'Ulm5' davasında maskesi düşen Almanya
İsrailli silah şirketine yönelik eylemde bulunan beş Filistin dayanışması eylemcisi, "toplum için tehdit oluşturan kişiler" olarak yargılanıyorlar. Ancak asıl suçlular cam kafesin ardında oturanlar değil.
'Ulm5' olarak anılan Filistin destekçileri.
Ayşegül Kandemir
Gözlerden uzakta, yüksek güvenlikli bir cezaevi kompleksinin içinde, “Ulm5” olarak anılan, İsrailli silah şirketine yönelik eylemde bulunan beş Filistin dayanışması eylemcisi, "suç örgütü" üyeliğiyle suçlanıyor ve "toplum için tehdit oluşturan kişiler" olarak yargılanıyorlar. Ancak asıl suçlular cam kafesin ardında oturanlar değil.
Geçmişleriyle yüzleşmiş olmak Almanya için büyük bir onur kaynağıdır. Kendilerini demokrasinin adeta bir öncüsü olarak sunarlar. Tıpkı Ulm5 davalarının yürütülüşüne yönelik eleştirilere yanıt veren Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in de belirttiği gibi: “Almanya’da hukuk devletine dayanan yasal süreçler işler.”[1] Bu, yalnızca siyasetçilerin dünyanın geri kalanına karşı üstünlük iddia etmek için kullandığı bir söylem değil; gündelik hayatımda karşılaştığım pek çok insanda da farkettiğim bir görüş. Sohbetlerde sık sık Türkiye’deki otoriter uygulamalara dair görüşlerim sorulur. Şaşkınlık içinde beni dinler, ne kadar korkunç, derler, burası çok farklı. Elbette bu, liberal merkezin tehlike çanlarını çalmaya başlatan aşırı sağcı parti AfD’nin yükselişinden önce, daha yaygındı. Ulm5 duruşmasında otururken, hâkim Kathrin Lauchstädt’in savunmanın her talebini reddedişini; Filistin halkının yaşamının ve kültürel mirasının akıl almaz ölçekteki yıkımına dair raporlar okunurken, savcıların ve hâkimlerin boş boş bilgisayarlarına bakışlarını izlerken o sohbetleri düşündüm. Filistin, liberal demokratik düzenin nasıl bir yanılsama olduğunu, Almanya gibi devletlerin egemen düzene meydan okunduğunda ne kadar hızla otoriter uygulamalara dönebileceğini gözler önüne serdi.
8 Eylül 2025’te beş eylemci, Elbit Systems’in Ulm’daki Almanya tesislerine yönelik bir eylem düzenledi. Üzerlerinde Palestine Action yazan kıyafetler giyen eylemciler mobilyalara ve ofis ekipmanlarına zarar verdiler, duvarlara yazılar yazdılar ve “Özgür Filistin” diye sloganlar attılar. Eylem sırasında kendilerini videoya kaydettiler, polis gelene kadar olay yerinde kaldılar, direnmeden gözaltına alınmayı kabul ettiler ve kimseye zarar vermediler. Eylemin amacı Gazze’de soykırım yapan İsrail ordusuna silah sağlayan Elbit Systems’in faaliyetlerini aksatmak, Ulm5’ten Vi’nin ifadesinde belirttiği gibi “belki bir kişinin ölümünün önlenebileceği” umuduydu.[2]
İsrail’in saldırılarıyla kârlanan şirket: Elbit Systems
Elbit Systems, İsrail’in en büyük özel silah ve güvenlik şirketi ve İsrail ordusunun başlıca tedarikçilerinden biri. Roketler, insansız hava araçları ve elektronik harp sistemleri de dâhil olmak üzere ürünleri Gazze, Lübnan, Yemen ve İran’a yönelik saldırılarda kullanıldı.[3] Şirket 2024’te 6,8 milyar dolar,[4] 2025’te ise 7,9 milyar dolar gelir açıkladı[5] ve hızla büyümeyi sürdürüyor. Yakın zaman önce Elbit Systems Almanya’nın başkan yardımcısı, ülkede üretilen silah çeşitlerini genişleterek yeni fabrikalar açacaklarını duyurdu.[6] Bu hamle yalnızca Almanya’nın İsrail’in askeri operasyonlarına dâhil oluşunu arttırmakla kalmayacak, aynı zamanda Avrupa’nın önde gelen askeri gücü olmak için hızla silahlanan Alman ordusuna da silah sağlayacak.
