‘Masa başında kurulan hikaye ile gerçek arasında ciddi bir mesafe var’
Kısa filmi ‘Heyelan’da yönetmen Onur Özgen, haber ile gerçek arasındaki mesafenin giderek açıldığı ortamda bir muhabirin yaşadığı sıkışmışlığı anlatıyor.
Gözde Tüzer Korkmaz
[email protected]
İktidarın baskısı altındaki ve hemen her gün sahiplik yapısının değiştiği bugünün gazetecilik ortamına bir de “merkez” baskısı ekleniyor. Türkiye’de uzun yıllar önce bırakılan ve yerini haber ajanslarına devreden yerel habercilik ancak yangın, sel, deprem ya da heyelan gibi büyük bir doğa olayı olduğunda ya da siyasetle yakın bağlantılar yaşandığında akıllara geliyor. Gazeteci - Yönetmen Onur Özgen de kısa filmi “Heyelan” da böyle bir ortamdan yola çıkıyor.

‘Ne oldu bulabildin mi heyelanı?’
Kısa filmin bir heyelan hikâyesiyle başlıyor. Spoiler vermeden aktarmak zor. “Olduğu iddia edilen bir heyelan” aktarılıyor filmde. Filmi çekmeye nasıl karar verdin?
Filmin çıkış noktası Dino Buzzati’nin “La frana” adlı öyküsüydü. Öyküyü ilk kez üniversite yıllarımda okumuştum. O yıllarda da sinemaya büyük bir ilgim vardı ve okur okumaz bunun çok iyi bir kısa filme dönüşebileceğini düşünmüştüm. Hatta çekmeyi ciddi biçimde istemiştim ama o dönemin koşullarında bunu gerçekleştiremedim. Hikâye ise aklımın bir yerinde kaldı. Yıllar sonra yeniden kısa film çekebileceğim bir imkân ortaya çıktığında aklıma gelen ilk şeylerden biri bu öykü oldu. Sanırım aradan geçen zaman da hikâyeyle kurduğum ilişkiyi değiştirmişti; üniversitedeyken daha çok güçlü bir sinema fikri görüyordum, gazetecilik yaptıktan sonra ise öykünün içindeki meslekî ve ahlâkî gerilimi çok daha yakından hissedebiliyordum.
Öyküde beni en fazla çarpan şey heyelanın kendisinden çok, bir felâket beklentisinin etrafında oluşan atmosferdi. Ortada gerçekten büyük bir olay olup olmadığından henüz kimsenin emin olmadığı bir anda gazetecinin oraya gitmesi, haber araması ve bir süre sonra o haberin gerçekleşmesini neredeyse istemek zorunda kalması çok güçlü bir fikir gibi geldi bana.
Bir yandan kötü bir şey yaşanmasını elbette istemiyorsunuz, öte yandan mesleğiniz o kötü şeylerin yaşanması ve sizin de orada bulunmanız üzerine kurulabiliyor. Hele kariyerinde sıkışmış, kendisini yeniden göstermek isteyen bir muhabir açısından bu gerilim daha da büyüyor. “Umarım kimseye bir şey olmamıştır” diye düşünürken zihninizin başka bir köşesinde “Ama ortada haber olacak bir şey de olsun” duygusu beliriyor. Heyelan’ın asıl ilgilendiği yer de bu ahlâkî çatlak.
Buzzati’nin hikâyesini bugünün Türkiye’sine ve medya düzenine taşıdığımda hikâyenin hâlâ çok canlı olduğunu gördüm. Çünkü hız, rekabet, görünür olma baskısı ve “ilk veren” olma arzusu gazetecinin gerçekle kurduğu ilişkiyi kolayca bozabiliyor. Ben filmi, haber ile gerçek arasındaki mesafenin giderek açılması ve bu mesafenin bir insanın vicdanında yarattığı sıkışma üzerine kurmak istedim. Filmi çekmeye karar vermemde en belirleyici şey de buydu.

‘Gerçek, haberin çıkış noktası olmaktan çıkıyor’
Filmde temel gazetecilik eleştirisi de çok yoğun. Ofisten gelen bilgiler ve yerelde yaşananlar arasındaki ayrım çok iyi ortaya konulmuş. Bu konuya dair neler dersin?
Benim için filmin önemli meselelerinden biri tam olarak buydu. Gazetecilikte masa başında kurulan hikâyeyle sahada karşılaşılan gerçek arasında ciddi bir mesafe oluşabiliyor.
Filmdeki baş karakterin yaşadığı sıkışmanın bir tarafı da burada. Köye gittiğinde karşısında kendisine anlatılandan farklı bir gerçeklik buluyor. Fakat patronunun ondan beklentisi çoktan oluşmuş durumda. Orada bir heyelan, bir kaos, güçlü bir haber olması bekleniyor. Muhabirin görevi de gerçeğin ne olduğunu araştırmaktan çıkıp, patronunun ondan beklediği hikâyeyi doğrulayacak malzemeyi bulmaya doğru kayıyor. Bu çok tehlikeli bir dönüşüm.
