Sinemada sınıfsal çelişkilerin mekânı olarak Çukurova
Türk sinemasında mekânsal olarak Çukurova’nın filmlere yansımaları yalnızca coğrafi güzelliklerle sınırlı değildir; aynı zamanda emeğin, göçün, umudun, umutsuzluğun ve sınıf çatışmalarının bütünleştiği güçlü bir anlatı zemini sunmasıdır.
Ali İhsan Ötken
Çukurova, ülkemizde sanayinin ilk geliştiği yerlerden biridir. Pamuk başta olmak üzere tarıma dayalı ekonomi sanayiyi de geliştirmiştir. Tarım veya sanayi ekonomisinin gelişmesi ise işçi sınıfının ve beraberinde sınıfsal farklılıkların da doğmasına neden olacaktır. Sonuçta ülkemizde sanayi, ekonomi, kapitalizm ve işçi sınıfı ile birlikte sınıfsal farklılıkların en net yansıdığı coğrafya Çukurova olmuştur. Çukurova, sadece tarlaları değil, Adana ve çevresindeki fabrikalarıyla da sınıfsal çelişkilerin ve işçi sınıfının doğuşuna tanıklık eder.
Çukurova, Türk sinemasında yalnızca bir fon değil; toplumsal gerçeklerin, kültürel belleğin ve sınıfsal çatışmaların görünür hâle geldiği önemli bir mekândır. Mekân, kır ile kent arasındaki ekonomik uçurumu ve kapitalistleşme sürecinin sancılarını doğrudan yansıtır. Bereketli toprakları, mevsimlik işçilerin emeği, köy ile kent arasındaki gerilimleri, sert iklimi, tarih boyunca farklı göç hareketlerine sahne olmasıyla ve özgün kültürüyle Çukurova, birçok filme hem doğal plato hem de zamanın ve hikâyenin ruhunu belirlemede önemli bir unsur olmuştur.
Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Ali Özgentürk, Muzaffer İzgü gibi hem mekânsal olarak Çukurova’da yaşamış hem de orada ürettikleri ile birlikte anılan isimler eserlerinde işçi sınıfının sorunlarını ve sınıfsal farklılıkları işlemişlerdir. Bu eserlerde genel olarak zengin toprak sahipleriyle yoksul işçiler arasındaki uçurum, dramatik çatışmaların temelini oluşturur. Tarlaların genişliği ve bereketli görünümü, fabrika sahiplerinin zenginliği ile işçilerin çalıştığı veya yaşadığı yerler arasındaki dramatik çelişki aynı zamanda emeğin sömürülmesini ve işçilerin çaresizliğini vurgulayan bir simge haline gelir.
Umut (1970)
Edebiyatta 1960’larda kendine yer bulmaya başlayan toplumsal gerçekçilik akımı Türk sinemasında 1970’li yıllarda yükselişe geçerken Çukurova, bu dönem filmlerin en önemli merkezlerinden biri olur. Ülkemizde toplumsal gerçekliğin en önemli temsilcisi olan Yılmaz Güney’in bir umut yoksunluğunu resmettiği “Umut” (1970) filmi, Adana sokaklarında ve Çukurova’nın kenar mahallelerinde çekilmiş, yoksulluk ve çaresizlik temasını mekân üzerinden görünür kılar. İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımından izler taşıyan film, Türk sinemasında o döneme kadar hâkim olan aşk hikâyeleri ve melodram kalıplarını yıkarak toplumsal gerçekliği en çıplak haliyle yansıtır. “Umut”, aynı zamanda politik Türk sinemasının ilk örneklerinden biri olma özelliğine sahiptir. Güney burada, manada umutsuzluğun filmini yaratmıştır.