10 bin Filistin’le dayanışma soruşturması
Üç yıldır neredeyse her hafta, silah ambargosu, yaptırımlar, Alman devletinin bir soykırımı önleme yükümlülüğünü yerine getirmesi ve hükümlü savaş suçlularını tutuklaması için protestolar düzenleniyor, imzalar toplanıyor, devletin önde gelenlerine mektuplar yazılıyor. Almanya, ABD’nin ardından İsrail’e en çok silah ihraç eden ikinci ülke oldu. Ülke içinde ise Filistin dayanışma hareketini susturmak ve kriminalize etmek için bütün devlet aygıtları devreye sokuldu. Polis şiddeti, protesto yasakları, sansür, işten uzaklaştırmalar, medyada karalama kampanyaları, fon kesintileri ve daha nice baskı pratikleri katlanarak arttı.[7] Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında yalnızca Berlin’de “antisemitizm, terör, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve polise direnme” iddialarıyla yaklaşık 10 bin Filistin dayanışması bağlantılı polis soruşturması açıldı.[8] Özellikle Filistinli ve göçmen topluluklar ırkçı propagandanın hedefi hâline geldi, oturum ve vatandaşlık statülerine yönelik tehditlerle karşı karşıya bırakıldı. Ulm5’in eylemi, bu baskı ortamının tam da içinden doğdu.
Devletin yoluna çıkana madde 129
Bugün Berlin’de yaşayan beş eylemci, Daniel (İrlanda vatandaşı), Leandra (İspanya vatandaşı), Vi (Almanya vatandaşı), Crow ve Zo (Ingiltere vatandaşları) özel mülke izinsiz girme, mala zarar verme, anayasaya aykırı örgütlerin sembollerini kullanma ve en önemlisi Alman Ceza Kanunu’nun meşhur 129. maddesi uyarınca suç örgütü üyeliği suçlamalarıyla yargılanıyor. Bu son madde, hukuku ve adaleti askıya alan devlet mekanizmalarının önünü açan anahtar. Savcılığın eylemcilere kefalet hakkı tanımamasını, eylemcilerin toplum için tehdit oluşturduğu gerekçesiyle azami tutukluluk süresini uzatmasını ve mülke izinsiz girme suçlamasının izin vereceğinden çok daha uzun bir ceza talep etmesini mümkün kılan da bu madde. Devlet, yoluna çıkmaya cesaret eden herkese korku salabilmek için kurbanları cam kafeste sergiliyor.
Davanın 15. duruşmasına 14 Ağustos’ta izleyici olarak katıldım. Ben tam vardığımda Vi, bir polis aracıyla komplekse getiriliyordu. Kelepçeli bir şekilde barış işareti yapan silueti belli belirsiz parmaklıklı camın ardından görünüyordu. Binanın önünde toplanan insanlar araba geçerken coşkuyla tezahüratlar yapmaya başladı.
Eylemcilerin tutuklu yargılanmaya başlamasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Eylemciler Güney Almanya’nın farklı cezaevlerinde tek kişilik hücrelerde hapis tutuluyor, birkaçı günün 23 saatini hücrede geçirmek zorunda bırakılıyor ve ayda yalnızca bir saat ziyaret hakkı tanınıyor.[9]
Duruşmalar, Stuttgart’ın Stammheim semtindeki yüksek güvenlikli cezaevi kompleksinde görülüyor. Buranın Alman kolektif hafızasında, Batı Almanya hükümeti tarafından terör örgütü ilan edilen Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun 1970’lerdeki duruşmalarının yapıldığı mekan olarak özel bir yeri var. “Terör ve devlet güvenliği” davalarının çoğu burada görülüyor. Mekân seçimi elbette bir tesadüf değil. Bu, Ulm5’i ve Filistin dayanışma hareketini “kriminal ekstremist bir örgüt” olarak resmetmek için atılmış önemli fırça darbelerinden biri.
