Bostandan arsaya, ormandan denize
Bostandan arsaya, ormandan madene, kıyıdan denize uzanan çizgide değişmeyen soru şu: Doğa kimin mülkiyetinde, kimin emeğiyle ve kimin için değere dönüşecek? Yağma kapısı kapanmadı. Yalnızca önündeki kaynak değişti.
Deniz İpek
Bir toprağa baktığımızda ne görürüz? Üzerinde yetişen sebzeyi, çalışan insanı, mahalleyi, ormanı mı? Yoksa metrekareyi, altındaki kömürü, üreteceği megavatı mı?
İstanbul surlarının hendekleri bu soruya iki yüz yıl öncesinden cevap veriyor. Tarihçi Ayhan Han, İstanbul ve Galata Hendeklerinde Kentsel Toprak Kullanımı başlıklı çalışmasında, fetih sonrasında askeri işlevini büyük ölçüde kaybeden hendeklerin nasıl üretim alanlarına dönüştüğünü anlatıyor. İstanbul kara surlarının hendekleri bostan, Galata surlarının hendekleri ise halatçı esnafının üretim alanı olmuştu.
Bu kendiliğinden ortaya çıkmış bir kullanım değildi. Hendeklerin üretime ayrılması, sur dibindeki yapılaşmayı engellemenin yollarından biriydi. Bostanda üretim sürerken sur da yapılaşmadan korunuyordu.
Suru kurtarmak için bostan
1860 yılında Fatımatü’z-Zehra ve ortağı Hristo 2,5 dönümlük bir hendek bostanını satın almak istediğinde mesele Meclis-i Vâlâ’ya kadar gidiyor. Hendeklerin satılması “pek çirkin ve nâmünâsib” bulunuyor. Amaç sur duvarını “bi’t-tedric kurtarmak”, yani zaman içinde kurtarmak. Bunun yolu sur dibini yapılaşmaya açmamak. Yapılaşmaya açılmayan toprak ise boş bırakılmıyor, bostan olarak kullanılıyor.
Sonra toprağa bakan göz değişiyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında Galata büyüyor. Yeni yollar, konutlar ve ticaret alanları ortaya çıkıyor. Han, kentsel dokunun askeri niteliğinin yerini “uluslararası sermayenin gereksinimlerine” bırakmaya başladığını belirtiyor.
1860’larda Galata’da olan yalnızca surların yıkılması değildi. Hendeklerde üretim yapan halatçılar yerlerinden edildi, sur arazileri müzayedeyle satışa çıkarıldı. Yeni yollar açıldıkça arsaların değeri yükseldi.
Han’ın çalışması bunun sınıfsal sonucunu da gösteriyor: Kaybedenler en alt gelir grubundaki üreticilerdi. Sur arazisinin rantını ise üretimin dışındaki kesimler paylaştı. Kararları alan VI. Daire-i Belediye meclis üyeleri Galata’nın zengin emlak sahipleri arasından seçilmişti. Osmanlı Bankasının, sermaye ve emlak sahiplerinin ağırlığının arttığı Galata’da kent toprağı gelişen kapitalist ilişkilerin yeni birikim alanlarından birine dönüşüyordu.
Dönemin vak’anüvisi Ahmet Lütfi Efendi’nin tarifi çok daha kısa: Surların yıkılmasıyla bir “büyük yağma kapusı” açılmıştı.
Yağma kapısı kapanmadı
Bugün kent toprağının sermaye için yeniden düzenlenmesinin araçlarından biri rezerv yapı alanları. Erdoğan iktidarı döneminde kapsamı genişletilen düzenlemelerle mevcut yerleşim alanları da rezerv yapı alanı ilan edilebilir hale getirildi.
Mesele yalnızca binaların yenilenmesi değil. Kent toprağının kimler için yeniden düzenleneceği, değerlenen yerde kimin kalacağı, kimin gideceği ve ortaya çıkan değerin kime aktarılacağı.
Galata’daki dönüşüm başka bir şeyi daha gösteriyor. Sermaye için mesele kent toprağıyla sınırlı değil. Birikimin ihtiyacı neredeyse toprak, orman, maden, su da üretimin girdisine çevriliyor. Kentte arsa üzerinden gördüğümüz ilişki madende başka biçimde karşımıza çıkıyor.
Akbelen’de ağacın altında kömür var
Akbelen’de toprağın üzerinde orman, altında kömür var. Kömüre ulaşmak için ormanın, toprağın ve köylünün yaşam alanının geri çekilmesi gerekiyor. Ama o kömür kendi başına sermayeye değer üretmez. Ağacı kesecek, toprağı kaldıracak, madeni çıkaracak, taşıyacak ve santrali çalıştıracak işçi olmadan kömür yerin altında kömür olarak kalır.
Tam burada işçiyle köylü karşı karşıya getiriliyor: “Ya maden çalışacak ya işçi işsiz kalacak.”
Sanki işçinin ekmeğiyle köylünün toprağı arasında seçim yapmak zorundaymışız gibi. Oysa bir tarafta köylünün toprağını madene açan, diğer tarafta işçinin emek gücünü satın alıp kömürü metaya dönüştüren aynı sermaye ilişkisidir.
Köylünün toprağı olmadan çıkarılacak kömür yoktur; işçinin emeği olmadan da o kömür sermaye için değer üretemez. Daha fazla kömürü daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle çıkarmak yalnızca dağı daha hızlı kazmak değil, işçiyi de daha yoğun çalıştırmaktır.
Bu nedenle emeğin sömürüsü ile doğanın yağması iki ayrı mesele değildir. Sermaye doğayı ancak emek aracılığıyla kendi birikiminin parçası haline getirebilir.
Galata’da halatçının üretim alanıyla arsanın rantı karşı karşıya getirildi. Akbelen’de işçinin ekmeğiyle köylünün ormanı karşı karşıya getiriliyor. İkisinde de sermayenin ihtiyacı, sanki toplumun önünde başka seçenek yokmuş gibi sunuluyor.
Sıra denizde
Şimdi deniz üstü rüzgâr enerjisi yatırımları gündemde. Saros Körfezi, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit açıkları bu yatırımlar için belirlenen alanlar arasında.
Rüzgâr kömür değildir. Yenilenebilir enerji ile fosil yakıtları aynı kefeye koymak mümkün değil. Ama enerji kaynağının değişmesi üretim ilişkisini kendiliğinden değiştirmiyor. Enerji kimin kontrolünde üretilecek? İşçi hangi koşullarda çalışacak? Deniz ve kıyılar üzerindeki kararları kim verecek?
Şimdi denizin üzerindeki rüzgâr hesaplanıyor.
Bostandan arsaya, ormandan madene, kıyıdan denize uzanan çizgide değişmeyen soru şu: Doğa kimin mülkiyetinde, kimin emeğiyle ve kimin için değere dönüşecek?
Yağma kapısı kapanmadı. Yalnızca önündeki kaynak değişti.
Kaynak: Ayhan Han, “İstanbul ve Galata Hendeklerinde Kentsel Toprak Kullanımı”, Tarih Dergisi, Sayı 64 (2016/2), s. 27-71.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et