Ayşe Burçak ile yarım kalan ihtimallere bakmak: ‘Seni Görmem İmkânsız bir aşk romanı değil’
İlk kitabı Aşklar ve Hayaletler 2025’te yayımlanan Ayşe Burçak, yeni romanı Seni Görmem İmkânsız’ı, yazarlık serüvenini ve karakterleriyle kurduğu ilişkiyi anlattı.
Yasemin Seven Erangin
[email protected]
Bir gün “yazar olacağım” diye uyanmıyor insan. Bazen yazmak hayatın bir yerinde sessizce başlıyor; sonra dönüp baktığınızda sizi bambaşka bir yere getirmiş oluyor. Ayşe Burçak’ın yazarlık hikâyesi de çocuklukta başlayan güçlü bir okuma tutkusu ve bir gün “artık yazmalıyım” diyen içsel bir sesle şekillenmiş.
İlk kitabı Aşklar ve Hayaletler 2025’te yayımlanan Burçak, ikinci kitabı Seni Görmem İmkânsız ile bu kez Aylin ve Kerem’in yıllara yayılan, birbirlerini fiziksel olarak görseler de bir türlü gerçekten “göremedikleri” hikâyeyi anlatıyor. Ancak Burçak, romanını klasik anlamda bir aşk hikâyesi olarak tanımlamıyor. Onun asıl meselesi; büyümek, kaçırılan fırsatlar ve hayatın önümüze çıkardığı ihtimaller.
Yazarlık duygusunu, karakterlerin yazardan bağımsızlaşmasını, 1990’ların ve 2000’lerin başlarının neden özlendiğini, edebiyat dünyasının cesaretini ve yazmanın sabır isteyen tarafını Ayşe Burçak’la konuştuk.
Sizin hikâyenizde yazının hayatınıza ilk kez gerçekten dokunduğu anı merak ediyorum. Hukuk okuyan, başka hayatların içinde dolaşan Ayşe Burçak’tan bugünkü yazara nasıl geldiniz?
Bence insan “Ben yazar olacağım” diye uyanmıyor ama bir gün bir kitap okuyor ve “Ben de böyle bir şey yazmak istiyorum” diyor. Bu duygu bende çok erken yaşta uyandı. Çok fazla kitap okuyan bir çocuktum. İlkokuldayken bile okuduklarıma benzer öyküler karalıyor, bir gün gerçek kitaplar yazacağımı düşünüyor ve bunun bir şekilde kolayca gerçekleşeceğine çocuksu bir yüreklilikle inanıyordum.
Bu his hiç değişmedi. Neredeyse hiçbir şey yazmadığım üniversite yıllarında bile saf bir biçimde “Nasıl olsa bir gün bir kitap yazacağım” diye düşünüyordum. Tuhaf bir inançtı bu. Belki özgüven de diyebiliriz. Sadece ne zaman olacağını bilmiyordum. Bir gün, “Tamam, vakit geldi, şimdi yazmazsan hiçbir zaman yazmayacaksın” diyen bir ses duydum içimde. Oturup ciddi ciddi üretmeye başladım. Sonra da işler gelişti...
İlk kitabınız Aşklar ve Hayaletler yayımlandığında artık yalnızca yazan biri değildiniz; başkalarının da size “yazar” demeye başladığı bir eşik vardı. İnsan kendisine yazar demeyi ne zaman öğreniyor? Yoksa insanın kendisini yazar olarak kabul etmesinden önce başkalarının ona inanması mı gerekiyor?
Yazar benim zihnimde Virginia Woolf’tur, Truman Capote’dir, Orhan Pamuk’tur; ben hâlâ kendimi bir yazar gibi hissetmiyorum. Kitaplar yazıyorum, evet. İyi de karşılanıyorlar, evet. Ama sanki hep aşmam gereken başka bariyerler varmış gibi geliyor bana. İlk kitabım 2025’te, ikincisi 2026’da çıktı. Deneyimler henüz çok taze. Kim bilir, belki birkaç yıl sonra daha “yazar” hissederim kendimi. Ben şimdilik sadece çok iyi şeyler yazmaya devam etmek istiyorum.
Seni Görmem İmkânsız’da Aylin ve Kerem’in yıllara yayılan, bir türlü tam olarak aynı yerde buluşamayan hikâyesini okuyoruz. Onların ilişkisinde beni en çok düşündüren şey aşkın kendisinden çok kaçırılmış ihtimaller oldu. Sizce Aylin ve Kerem’in asıl hikâyesi aşk mı, yoksa yanlış zamanda karşılaşmak mı?
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanındaki C. karakteri şehirde gezinerek kendisi için doğru kişiyi, yani B.’yi arar ama bir türlü denk gelemezler. Hep birkaç dakika arayla kaçırır dururlar birbirlerini. Bu sırada C.’yi başka kadınlarla geçici ilişkiler kurarken görürüz. Bence bu çok hüzünlü ama güzel bir hikâye, beni de çok etkilemiştir.