Fakat burada kötü niyetli birkaç gazeteciden söz etmek de istemiyorum. Sorun daha yapısal. Hız baskısı, reyting ya da tıklanma kaygısı, rakiplerden önce verme isteği, haber merkezlerinin sahadan giderek kopması… Bunların hepsi gazeteciyi belli bir anlatıyı üretmeye itebiliyor. Bir süre sonra gerçek, haberin çıkış noktası olmaktan çıkıp önceden hazırlanmış çerçevenin içine sığdırılması gereken bir malzemeye dönüşüyor.
Heyelan’da gerçek ile anlatı arasındaki mesafeyi bu yüzden özellikle belirgin tutmak istedim. Patronuyla telefon üzerinden konuştuğu şeylerle muhabirin gözünün önünde duran hayat birbirini tutmuyor. Köyde insanlar kendi gündelik akışları içinde, merkezde ise çoktan başka bir hikâye kurulmuş. Filmin gazetecilik eleştirisinin önemli bir kısmı da bu kopuşta yatıyor diyebilirim: Haberi yapan kurum, sahadaki gerçeğe yaklaşmak yerine kendi beklentisini gerçeğin üzerine geçirmeye başladığında gazeteciliğin temel işlevi ortadan kalkıyor.

‘Kendimizi gerçek bir felaketin hemen ardından çekim yaparken bulduk’
Özellikle Ayvalık’ın Tıfıllar köyünü seçmenin bir sebebi var mıydı? Ve bunun yazın Gömeç’in köylerinde başlayıp, Ayvalık’ın köylerine sıçrayan yangınlarla bir bağlantısı var mıdır?
Aslında filmi ilk olarak Ayvalık’ın Karaayıt köyünde çekmeyi planlıyorduk ve orayı seçmemin özel bir nedeni vardı. Karaayıt, madencilik faaliyetlerinin uzun süredir devam ettiği bir köy. Birkaç yıl önce bölgede faaliyet gösteren maden şirketinin atık havuzu patlamış, ciddi bir çevre felâketi yaşanmıştı. Buna rağmen şirketin madencilik faaliyetleri devam etti. Bir felâket söylentisinin, doğayla ve insan hayatıyla kurulan hoyrat ilişkinin etrafında gelişen Heyelan’ı böyle bir yerde çekmenin filme başka bir anlam katacağını düşünüyordum.
Karaayıt’ta köyün içinden birkaç mekânla da anlaşmıştık. Fakat setten bir gün önce bu mekânlar son anda iptal olunca hızla başka bir köy bulmamız gerekti. O sırada daha önce gittiğim ve çok sevdiğim Kozak köylerinden Tıfıllar aklıma geldi. Eski köy dokusunu büyük ölçüde koruyan, meydanı, kahvesi, sokakları ve evleriyle filmin dünyasına çok uygun bir yerdi. Böylece çekimleri Tıfıllar’da yapmaya karar verdik.
İşin tuhaf tarafı bundan sonra başladı. Tıfıllar’da çekime başlamamızdan yine bir gün önce Kozak’ta büyük yangınlar çıktı ve ne yazık ki Tıfıllar da yangından etkilendi. Neyse ki alevler köyün içine ulaşmadan kontrol altına alındı. Biz de çekimleri bir hafta ertelemek zorunda kaldık ve yangının ardından Tıfıllar’a dönerek filmi tamamladık.
Yangının izleri çekim sırasında hâlâ çok görünürdü ve filmin birkaç yerinde de bunları görmek mümkün. Ben de yaşadığımız bu sürecin ardından senaryoya yangınla ilgili birkaç bölüm ekledim. Böylece filmin gerçeklikle ilişkisi çekim sırasında beklemediğimiz biçimde değişti. Bir felâket söylentisinin peşinden köye gelen bir muhabiri anlatmak üzere yola çıkmışken, kendimizi gerçek bir felâketin hemen ardından o köyde film çekerken bulduk. Filmin kurduğu dünya ile yaşadığımız coğrafyanın gerçeği bir anda birbirine çok yaklaştı. Bu açıdan benim için hayli ilginç bir deneyimdi.
Bu vesileyle yangından etkilenen bütün Kozak köylerine tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim. Tıfıllar’da çekim yaptığımız süre boyunca bizi büyük bir sıcaklıkla karşılayan, mekânlarını açan ve her konuda yardımcı olan köy sakinlerine de ayrıca teşekkür borçluyum. Filmin tamamlanmasında onların desteğinin çok önemli bir payı var.
‘Filmi mümkün kılan şey dayanışmaydı’
Oyuncular yerellerden seçilmiş gördüğüm kadarıyla. Oyunculara nasıl karar verdiniz?
Evet, oyuncu kadrosunun tamamı Ayvalık’tan. Bunun biraz da filmin ortaya çıkış biçimiyle ilgisi var. Heyelan, Fabrika Ayvalık bünyesinde düzenlenen bir kısa film atölyesi kapsamında çekildi. İhtiyaç duyduğumuz temel teknik ekipmanların tamamını Fabrika Ayvalık sağladı. Dolayısıyla başından itibaren Ayvalık’ın kendi imkânlarıyla, burada yaşayan ve üreten insanların bir araya geldiği yerel bir çalışma oldu.