Binaya, silahlı tam teçhizatlı adliye memurları eşliğinde teker teker alındık. Kalem, kâğıt, telefon, anahtar, saat, su şişesi – kimliğimiz dışında hiçbir şeyin içeri alınmasına izin verilmedi. Diğer pek çok AB ülkesindeki hukuki standartların aksine Almanya, hakim izin vermediği sürece süreçlerin dijital, ses ya da görüntü kaydını kesin olarak yasaklıyor. Duruşmanın kelimesi kelimesine bir tutanağı tutulmuyor; resmî tutanağa neyin geçip neyin geçmeyeceğine duruşmaya başkanlık eden hâkim karar veriyor. Avukatlar bile sürecin ayrıntılarını hatırlamak için hızlı yazma ve hafıza becerilerine güvenmek zorunda. Bu uygulama, adil bir yargılama için şeffaflığı ve hesap verebilirliği neredeyse imkânsız hâle getiriyor.
Duruşma başlamadan önce, eylemciler elleri kelepçeli hâlde yerlerine götürülürken, bütün salon ayağa kalkmış, tezahüratlar yapıyor, alkışlıyordu. Mahkeme salonunun steril ve gergin havası, eylemcilerin yüzlerindeki kocaman gülümsemeleriyle kısa bir süreliğine yerini neşeye bıraktı. “Özgür Filistin” ve “Ulm5’e Özgürlük” sloganları salonu doldurdu. Eylemciler birbirleriyle, aileleriyle ve sevdikleriyle bakışıp öpücükler gönderiyordu. Hâkimler salona girdiğinde tezahüratlar ve alkış birden kesildi. Duruşma başkanı alkıştan hoşlanmıyormuş, geçmişte bir savunma avukatının konuşmasını alkışladıkları için tüm izleyicileri salondan çıkarmış.[10]
Yalnızca bu birkaç saat için her hafta yurt dışından gelmek zorunda kalan ailelerin sevdiklerini görme fırsatını kimse mahvetmek istemiyordu.
Eylemciler kalın bir cam duvarın ardında, avukatlarından ayrı oturtuldular. Yalnızca mikrofon ve kulaklıkla iletişim kurabiliyorlardı. Önceki duruşmalardan raporlara göre hem savunma hem de eylemciler, yargılamanın bu adaletsiz koşullarına ve tutukluluğun devamı kararına defalarca itiraz etti.[11] Bugünkü duruşma için de aynı itirazlar önceden yapılmıştı. Hâkim duruşmaya, tüm taleplere ilişkin kararlarla başladı. “Abgelehnt, abgelehnt, abgelehnt” – tek bir talep dahi kabul edilmedi. Bu, bu davada standart hâline gelmiş. İlerleyen saatlerde bir polis tanığın sorgulanması sırasında, Zo’nun avukatlarından Nina Oner yeniden söz istemek için düğmeye basınca kısa bir karışıklık yaşandı. Lauchstädt ne olduğunu sorunca Oner, sonucu şimdiden bildiği için itirazını hazırladığını söyledi. Hâkim de “Birbirimizi tanımaya başlıyoruz” diye karşılık verdi. Salonda hafif gülüşmeler oldu. Kısacık bir anda, mizah kılığında herkesin bildiği şey yüksek sesle söylenmiş oldu.
Tanık kürsüsünde, gözaltı sırasında orada bulunan bir polis memuru vardı. Eylemcilerden Zo’nun emniyet kemeri tokasına kelepçelenerek saatlerce iki büklüm oturmaya zorlandığını görmüş ve hiçbir şey yapmamış bir polis memuru. Hâkimler, savcılık ve polis ufak ayrıntılarla ilgileniyordu. Eylemciler e-posta hesabını ne zaman açtı? Ne zaman kapattı? Kimlerden e-posta aldılar? Kaç kez giriş yaptılar? Kimlere e-posta gönderdiler? Hesapta yalnızca bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda e-posta bulmuşlar ve tam içeriklerine ulaşamamışlar. Bu yüzden de paylaşılan bir linki, sosyal medya hesaplarıyla eşleşme maillerini ve Palestine Action’ın logo dosyasını suç unsuru olarak sundular. İlgilenmedikleri şey ise bu eylemin içinden doğduğu tarih ve bağlamdı. Filistin’de ne oluyor? Silahlar nerede kullanılıyor? Nasıl kullanılıyor?