Aylin ve Kerem’in hikâyesi de buna benziyor ama bir noktada ayrışıyor: Fiziksel olarak birbirlerini görseler de bir türlü gerçekten “göremiyorlar” birbirlerini. Seni Görmem İmkânsız bence bir aşk romanı değil. Anlatmak istediğim şey, bu yarım kalan ihtimallerdi. Bu roman büyümenin ve büyürken kaçırdığımız fırsatların hikâyesi diyebilirim. Ortada klasik anlamda bir aşk, rasyonel bir ilişki yok çünkü. Ben yalnızca Aylin’in ve Kerem’in büyüme yolculuklarında yollarının birbirleriyle kesiştiği nadir anlara ışık tutmak istedim.
Aylin ve Kerem’in hikâyesi aynı zamanda bir kuşağın hikâyesine de dokunuyor. 1990’lardan bugüne değişen hayatlar, ilişkiler, insanların birbirine ulaşma biçimleri… Bu romanı yazarken kendi kuşağınıza dışarıdan baktığınız oldu mu? Neden o dönemleri bu kadar özlüyoruz sizce, her şey tamken eksik olan ne? Siz en çok neyi özlüyorsunuz bir yazar olarak?
Teknoloji çağının içine doğsam da sanırım en çok her an ulaşılabilir ve çevrimiçi olmadığımız, akıllı telefonların ceplerimize girmesinden önceki o son yılları özlüyorum. 2010’ların başı mesela. O yıllarda başka şehirde yaşayan bir arkadaşımla yazışabilmek için eve dönüp bilgisayarı açmayı dört gözle beklediğimi hatırlıyorum.
Uzun e-postalar almayı ve göndermeyi özlüyorum. Sadece çok beğeni almak için paylaşılmayan filtresiz, samimi fotoğrafları özlüyorum. Her şeyin bu kadar hızlı ve tüketilebilir olmadığı yılları özlüyorum. O yüzden Aylin ve Kerem’in hikâyesini de tam böyle bir atmosferden, 2011 yılından başlatmak istedim.
Bir karakter yazarken onu ne kadar kontrol ediyorsunuz? Diyelim ki karakteriniz sizin hiç beklemediğiniz bir karar verdi, sizin asla yapmayacağınız bir şeyi yaptı… Onu durdurur musunuz, yoksa karakterin sizi şaşırtmasına izin mi verirsiniz?
Karakter kendi iç mantığına uygun hareket ettiği müddetçe neredeyse hiç kontrol etmiyorum diyebilirim. Zaten karakterlerim mümkünse benim hiçbir zaman yapmayacağım şeyleri yapsınlar isterim, işin keyfi orada.
Çalıştığı evde patronunun yatağına uzanıp onunla ilgili cinsel fanteziler kuran bir dadıyı da yazdım, kadınları sadece bedenden ibaret olarak gören bir narsistin hikâyesini de yazdım. Açıkçası Seni Görmem İmkânsız’daki ana karakterlerim bunların yanında biraz naif kalıyor. Bir sonraki romanımda hem beni hem de okuru şaşırtacak bir karakter yazmayı planlıyorum.
Bir yazarın yolculuğunun kitap kapağında görmediğimiz başka bir tarafı var: beklemek, dosyanın karşılık bulmasını ummak, eleştirilmek, reddedilmek, bazen kendinizden bile şüphe etmek… Sizin yazarlık yolculuğunuzda en çok sabır isteyen dönem hangisiydi? “Acaba olmayacak mı?” dediğiniz bir yerden yeniden yazıya döndünüz mü?
Öyküler yazıp edebiyat dergilerine göndermeye başladığım ve dönüş alamadığım bir dönemde “Ben herhalde iyi yazamıyorum” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra hiç unutmam, bir cuma sabahı erken saatte bir mail aldım; Semih Gümüş’ten, bir öykümün Notos’ta yer alacağına dair. Harika bir duyguydu. O öykü yayımlandıktan sonra cesaretim arttı, daha çok yazmaya başladım. Sonra da işler benim için görece hızlı gelişti diyebilirim. Belki de o mail’i almasaydım her şey farklı olurdu.
Daha önce yazınızın “evcil” olduğu ve biraz daha cesur olmanız gerektiği söylenmiş. O cümle bence bir yazarın kulağında uzun süre kalabilecek cümlelerden. İlk duyduğunuzda sizi rahatsız eden ama zaman içinde yazarlığınıza iyi gelen bir eleştiri oldu mu? Edebiyat dünyasının cesur olduğuna inanıyor musunuz?
