Çağdaş olan ne: SUP, selfie ve şişkolar
"Bir SUP, bir telefon ve alanını sonuna kadar kaplayan şişman bir beden. Üçü de bugüne ait. Ama yalnızca bugüne ait olmakla, bugün hakkında bir şey söylemek aynı şey değil."
Ayşegül Tözeren
Contemporary İstanbul’dan çıktığımda aklımda en çok eserler değil, bir kelime kalmıştı: Contemporary.
Çağdaş.
Peki bir sanat eserini çağdaş yapan nedir? Yapıldığı tarih mi? Bugünün nesnelerini kullanması mı? Bugünün tartışmalarına dokunması mı? Yoksa bütün bunlardan bağımsız olarak, yaşadığımız zamana dair yeni bir şey söylemesi mi?
Bu soruyu Contemporary’nin koridorlarında birkaç kez sordum kendime.
Bir resmin karşısında örneğin. Yemyeşil bir doğa, su ve suyun üzerinde SUP yapan insanlar. SUP, son birkaç yılda hayatımıza olağanüstü bir hızla giren, kıyılardaki kalabalığı ve kamusal alan kullanımını bile tartışmaya açan bir nesne. Ve şimdi 2026 tarihli bir resmin içindeydi.
Tam da burada tereddüt ettim.
Bir resmin bugünün hayatından bir nesneyi içine alması onu çağdaş yapmaya yeter mi?
SUP’u resmettiğimizde çağdaş sanata mı ulaşmış oluyoruz, yoksa yalnızca güncel hayatın en görünür nesnelerinden birini tuvale mi taşımış oluyoruz?
Sonra başka bir koridorda zaman tersine döndü. Yirmi, otuz yıl öncesinden işler, belli temalar altında yeniden bugünün seyircisinin karşısına çıkarılmıştı. Bu kez sorum tersiydi: Bir eser eskiyse çağdaş sanat fuarında ne işi var?
Elbette çağdaş sanat “bu yıl yapılmış sanat” demek değil. Sanat tarihinin dönemleri takvim yaprakları kadar mekanik işlemiyor. Ama yine de merak ediyorum: Bir eseri bugüne taşıyan şey nedir?
Sadece küratörün kurduğu tema mı?
Eğer öyleyse sınırı nerede çizeceğiz? Yeterince maharetli bir tema kurduğumuzda geçmişin herhangi bir eserini “contemporary” bir bağlama dahil edebilir miyiz?
Belki benim Contemporary İstanbul’da yaşadığım esas kafa karışıklığı buydu: güncel olanla çağdaş olanın birbirine karışması.
Dijital gelecek neredeydi?
Bir başka şaşkınlığım dijital sanatla ilgiliydi.
Yapay zekânın yalnızca üretim araçlarımızı değil; yazarlık, özgünlük, telif, yaratıcılık ve hatta “sanatçı kimdir?” sorusunu yeniden tartışmaya açtığı bir dönemde, fuarda dijital sanatın çok daha baskın olacağını düşünüyordum.
Olmadı.
Belki de bu yokluk, orada olan bazı işlerden daha fazla düşündürdü beni.
Çünkü yapay zekâ çağında çağdaş sanatın yalnızca yeni teknolojiyi kullanması gerekmiyor elbette. Ama teknolojinin sanat üretiminde yarattığı büyük kırılmanın izlerini daha fazla görmeyi bekliyordum.
Buna karşılık başka bir şey son derece görünürdü: markalar.
Sanatın piyasayla ilişkisi yeni değil. Sanat fuarının zaten masum, piyasa dışı bir alan olduğunu da kimse iddia edemez. Ama bazı marka etrafında üretilmiş işlerin ve marka görünürlüğünün fuarın en görünür noktalarına yerleşmesi, insana başka bir soru sorduruyor:
Çağdaş sanat, çağını eleştiren bir alan mı; yoksa çağın dolaşım ve görünürlük mekanizmalarına en hızlı uyum sağlayan alanlardan biri mi?
Selfie’ye itirazın selfiesi

Sonra telefonlar çıktı karşıma.
Geçmişin estetiğiyle kurulmuş kadın figürleri, klasik sanat tarihine yapılan göndermeler, yüzyıllar öncesinin giysileri… ve ellerinde cep telefonları.
Selfie çekiyorlar.
Mesajı anlamak zor değil. Narsisizm, teşhir, görünürlük tutkusu, telefon ekranına sıkışmış hayatlarımız…
Ama burada da başka bir soru başladı bende.
Selfie çılgınlığını eleştirmek de artık bir klişeye dönüşmüş olabilir mi?
Venüs’ün eline telefon vermek bir zamanlar sarsıcı bir anakronizm olabilirdi. Bugünse neredeyse kendisi bir görsel kalıp.
Daha tuhafı şu: Görünürlük arzusunu eleştiren sanat da görünmek zorunda. Selfie’yi eleştiren heykelin kendisi, ziyaretçinin telefonuyla çekilip Instagram’da dolaşıma girmek üzere kurulmuş gibi durabiliyor.
Böylece görünmeye itirazın kendisi de bir görünme biçimine dönüşüyor.
Belki çağımızın en başarılı numaralarından biri bu: Eleştiriyi bile hızla tüketilebilir bir imgeye çevirebilmek.
Ve sonra şişkolar geldi

Benim için fuarın en güzel karşılaşmalarından biri ise dışarıdaydı.
Bahadır Baruter’in büyük bedenleri.
Ana dolaşım alanında, saklanmadan, küçülmeden, dekoratifleşmeden duruyorlardı.
Bu bedenlere bakarken Contemporary’nin içinde dolaşan bütün o “görünürlük” meselesi birden başka anlam kazandı.
Çünkü çağımız bir yandan beden çeşitliliğinden söz ederken, diğer yandan kadın bedenini yeniden büyük bir disiplin altına sokuyor. Sosyal medya filtreleri, estetik endüstrisi, wellness kültürü ve son yıllarda GLP-1 ilaçları etrafında büyüyen zayıflık tartışmaları, “ideal beden” fikrini ortadan kaldırmak yerine başka biçimlerde yeniden üretebiliyor.
Yanlarında duran insanlara bakınca bunu düşündüm: Belki Contemporary İstanbul’da gördüğüm en çağdaş şey, çağın moda nesnelerini resmeden işler değil; çağın bedene verdiği emre itiraz eden bu bedenlerdi.
Çünkü çağdaşlık yalnızca bugünün nesnelerini sanata taşımak değildir.
Bugünün çelişkilerini görebilmektir.
SUP’u resmetmek güncel olabilir. Venüs’ün eline telefon vermek güncel olabilir. Bir markayı sanat nesnesinin içine yerleştirmek de son derece güncel olabilir.
Ama çağdaşlık belki başka bir yerde başlıyor:
Çağın bize neye bakacağımızı, nasıl görüneceğimizi ve ne kadar yer kaplayabileceğimizi söylediği yerde ona itiraz edebilmekte.
Contemporary İstanbul’dan benim aklımda kalan da bu oldu.
Bir SUP, bir telefon ve alanını sonuna kadar kaplayan şişman bir beden.
Üçü de bugüne ait.
Ama yalnızca bugüne ait olmakla, bugün hakkında bir şey söylemek aynı şey değil.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et