunan medya gruplarının TMSF yönetimine geçmesi ve ardından satışa çıkarılması, sektördeki sermaye dengelerini değiştirdi. AKP döneminde Sabah-ATV grubunun önce TMSF'ye devredilmesi, ardından Çalık Holding tarafından satın alınması bu dönüşümün önemli örneklerinden biriydi. Dolayısıyla TMSF'yi yalnızca finansal kuruluşların tasfiyesiyle ilgilenen teknik bir kurum olarak değil, medya mülkiyetinin yeniden şekillenmesinde rol oynayan bir kamu kurumu olarak da değerlendirmek gerekiyor.
Bugün ise farklı hukuki gerekçelerle yürütülen soruşturmalar kapsamında medya şirketlerinin yönetimine TMSF'nin kayyum olarak atanmasıyla karşılaşıyoruz. Bu uygulamalar, medya kuruluşlarının yalnızca yayın içerikleri üzerinden değil, doğrudan şirket yönetimlerine müdahale edilerek de denetlenebildiğini gösteriyor. Çünkü kayyum atanması, şirketlerin ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra yayın politikalarını, editoryal kararlarını ve gazetecilerin çalışma koşullarını da etkileyebilir. Belediyelere kayyum atanmasıyla medya şirketlerine yönelik uygulamalar farklı hukuki dayanaklara sahip olsa da her iki durumda da karar alma yetkisinin kimde toplandığı sorusu önem kazanıyor.
Burada kapitalist mülkiyet ilişkileri içerisinde faaliyet gösteren medya kuruluşlarının özel mülkiyet statüsünün, onları siyasal iktidarın müdahalelerinden kendiliğinden korumadığını da görüyoruz. Devlet, hukuki ve idari mekanizmalar aracılığıyla şirketlerin yönetimine müdahale edebiliyor ve medya alanındaki sermaye ilişkilerinin yeniden şekillenmesinde rol oynayabiliyor. Dolayısıyla TMSF'nin güncel işlevini yalnızca belirli şirketlere kayyum atanmasıyla sınırlı değerlendiremeyiz. Asıl mesele, medya kuruluşlarının ekonomik varlıklarını, yönetimlerini ve yayın faaliyetlerini belirleyen kararların hangi mekanizmalarla alındığı ve kimlerin denetimine açık olduğudur. Basın özgürlüğü açısından önemli olan yalnızca bir medya kuruluşunun yayın yapmaya devam etmesi değil, hangi koşullarda ve ne ölçüde editoryal bağımsızlıkla faaliyet gösterebildiğidir.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et