Evet, ilk kitabım yayımlanmadan kısa süre önce katıldığım ve ikinci olduğum bir edebiyat yarışmasında jürilerden biri, birinci değil de ikinci seçilme sebebimi öykülerimin biraz “evcil” bulunmasıyla açıklamıştı. İlk duyduğumda canımı sıkan bu yorum aslında benim için kamçılayıcı oldu. O telefon konuşmasından sonra “Peki, yazayım da görün o zaman” diye masanın başına oturduğumu hatırlıyorum.
Daha sonra Aşklar ve Hayaletler kitabımda yer alan ve okurlar tarafından cüretkâr bulunan, çok sevilen bazı öykülerimi bu eleştiriyi aldıktan sonra yazdım. Bu açıdan aldığım en iyi tavsiyelerden biri olabilir. Bence Türkiye’deki okur oldukça açık fikirli. “Bunu yazsam tepkiyle karşılaşır mıyım?” diye çekindiğim pek çok konuyu ilgiyle karşıladıklarını ve takdir ettiklerini gördüm.
Edebiyat dünyası yeterince cesur mu bilmiyorum ama bu ülkedeki okur, daha cesur yazarları ve yayınevlerini hak ediyor. Önemli olan değinilen konuları incelikle kaleme alabilmek.
Öyküden romana geçmek de başka bir mesele. Öyküde kısa bir mesafede yoğunlaştırdığınız duyguyu romanda uzun süre taşımanız gerekiyor. Sizi roman yazarken en çok zorlayan şey neydi? Bir hikâyenin artık sizin kontrolünüzden çıkıp kendi ritmini bulduğunu ne zaman hissediyorsunuz?
Çok haklısınız. Bir öyküyü yazmam çoğunlukla birkaç gün, ender durumlarda birkaç hafta sürüyor. Roman yazmak ise uzun aylara yayılan ve istikrar isteyen bir süreç. Birkaç gün bile yazmadan geçirirseniz metnin ruhundan uzaklaşabiliyorsunuz. Bu kadar uzun soluklu bir projeyi dışarıdan bir itki olmadan sürdürmek ciddi motivasyon istiyor.
Sıkılgan bir yapım olduğu için önceleri “Başladım ama bitirebilecek miyim?” diyordum ama anlatmak istediğim hikâyeye inandığım için bir şekilde bağlanıp tamamladım. Bu sırada deneyip bozarak roman yazma mantığını az çok öğrendim ve romanı, öyküden daha keyifli buldum.
Bir hikâyenin benim kontrolümden çıkıp kendi ritmini bulduğunu, karakterlerin ve olayların zihnimde ben çabalamadan yaşamaya başlamasıyla hissediyorum. Seni Görmem İmkânsız’ı yazdığım dönemde günlük hayat rutinimde, örneğin yemek yaparken, çalışırken, sokakta yürürken kendiliğimden karakterlerimi düşünmeye başlıyordum. İstemsizce oluyordu bu. Başka şeylerle uğraşırken bile “Şöyle bir şey olsa Aylin şimdi ne yapar, şimdi Kerem ne söyler, ne hisseder?” diye düşünüyordum.
O süreçte bazen Aylin oldum bazen de Kerem. Uzun süre benimle yaşadılar. Belki de bu yüzden okura çok gerçek hissettiriyorlar.
Bence yazar olmakla yazmayı istemek arasında çok büyük bir fark var. Yazmak isteyen insanın arzusu başka, yazarlığın gerektirdiği sabır ve yalnızlık başka. Bugün karşınıza “Ben yazar olmak istiyorum ama kendime güvenemiyorum” diyen genç bir Ayşe Burçak gelse, ona edebiyattan önce hayatla ilgili ne söylerdiniz?
Yazarlık biraz iğneyle kuyu kazmaya benziyor. Ama insan dediğimiz varlık sevdiği eylemleri doğallıkla sürdürebilirken, sevmediği şeyleri süreklilik içinde yapamayacak bir doğaya sahip. Bence bir insan yazmayı gönülden istiyorsa mutlaka yazacaktır.
Bence insanlar yazar olmak istedikleri için değil, temelde yazmaları gerektiğini hissettikleri için yazarlar. Elbette yazı yazan herkes yazar olmuyor ama yazar olmak için ilk önce yazmak gerekiyor. O aşamada azmin veya özgüvenin pek de bir önemi yok. Sadece yazmak, yazmak, yazmak gerek...
Son soruyu kitaptan biraz çıkarıp size sormak istiyorum. Seni Görmem İmkânsız çok güzel bir başlık; ama bu kez o cümleyi sizin hayatınıza bırakalım. Bugün sizin için “seni görmem imkânsız” dediğiniz şey ne?
Ben böyle konularda roman karakterim Aylin’e benziyorum herhalde biraz. “Seni görmem imkânsız” dediğim bir şey yok, ama olsaydı bile onu bir hikâyeye dönüştürüp önüme bakardım.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et