Beyaz perdenin kirli yüzü
Bugün yapılması gereken, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilen hikayelerin önünü açmak. Çünkü sinemanın politik gücü, seyirciye ne düşüneceğini söylemesinde değil, ona başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu gösterebilmesinde yatıyor.
Fotoğraf: Thomas Wolf/CC BY-SA 3.0 /Wikimedia Commons
Ali Reyhan
[email protected]
Bir filmin politik olması için politikacılardan, seçimlerden ya da doğrudan devlet iktidarından söz etmesi gerekmez. Bazen en politik film, siyaset hakkında tek kelime etmeyen filmdir. Çünkü sinema yalnızca bize ne düşüneceğimizi söylemez, dünyayı nasıl görmemiz gerektiğine dair bir çerçeve kurar.
1980’lerden itibaren bu çerçevenin önemli ölçüde değiştiğini söylemek mümkün. Soğuk Savaş'ın son döneminden neoliberalizmin küresel egemenliğine, sosyal devletin tasfiyesinden çalışma hayatının güvencesizleşmesine kadar uzanan büyük dönüşüm, yalnızca ekonomi ve siyaseti değil, kültürel üretimi de değiştirdi. Sinema da bu dönüşümün hem tanığı hem taşıyıcısı oldu. Perdede değişen yalnızca hikayeler değildi. Kahramanlar, kötüler, başarı ölçütleri ve ‘normal’ hayat da değişiyordu.
1980’ler, sermayenin toplumsal hayata müdahalesinin yoğunlaştığı bir dönemdi. Özelleştirme, piyasalaşma, sendikaların güç kaybetmesi, kamusal alanın daraltılması ve bireysel rekabetin öne çıkarılması yeni bir toplumsal tahayyül yarattı.
Bu dönüşüm sinemada da karşılığını buldu. Önceki dönemlerin kolektif mücadele, dayanışma ve sınıfsal çatışma eksenli anlatılarının yerini giderek bireysel başarı hikayeleri almaya başladı. Kahraman artık çoğu zaman toplumsal bir dönüşümün parçası değil, kendi kaderini tek başına değiştiren bireydi.
Kötü adam değişti
Soğuk Savaş boyunca Hollywood sinemasında Sovyetler Birliği ve komünizm sıklıkla doğrudan düşman olarak temsil edildi. 1980’lerde bu anlatılar farklı biçimlerde devam ederken, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte sinemanın düşman tasviri de değişti. Yeni dönemin düşmanları çoğu zaman ‘terörist’, ‘suç örgütü’, ‘haydut’, ‘haydut devlet’, ‘kontrol edilemeyen kalabalık’ ya da bireysel kötülüğün temsilcisi olarak karşımıza çıktı.
Özellikle 11 Eylül sonrasında güvenlik siyaseti, Hollywood’un önemli temalarından biri haline geldi. Terörle mücadele, istihbarat, olağanüstü yetkiler ve devletin güvenlik aygıtları pek çok filmde merkezi bir anlatı unsuru olarak kullanıldı.
Neoliberal kültürün sinemadaki en güçlü izlerinden biri de tüketimle özgürlüğün birbirine bağlanmasıdır. Alışveriş merkezleri, lüks otomobiller, markalar, büyük evler, kariyer, kişisel bakım ve statü, sinema karakterlerinin hayatlarının doğal parçaları haline gelir. Reklamla film arasındaki sınırın giderek incelmesi de bu dönüşümü güçlendirir. Burada kapitalizmin propagandası her zaman ‘kapitalizm iyidir’ şeklinde yapılmaz. Çoğu zaman daha incelikli bir yöntem kullanılır: Kapitalizm görünmez hale getirilir.
Karakterin elindeki telefonun, kıyafetinin nasıl üretildiği, yaşadığı kentin sınıfsal yapısı ya da çalıştığı şirketin hangi koşullarda kâr ettiği anlatının dışında kalır. Tüketim nesnesi ise doğal ve sorgulanamaz bir hayat biçimi olarak sunulur. Böylece piyasa, ideolojik bir tercih olmaktan çıkar ve hayatın kendisi gibi görünmeye başlar.
‘Başka bir dünya mümkün değil’
1980 sonrası kültürel dönüşümün belki de en önemli sonucu, alternatif düşüncenin sinemada giderek zayıflamasıydı. Bu, sol fikirlerin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Aksine, sinema zaman zaman kapitalizmi, savaşları, ırkçılığı, yoksulluğu ve devlet şiddetini güçlü biçimde eleştirdi. Fakat çoğu zaman sistem eleştirilebilir ancak sistemin yerine ne konulacağı belirsiz kalır. Yolsuz bir yönetici cezalandırılır ama düzen devam eder. Kötü bir patron yenilir ama çalışma ilişkileri değişmez. Bir şirketin suçları açığa çıkarılır ama piyasa sorgulanmaz. Kahraman yozlaşmış kuruma karşı çıkar fakat çözüm yine ‘iyi insanların’ iktidara gelmesinde bulunur.
Bu anlatıların ortak noktası, toplumsal sorunları sistemsel olmaktan çıkarıp kişiselleştirmeleridir. Kötü insan giderse sorun çözülecektir. Oysa sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve iktidar ilişkileri yalnızca kötü insanların varlığıyla açıklanamaz. Peki sinema bize neyi unutturuyor?
Propagandanın en güçlü biçimlerinden biri, belirli bir toplumsal düzeni kaçınılmaz göstermektir. Sinemanın politik gücü tam da burada ortaya çıkar.
Bir işçinin hikayesini anlatırken işçiyi yalnızlaştırmak, bir göçmenin hikayesini anlatırken göçün ekonomik ve siyasal nedenlerini görünmez kılmak, yoksulluğu bireysel dram olarak sunmak ya da başarıyı yalnızca kişisel yetenekle açıklamak, belli bir dünya görüşünü yeniden üretir. Üstelik seyirci bunu propaganda olarak algılamayabilir. Çünkü propaganda ‘buna inan’yerine ‘dünya zaten böyle’ der.
Perdeyi yeniden politikleştirmek
Bugün sinemanın politik gücü, yalnızca hangi filmlerin yasaklandığı ya da hangi filmlerin desteklendiği üzerinden tartışılamaz. Asıl mesele, hangi hikayelerin anlatılabildiği, hangilerinin dağıtım bulduğu ve hangi hayatların görünür hale geldiğidir.
Sinemanın politik niteliğini yeniden düşünmek, kamerayı propaganda aracına dönüştürmek anlamına gelmez. Tam tersine, sinemanın tek bir politik bakışın taşıyıcısı olmaktan çıkarılması anlamına gelir.
Toplumun farklı kesimlerinden ezilenlerin kendi hikayelerini anlatabilmesi, filmlerin yalnızca gişe ve izlenme sayılarıyla değerlendirilmemesi bu nedenle önemlidir.
Çünkü perde hiçbir zaman tarafsız değildir. Kamera nereye bakıyorsa, başka bir yer görünmez kalır. 1980’lerden bu yana sinema bize büyük ölçüde bireysel başarıyı, rekabeti, tüketimi ve mevcut düzenin kaçınılmazlığını anlatan bir dünya sundu. Bugün yapılması gereken ise yalnızca bu filmlerin propagandasını teşhir etmek değil, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilen hikayelerin önünü açmak. Çünkü sinemanın politik gücü, seyirciye ne düşüneceğini söylemesinde değil, ona başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu gösterebilmesinde yatıyor.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et