Elbit Systems’in tarihi soykırımcı Telefunken
Leandra’nın avukatları Mathes Breuer ve Anna Busl, Elbit Systems’in tarihine dair akademik araştırma makalelerinden bölümler okudular ve araştırmacıları bilirkişi olarak davet etmek için başvurdular. Hâkimler Stammheim’ın sembolizmini seçtiyse, eylemciler de Elbit Systems’in Ulm’daki tesisinin sembolizmini seçmişti. Elbit Systems’in Almanya ayağı, Telefunken şirketinin satın alınması ve yeniden markalaştırılmasıyla kurulmuş. Telefunken, 1903’te ordu için teknolojiler geliştirmek ve Alman sömürgelerini genişletmek amacıyla kurulan bir telekomünikasyon şirketi.[12] Bugünkü Togo ve Namibya’da, Almanya’nın Güneybatı Afrika sömürgelerinde pek çok telsiz istasyonları inşa etmişler. Teknolojileri, Namibya’da Ovaherero ve Nama halklarına yönelik soykırımda önemli bir rol oynamış. Bu teknolojilerin sağladığı iletişim, Alman sömürgeci güçlerinin birliklerini çok uzak mesafelerden koordine etmesine imkân vermiş. Öyle ki, Namibya’daki soykırımın yürütülmesinde liderlik yapan General Lothar von Trotha Telefunken’in sağladığı ürünlere dair şu sözleri sarfetmiş: “Muhabere taburu olmasaydı operasyonları hiç yürütemezdim, telsiz taburu olmasaydı da ancak büyük güçlüklerle yürütebilirdim.”[13] Telefunken’in savaş suçlarına katkıları ilerleyen zamanlarda da devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 1400 Polonyalı kadın Ulm’e sürgün edilerek Telefunken’de zorla çalıştırılmış.[14] Ovaherero ve Nama soykırımının görmezden gelinen tarihini tam da bu mekânda dinlemek ve tüm devlet görevlilerinin bunu ifadesiz yüzlerle dinleyişini izlemek tarihî bir andı. Savunma bu bilgileri, savcılığın eylemi antisemitizm ile suçlamalarına karşı sundu. Elbit Systems’in yalnızca Ovaherero ve Nama soykırımıyla değil, Nazi rejiminin eylemleriyle de tarihsel bir devamlılığın parçası olduğunu gösterdi. Savcı Stengel ise davayla ilgisiz olduklarını öne sürerek talebi savuşturdu.
Bunun ardından, saat 15.00 civarında hakim günün duruşmasını sonlandırdı. Hukukçu bir gözlemci arkadaş bunun, o günkü duruşmanın normalden erken sona erdirilmesi olduğundan bahsetti. Bitiş saati kadar sıradan bir ayrıntı bile, eylemcileri tutuklu tutmak, savunma ekibinin, ailelerin ve destekçilerin gündelik hayatını aksatmak için davanın aylara yayılmasını meşrulaştıran bir taktiğe dönüşmüş.
Maskesi düşen hukuk
Duruşma salonundan çıkarken ne şaşkınlık ne de şok hissettiğimi fark ettim. Gazze’deki soykırıma karşı ses çıkarmaya cesaret eden herkese yönelik yoğun baskıya ve telefonlarımızdan her gün izlediğimiz (ve izlemeye devam ettiğimiz) dehşeti meşrulaştıran siyasetçilere ve medyanın gerçeği çarpıtmasına bu kadar tanık olmuşken, başka bir şeyi beklemem garip olurdu. Yine de bu duruşmaları izlemek, bizi koruduğunu sandığımız hukuk sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunun bir hatırlatıcısıydı. Maskesini hızla düşüren ve geride bıraktığını iddia ettiği militarist geçmişine dönen bir Avrupa’nın hatırlatıcısıydı. Bu davalar, bir zamanlar işleyen bir hukuk düzeninin bugünkü başarısızlıkları değil. Bu davalar, zaten asıl amacı baskı, sömürü ve sürgün üzerine kurulu sömürgeci bir sistemin mevcut koşullarını korumak olan bir hukuk düzeninin gerçek yüzü.