Oyuncu kadrosunu oluştururken de büyük ölçüde aynı çevreden hareket ettik. Oyuncularımızın önemli bir kısmı Ayvalık’ta faaliyet gösteren Tiyatro Ahali’den geldi. Onlarla çalışmak bizim için büyük bir avantajdı; hem birbirlerini tanıyorlardı hem de tiyatro pratiğinden gelen güçlü bir oyunculuk disiplinleri vardı. Karakterleri seçerken de mümkün olduğunca filmin dünyasına, köyün atmosferine ve anlatının doğallığına uyacak isimlerle ilerlemeye çalıştık.
Kadrodaki bir diğer isim de yıllardır tanıdığım, çok sevdiğim ve oyunculuğuna çok değer verdiğim, sevgili Serhat Süha Özcan. Kendisinden filmde rol almasını rica ettim, o da sağ olsun beni kırmadı. Onun filmde bulunması benim için ayrıca kıymetliydi.
Filmin ortaya çıkmasında Nail Pelivan’ın emeğini de ayrıca anmam gerekiyor. Kendisi yapım sürecinin başından sonuna kadar çok büyük bir sorumluluk üstlendi. Çekimlerin organizasyonundan sette karşılaştığımız problemlerin çözümüne kadar pek çok aşamada filmin yükünü omuzladı; ardından kurgu sürecinde de çok ciddi emek verdi. Özellikle bağımsız ve küçük ölçekli bir kısa filmde, kamera önündeki insanlar kadar kamera arkasındaki dayanışma da filmin kaderini belirliyor. Heyelan’ın tamamlanabilmesinde de bu kolektif emeğin çok büyük payı var.
Bu açıdan film benim için Ayvalık’ta var olan yaratıcı insanların, tiyatrocuların, sinemacıların ve kültür sanat çevresinin bir araya gelerek neler yapabileceğini gösteren güzel bir deneyim de oldu. Çok sınırlı imkânlarla çalıştık, ama filmi mümkün kılan şey tam olarak bu dayanışmaydı.

Gerçeğin kendisi ve onu anlatma biçimimiz arasındaki mesafenin tehlikesi
Tiyatroda bir söz var ya, “Sahnede bir silah varsa mutlaka patlar” diye. Senin filmin başındaki Italo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” kitabını göstermenin bir sebebi var mıdır?
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu benim hayatımda çok özel bir yere sahip. En sevdiğim roman diyebilirim. Üniversite yıllarımdan beri kaç defa okuduğumu artık hatırlamıyorum; yıllardır başucumda duran kitaplardan biri. Hatta hayatımdaki yerini anlatmak için şöyle bir anekdot verebilirim: Bundan yaklaşık on yıl önce evime hırsız girmişti ve polis evde parmak izi ararken bu kitabın üzerinden de iz almıştı. Dolayısıyla kendisiyle ilişkimiz epey eski ve kişisel. Heyelan’ın açılışında görünmesini istememin ilk nedeni de sanırım bu yakınlık.
Ama kitapla film arasında tematik bir ilişki de var. Calvino, daha romanın başından itibaren okura sürekli bir hikâye vadediyor, tam o hikâyenin içine girdiğimizi düşündüğümüz anda anlatı kesiliyor, başka bir yöne gidiyor ve giderek okurun anlatıdan ne beklediği de romanın meselelerinden biri hâline geliyor. Okuma eylemini, merakı ve bir hikâyenin devamına dair beklentimizi sürekli kurcalayan bir kitap.
Heyelan’da da buna yakın bir beklenti duygusu var. Filmin başında seyirciye bir felâket haberi veriliyor. Gece vakti bir muhabir yola çıkıyor, bir köye gidiyoruz ve doğal olarak seyirci de “Orada ne olmuş?” sorusunun peşine düşüyor. Film ilerledikçe o beklentinin kendisi hikâyenin önemli bir parçasına dönüşüyor. Filmdeki baş karakter büyük bir haber bulmayı beklerken seyirci de onunla beraber o büyük olayı bekliyor. Bu açıdan ikisinin beklentisi arasında küçük bir ortaklık kuruluyor.
Calvino’nun bu romanını filmin başına koymak bu yüzden hoşuma gitti. Hikâyelerin bizi nasıl yönlendirdiği, bir anlatının daha başında zihnimizde nasıl bir devam kurduğumuz ve gerçekleşmesini beklediğimiz şeyin algımızı nasıl biçimlendirdiğiyle ilgili bir tarafı var bunun. Gazetecilik de anlatıyla çok yakın ilişki içinde bir meslek. Gerçeği aktarıyorsunuz ama aynı zamanda onu seçiyor, sıralıyor, çerçeveliyor ve bir anlatıya dönüştürüyorsunuz. Film boyunca ilgilendiğim meselelerden biri de gerçekle onu anlatma biçimimiz arasındaki mesafenin nerede tehlikeli hâle geldiğiydi.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et