Endişe (1974)
Yılmaz Güney’in bir diğer önemli filmi olan “Endişe” (1974) ise pamuk işçilerinin yaşadığı sömürüyü, Çukurova’nın tarlaları ve fabrikaları üzerinden gözler önüne serer. Film Çukurova’da tarım işçilerinin sorunlarını konu edinen ilk sinema örneğidir. “Endişe”, senaryoyu yazan Yılmaz Güney’in sinemasında feodal ilişkilerden kapitalist ilişkilere geçişe yapılan göndermelere rastladığımız öncü filmlerden biridir. Yüzlerinde sineklerin uçuştuğu çocukların, kadınların fotoğraflarıyla, pamuk toplayacak yoksul emekçilerin onlarca kamyonla yollara düştüğü ve çadırlarıyla yeni topraklara yerleştiği görüntülerle başlayan film, hem çok az sayıda profesyonel oyuncu barındırmasıyla hem de yakın durduğu belgeleyici anlayışı ve diliyle Türk sinemasında yenidir. Bu filmde Çukurova, pamuk toplamak için gelen göç insanlarıyla, tarımdan sanayiye, insandan makineye geçen bir ortamın mekânı olarak kullanılır.
Sürü (1978)
Çukurova aynı zamanda Doğu’dan Batı’ya gidişin bir ara noktası, göç yollarının ortasıdır. Bazı filmler Çukurova’daki bu göç yolunun ve noktasının mekânsal durağıdır. Zeki Ökten'in yönettiği ve Yılmaz Güney’in kaleme aldığı “Sürü” (1978) filmi, feodal ilişkilerin çözülüşünü ve hayvancılıkla geçinen bir ailenin Çukurova’ya, oradan da büyük şehre uzanan yolculuğundaki sınıfsal dönüşümü/ezilmeyi konu alır.
Bereketli Topraklar Üzerinde (1980)
Erden Kıral tarafından Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarlanmış bir başyapıt olarak Türk sinemasında önemli bir yere sahip olan “Bereketli Topraklar Üzerinde” (1980) filmi pamuk tarlalarında çalışan işçilerin dramını beyazperdeye ve izleyiciye aktarır. Erden Kıral bu filminde Çukurova’nın verimli topraklarında mevsimlik işçilerin yaşamını ve tarımsal emeğin zorluklarını çarpıcı bir biçimde anlatır. Burada Çukurova, yalnızca bir mekân değil, aynı zamanda filmin tematik derinliğiyle beraber toplumsal eleştirisini besleyen bir karakter halini alır.
Mevsimlik işçilerin göçü, köyden kente ve tarlalardan kasabalara uzanan yaşam döngüsü, Çukurova’nın mekânsal yapısı ile bütünleşmiş bir şekilde işlenir. Tarlaların genişliği ve bereketli görünümü, aynı zamanda emeğin sömürülmesini ve işçilerin çaresizliğini vurgulayan bir simge haline gelir. Bu bakımdan Çukurova, filmde hem toplumsal gerçekliğin bir sahnesi olarak yer alırken bir yandan da karakterlerin kaderini şekillendiren ve onlara gardiyanlık yapan bir unsur olarak da beliriverir. Bunu kuvvetli kılmak için kamera, tarlaların genişliğini ve işçilerin küçük figürlerini vurgulayarak hem mekânsal hem de sosyal bir gerilim yaratır. Bu yönüyle film, Türk sinemasında hem toplumsal gerçekçiliğin hem de mekânın anlam yaratmadaki gücünün en iyi örneklerinden biri olarak ele alınabilir.
Yol (1982)
Çukurova, aynı zamanda göç ve yolculukların da sembolü halini almıştır. Cannes’da Altın Palmiye kazanan “Yol” (1982) filminde, mahkûmların izinli olarak çıktıkları yolculuk, Çukurova’nın kasabalarından ve köylerinden geçerken bireysel özgürlük arayışları ile toplumsal baskılar iç içe yansıtılır. Göç teması, özellikle köyden kente uzanan hikâyelerde Çukurova’nın mekânsal gerçekliğiyle birleşir.
Fotoğraf: Ali İhsan Ötken
Sonuç
Türk sinemasında mekânsal olarak Çukurova’nın filmlere yansımaları, yalnızca coğrafi güzelliklerle sınırlı değildir; aynı zamanda emeğin, göçün, umudun, umutsuzluğun, sınıf çatışmalarının, tarımsal kapitalizmin ve sanayileşmenin, ağaların, ırgatların veya işçi sınıfının, aşkların ve törelerin bütünleştiği güçlü bir anlatı zemini sunmasıdır. Bu filmler, Çukurova’yı Türk sinemasında mekânsal olarak işçi sınıfının sesini duyurması ve sınıfsal çelişkileri ortaya çıkarması açısından bir “karakter” haline getirmiştir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et