Tezgâhın üstünde köfte, altında gelecek
‘Gelecek Bizimle’ kitabı, başka bir dünya tahayyülünün nasıl filizlenebildiğini anlatıyor. Merkezde Erdal Eren var; ama Sinan Suner ve Ercan Koca’yla birlikte.
Ayşegül Tözeren
Ankara’da bir köfte tezgâhı düşünün. Sıkıyönetimin sokağa, okula, eve kadar sokulduğu günler. Kömürün üstünde köfteler cızırdıyor, insanlar sıraya giriyor, ekmek arasını alıp gidiyor. Ama bazıları, sıra kendilerine geldiğinde tezgâhın altından uzatılan başka bir şeyi de alıyor: Bildiri, dergi, yayın. Gün sonunda kasada ne birikmişse ortak mücadeleye aktarılıyor.
Erdal Eren ve arkadaşlarının bulduğu yöntemlerden biri buydu.
C. Hakkı Zariç ile Kübra Yeter’in Gelecek Bizimle kitabını okurken aklıma en çok kazınan sahnelerden biri bu oldu. Çünkü kitabın yalnızca bir idamın ya da bir mahkeme dosyasının hikâyesi olmadığını daha baştan gösteriyor.
Hayatın en sıradan yerinden, bir köfte tezgâhının altından, başka bir dünya tahayyülünün nasıl filizlenebildiğini anlatıyor.
Merkezde Erdal Eren var; ama Sinan Suner ve Ercan Koca’yla birlikte. Yazarlar üç ismi yan yana getirirken niyetlerini açıkça ortaya koyuyor: Üç yaşamöyküsü üzerinden bir kuşağın nasıl politikleştiğini, nasıl yaşadığını ve hangi bedelleri ödediğini göstermek. Bu yüzden Gelecek Bizimle her şeyden önce bir hafıza kitabı.
Zaten hafızamızda mıh gibi kalan, büyük tarih anlatısının arasına sıkışmış o küçük hayat parçaları değil midir?
Erdal, Ankara’ya yalnızca mücadelenin içine karışmak için gelmiyor mesela. Resim yapmak istiyor. Yapı Meslek Lisesi’ni bilerek seçiyor; resim eğitimi alacağını sanıyor, karşısına teknik çizim çıkınca hayal kırıklığına uğruyor. Şebinkarahisar’da Halkevi’nde kitapla, tiyatroyla tanışmış bir çocuk. Ankara’da AST’ye gidiyor, Çağdaş Sahne’yi merak ediyor, arkadaşlarıyla Brecht konuşuyor.
Bir gün darağacına götürülecek çocuk, o şehre biraz da resim yapmak için gelmişti…
Kitabın belki de en büyük başarısı burada: Erdal Eren’i yeniden Erdal yapıyor.
Arkadaş çevresinde, örneğin, “profiterol” bir parola. Bazen gerçekten profiterol yemeye gidiyorlar. Bir gün Erdal “Sinemaya gidiyorum” deyince arkadaşı bunu yine bir kod sanıyor. Erdal gülüyor: Yok, hakikaten sinemaya gidiyor. Kuru fasulyeyi çok seviyor. Para yetmediğinde ceplerdekiler birleşiyor, sofradaki ekmek bile ortaklaşıyor.
Bunları küçük ayrıntılar olarak görmüyorum. Cunta bir insanı “sanık” hanesine yazdığında onun resim hevesini, sevdiği yemeği, kahkahasını, tiyatro merakını da görünmez kılıyor.
Sonra 2 Şubat 1980 geliyor. Sinan Suner’in öldürülmesini protesto eden gösteri ve inzibat eri Zekeriya Önge’nin ölümü.
Kitabın dava dosyalarıyla tanıklıkları yan yana getirdiği bölümler insanın içini acıtıyor. Resmî tutanakla olay yerindekilerin anlatımları birbirini tutmuyor. Erdal’dan önce askerlerin ateş edip etmediği davanın temel tartışmalarından biri. Balistik incelemede olay yerindeki mermilerin üç ayrı silahtan çıktığı belirtiliyor. Kurşunun seyriyle Erdal’ın bulunduğu yer arasında ciddi uyuşmazlıklar var. Buna rağmen talep edilen olay yeri keşfi yapılmıyor.
Soru artık “Kim ateş etti?”nin ötesine geçiyor.
Bir insan idam edilecekse kuşkuyu ortadan kaldıracak keşif neden yapılmaz? Tanıklar neden dinlenmez? Yaşı neden kesin biçimde araştırılmaz?
Erdal yakalandıktan sonra dövülüyor, işkence görüyor, ilk aşamalarda avukat yardımından yararlanamıyor. Kitap, bir ifadesinin elleri tutmadığı için eli tutularak imzalatıldığı yönündeki anlatımları da aktarıyor. Ardından yaş tespiti, keşif ve tanık talepleri sonuçsuz kalıyor.
Belki darağacı çoktan orada kurulmuştu.
13 Aralık 1980’de infaz edildiğinde geriye kalan o cümleyi hatırlayın: Yaşı tartışılan bir genç için “Asmayalım da besleyelim mi?” denebiliyorsa mesele artık bir dosyanın eksiklerinden ibaret değildir.
İdam edilecek, bütün bir toplumdu. İktidar, “Sınırı ben çizerim; kanıtı da, kuşkuyu da, yaşı da önemsemem” dediği anda, yaşamaya devam edeceklerin geleceğe ilişkin cesaretini de hedef alıyordu.
Gelecek Bizimle ise bunun tersinin de mümkün olduğunu gösteriyor: Hafıza, bu yok etme girişimini yarıda bırakabilir.
Sinan’ı, Erdal’ı, Ercan’ı yalnızca öldürüldükleri anla değil; okudukları kitaplarla, gittikleri tiyatrolarla, yaptıkları resimlerle, arkadaşlıklarıyla, yoksulluklarıyla ve dünyayı değiştirmek için buldukları o küçücük yöntemlerle hatırladığımız sürece…
Tezgâhın üstünde köfte vardı, altında dergiler.
Gelecek de belki tam oradaydı: hayatın sıradanlığıyla onu değiştirme inadının arasında bir yerde.
Kor Kitap,
Haz: Kübra Yeter-C. Hakkı Zariç,
288 sayfa
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et