Stammheim: Almanya’nın arka bahçesi
Beni asıl şaşırtan, pek çok insanın bu davalardan habersiz oluşuydu. Ulm5 davalarını duyup duymadıklarını komşularıma, arkadaşlarıma sordum: “Hayır, o da ne?” Stammheim’ın Almanya’nın bir arka bahçesi olduğunu fark ettim. Bakanlara, düzene meydan okumaya cüret ederlerse başlarına gelecekleri hatırlatan korku dalgaları yaymaya yetiyor. Ama bakmayanlar, yalnızca bir evin güzel, düzenli cephesini görüyor.
Duruşmadan sonra binanın önünde herkes hararetli sohbetler ediyordu. Az önce tanık olduklarımızı yeniden kurmak için hafızalarımızı bir araya getiriyorduk. Davalar, Almanya’nın dört bir yanından ortak mücadelesi olan insanları bir araya getirmişti. Yeni bağlar kuruluyor, insanlar birbirleriyle hikâyelerini, başka bir gelecek hayallerini paylaşıyordu. Ulm5 eylemcilerinin arkadaşlarından biri, “Bir gün özgür bir Filistin’de birlikte çay içeceğiz” diye hayal kurduklarından bahsetti. Bunca insanın birbirine yalnızca sevgi ve şefkatle yaklaştığını gördüğümde, Alman devletinin neden bu kadar korktuğunu çok daha iyi anladım.
Bu izlenim yazısı, kısıtlamalar nedeniyle ancak duruşmadan sonra tutabildiğim notlara ve hafızamdaki boşlukları doldurmama yardım eden diğer gözlemcilerin desteğine dayanıyor. Alıntılar hafızadan yeniden kurulmuştur ve birebir aynı olmayabilir.
Dipnotlar:
- ^ bit.ly/4yfDHK9
- ^ bit.ly/4yDE3uz
- ^ bit.ly/4cTBGuY
- ^ bit.ly/4yaBSOK
- ^ bit.ly/4zVgQoY
- ^ bit.ly/4qRnybx
- ^ bit.ly/465Cedr
- ^ Burger, Jörg. 2025. “Pro-Palästina-Demos: ‘Die hassen uns.’” Die Zeit, August 6. 33/2025 ed. bit.ly/3SQrMDF
- ^ Monroy, Matthias. n.d. “Vorverurteilt wegen Sabotage: Harte Repression gegen »Ulm 5«.” nd-aktuell.de. Accessed August 28, 2026. bit.ly/4gLddJz
- ^ Schredle, Minh. 2026. “Prozess gegen Ulm 5: Stammheimer Schmierentheater.” KONTEXT:Wochenzeitung, May 13. bit.ly/4x7Xbj3
- ^ Scheytt, Judith. n.d. “»Ulm 5«-Prozess: Weitere ungehörte Anträge und wunde Handgelenke.” nd-aktuell.de. Accessed August 28, 2026. bit.ly/4x9hOeO
- ^ Friedewald, Michael. 2001. "Funkentelegrafie und deutsche Kolonien: Technik als Mittel imperialistischer Politik." Paper presented at the Jahrestagung der Georg-Agricola-Gesellschaft, Munich, September 8. bit.ly/3Utc1Db
- ^ Katalin Krasznahorkai, Kati Simon, and Dieter Daniels, eds., Signale der Macht. Nauen, Kamina, Windhoek / Signals of Power (exhibition catalogue) ([Potsdam]: Brandenburg Museum für Zukunft, Gegenwart und Geschichte, 2025), 33–34.
- ^ Steger, Florian, and Marcin Orzechowski. 2020. "Experiences of Polish Forced Laborers from Łódź Employed for Telefunken in Ulm in Years 1944–1945 with Consideration of Medical Care." Acta Universitatis Lodziensis. Folia Philosophica. Ethica-Aesthetica-Practica, no. 37: 19–33. bit.ly/3UBSmAT
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et