12 Eylül’ün 46 yıllık mirası: Darbe bitti, kurduğu düzen sürdü
12 Eylül darbesi yalnızca siyasi iktidarı değiştirmedi; işçi sınıfının örgütlü gücünü hedef alarak çalışma ilişkilerinden sendikal haklara, devlet yapısından siyasal alana kadar Türkiye’yi yeniden şekillendirdi.
Fotoğraf: Arşiv
Eylem Nazlıer
[email protected]
İstanbul – 12 Eylül 1980 sabahı Türkiye; tankların ve askerlerin sokaklara çıktığı, parlamentonun feshedildiği, siyasi partilerin kapatıldığı, sendika ve derneklerin faaliyetlerinin durdurulduğu bir döneme uyandı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, cezaevlerine konuldu. İdamlar gerçekleştirildi, gazeteler kapatıldı, kitap ve yayınlar yasaklandı. Üniversitelerden sendikalara, meslek örgütlerinden toplumsal muhalefete kadar örgütlenme kanalları ağır bir saldırıyla karşı karşıya kaldı.
Ancak 12 Eylül darbesi ile yalnızca hükümet devrilmedi; çalışma ilişkilerinden sendikal haklara, devletin kurumsal yapısından siyasal alanın sınırlarına kadar Türkiye’nin dengeleri yeniden kuruldu.
Siyaset bilimci İsmet Akça’ya göre 12 Eylül; 1970’lerin ortalarından itibaren derinleşen ekonomik, siyasal ve hegemonya krizlerine sermaye lehine verilen bir yanıttı.
"12 Eylül’ü yalnızca ordunun iktidar arayışı olarak görmek eksik"
Akça, “Liberal, sol liberal ve muhafazakâr anlatılar 12 Eylül’ü basitçe ordunun kendi iktidarını tesis etme arayışının bir sonucu olarak gördüler. Türkiye’deki otoriter siyasal rejimin tek kaynağının da ordu ve ilintili ‘vesayetçi’ bloğun kendi iktidar arayışı olduğunu ileri sürdüler. Böylelikle de hem 12 Eylül’ün hem süregiden otoriterliğin Türkiye’de neoliberal kapitalizmin ekonomik, siyasal ve ideolojik alanlardaki sınıfsal dinamikleriyle ilişkisini görünmez kıldılar” diyor.
Ümit Akçay | Fotoğraf: Kişisel arşiv
1970’lerin ortalarından itibaren dünya ve Türkiye kapitalizminin krize girdiğini belirten Akça, Şili, Uruguay ve Arjantin’deki askeri rejimlerin de yalnızca siyasal iktidar değişiklikleri olmadığını, ekonomi, devlet, toplum ve siyasal alanı yeniden yapılandırdığını söylüyor. Akça, 12 Eylül’ü de bu çerçevede “militarizm yoluyla neoliberalizmin tesisi” olarak tanımlıyor.
"Temel hedef işçi örgütlenmeleriydi"
12 Eylül’ün temel hedeflerinden birinin işçi sınıfının bağımsız toplumsal, sendikal ve siyasal örgütlenmeleri olduğunu belirten Akça; 24 Ocak kararlarının güçlü işçi sınıfı muhalefeti ve zayıf hükümet koşullarında uygulanamadığını hatırlatıyor.
Askeri rejimin 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ı ekonominin başına getirdiğini hatırlatan Akça, bunun önkoşulunun ise işçi sınıfının örgütlü gücünün dağıtılması olduğunu söylüyor.
Darbenin hedefinde özellikle DİSK ve devrimci sol hareketin bulunduğunu belirten Akça,
HAK-İŞ ve Türk-İş yönetimlerinin de darbe sonrasındaki tutumlarına dikkat çekiyor.
Ancak işçi sınıfının direnişlerinin sona ermediğini söyleyerek 1989 Bahar Eylemlerini, 2010 Tekel direnişini örnek veren Akça; neoliberal politikalarla güvencesizleştirilmiş ve örgütsüzleştirilmiş işçi sınıfının AKP rejiminin hareket alanını genişlettiğini ifade ediyor: “Yani bugün aslında AKP rejimini her şeyden ayakta tutan bu güvencesizleşmiş, dağınıklaştırılmış, örgütsüzleştirilmiş işçi sınıfı.”
"Sermaye örgütleri darbeyi açıkça destekledi"
TİSK, TÜSİAD ve TOBB dahil sermaye örgütlerinin darbeyi desteklediğini hatırlatan Akça; İSO Meclis Başkanı İbrahim Bodur’un benzer açıklamalarını ve Vehbi Koç’un Kenan Evren’e gönderdiği destek mektubunu hatırlatıyor.
1982 Anayasası ile devletin toplum ve birey karşısında üstün konuma getirildiğini belirten Akça, temel hak ve özgürlüklerin “milli güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlak” gibi gerekçelerle sınırlandırıldığını söylüyor. Yürütmenin güçlendirildiğini, yargı bağımsızlığının zayıflatıldığını, MGK’nin güçlendirildiğini, yüzde 10 seçim barajı ve YÖK gibi düzenlemelerle siyasal ve toplumsal alanın denetim altına alındığını belirtiyor.
"12 Eylül’ün kurduğu devlet formu süreklilik gösterdi"
Akça, 12 Eylül’le birlikte kurulan devlet formunu Nicos Poulantzas’ın kavramıyla “otoriter devletçilik” olarak tanımlıyor. Merkezinde işçi sınıfının siyasal alandan dışlanmasının, merkezileşmenin ve yürütmenin güçlendirilmesinin bulunduğu devlet formu Akça’ya göre 2013-15 dönemine kadar süreklilik gösterdi. 2013-15 sonrasında yeni bir kırılma yaşandığını dile getiren Akça, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında başlayan süreç, Kürt meselesinin yeniden militarizasyonu, fiili OHAL, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve sonrasındaki uygulamalarla yeni bir devlet biçiminin inşasına dönüştüğünü dile getiriyor.
Akça, bu süreci dünyadaki benzer gelişmelerle birlikte “yeni faşistleşme dalgası” içinde değerlendiriyor. “Bugün her şeyin müsebbibini 12 Eylül olarak göremeyiz” diyen Akça, bugünkü Türkiye’yi anlamak için AKP iktidarında ve Erdoğan’ın şahsi iktidarında somutlanan yeni devlet biçiminin nasıl kurulduğuna bakılması gerektiğini söylüyor.
İşkencenin tanığı Efe: ‘O sürecin etkileri hâlâ sürmekte’
12 Eylül’ün siyasal ve sınıfsal sonuçlarının yanı sıra ağır insan hakları ihlalleriyle hatırlanması gerektiğini belirten Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, darbe döneminin tanıklarından.
Ümit Efe | Fotoğraf: MA
20 yaşında tutuklanan, beş yıl cezaevinde kalan ve Gayrettepe Emniyetinde 90 gün gözaltında işkence gören Efe, yaklaşık 1 milyon kişinin işkenceden geçirildiğini belirtiyor: “90 gün ve üzeri gözaltı süreleri, ağır işkenceler... Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 271 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi ve 50 kişi idam edildi.
Efe, 12 Eylül’ün etkilerinin darbe yıllarıyla sınırlı kalmadığını, işkence ve cezasızlık politikalarının sonraki yıllarda da insan hakları pratiğine yansıdığını söylüyor. “Adeta işkencenin yüzü değişti” diyen Efe, sistematik işkencenin farklı dönemlerde biçim değiştirse de polis şiddetinin sokaklarda, işyerlerinde, okul önlerinde ve fabrikalarda sürdüğünü belirtiyor.
Kendi gözaltı sürecini de anlatan Efe, “Filistin askısıyla başlayan, öldürülme tehdidi, şok, falaka, tekerlek, lastik, her türlü ağır işkencenin uygulandığı” sistematik bir süreç yaşadıklarını ifade ediyor.
"Her şey yoktan var ediliyordu"
12 Eylül sonrasında tutuklanan ve yaklaşık bir buçuk yıl Metris Cezaevinde kalan Umide Aysu da darbenin kadınlar üzerindeki etkisini ve cezaevinde kurulan dayanışmayı anlatıyor.
Devrimci Kadınlar Derneğinin kurucularından olan Aysu, cezaevinde tek tip kıyafet uygulamasına karşı direnişlerin, açlık grevlerinin ve ölüm oruçlarının yaşandığını belirtiyor. Kadınların sloganlarla erkek tutuklulara destek vermesi üzerine kendilerine de görüş, havalandırma ve kitap yasakları getirildiğini söylüyor.
Cezaevinde kitap ve eğitim olanaklarının engellenmesine rağmen kadınların birbirlerine bildiklerini aktardığını belirten Aysu, “Her şey yoktan var ediliyordu” diyor. İngilizce ve İtalyanca bilenlerin diğer kadınlara dil öğrettiğini, örgü şişlerinin bile yokluk içinde üretildiğini anlatıyor.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et