Geçmişin ‘güvenli’ sularında boğulmak: Sinemada ‘yeni’ ve ‘devamın’ çatışması
Dev stüdyoların risksiz kâr formülleri ile izleyicinin nostalji sığınağı birleşince sinema, yeni tahayyüller üretmek yerine geçmişin vitrinini parlatıyor. Peki, geleceğin hikayeleri ne olacak?
Şeytan Marka Giyer filminden bir sahne
Ahmed Ziya Aydın
Yıllar önce televizyonda ya da sinema salonunda Şeytan Marka Giyer’i (The Devil Wears Prada) ilk izlediğimiz anı hatırlayalım. Miranda Priestly’nin o meşhur soğuk bakışları, Runway dergisinin koridorlarındaki o telaşlı koşturmaca, Andy’nin bir taraftan kendi olmaya çalışırken bir taraftan da moda dünyasının kaosuna ayak uydurma çabaları... Birçoğumuz için tekrar tekrar dönüp izlenen, replikleri ezberlenen bir “konfor alanı” işiydi o film.
Yıllar geçti, bizler büyüdük, akademik, ekonomik kaygılarının ortasında bugüne vardık. Sonra Şeytan Marka Giyer 2 filminin geldiğini öğrendik. Yanına Karayip Korsanları’nın bitmeyen devam filmi söylentilerini, Moana’nın canlı aksiyon (live-action) uyarlamasını ya da sırada bekleyen Rapunzel projelerini ekleyin...
Peki, yıllar sonra o devam filmine gittiğimizde ya da çizgi filmlerin kanlı canlı “yeniden çevrimleri” önümüze konduğunda neden o ilk hissi bir türlü yakalayamıyoruz? Sinema neden yeni şeyler üretmek yerine sürekli geçmişi ısıtıp önümüze sürüyor ve biz neden yeni bir hikaye keşfetmek yerine aşina olduğumuz eskilere sığınmayı daha huzurlu buluyoruz?
Devlerin garantili formülü
Meselenin ilk boyutu elbette sinemanın geçirdiği değişimle ilgili. Bugün sinema ve dijital yayın dünyası, birkaç dev stüdyonun tekelinde. Yüz milyonlarca dolarlık devasa bütçelerin döndüğü bu düzende stüdyolar sanatsal bir maceraya atılmak veya yeni bir dünya kurmak istemiyor. Çünkü tamamen özgün bir senaryo, tanınmayan karakterler ve bilinmeyen bir evren, yapımcı için “büyük bir finansal risk” anlamına geliyor.
Oysa denenmiş, tutmuş, gişede karşılığı alınmış işler var. Karayip Korsanları dediğinizde Jack Sparrow’un adımları seyircinin zihninde hemen beliriyor. Moana ya da Rapunzel gibi animasyonları canlı aksiyona çevirmek, sıfırdan bir peri masalı yazmaktan çok daha az maliyetli ve “garantili” bir yatırım. Sektör, yeni bir kült yaratmanın sancısına katlanmak yerine, geçmişte kitleleri birleştirmiş hazır markaları cilalayıp yeniden servis ediyor. Böylece sinema, hayal gücünü zorlayan bir sanat olmaktan çıkıp algoritmalarla yönetilen risksiz bir tüketim nesnesine dönüşüyor.
Aşina olanın huzuru: Neden eskiye sığınıyoruz?
Fakat bu tablo yalnızca stüdyoların kâr hırsıyla açıklanamaz. Bugün yeni çıkan bir filmi ya da diziyi açıp izlemek bile bazen bir yük gibi geliyor. “Acaba sevecek miyim?”, “Zamanıma değecek mi?”, “Nasıl bitecek?” gibi belirsizliklerin yerine; zaten bildiğimiz, karakterlerini tanıdığımız, sonunun nereye varacağını tahmin ettiğimiz eski yapımları açmak çok daha büyük bir huzur veriyor.
Çünkü nostalji, sadece eski günleri hatırlamak değil; bugünün karmaşık, hızlı ve tekinsiz dünyasında güvenli bir sığınağa çekilmektir. 2000’lerin başındaki o yapımlara dönerken aslında aradığımız şey salt filmin kalitesi değil; akıllı telefonların hayatımızı bölmediği, geleceğe dair kaygıların bugünkü kadar boğucu olmadığı bir dönemin hissi. Eski filmleri izlerken hissettiğimiz o “doğallık”, aslında o dönemin dünyasına duyduğumuz özlemin bir yanılsaması.
Geçmişe hapsolmanın bedeli
Asıl tehlike ise tam bu noktada başlıyor. Sürekli geçmişe sığınmak, nostaljiyi bir yaşam ve tüketim biçimi haline getirmek, ister istemez geleceğe bakmamızı ve yeni tahayyüller kurmamızı engelliyor.
Geleceğin belirsiz, kaygı verici ve tekinsiz göründüğü bir çağda, şimdiki zamanın sorumluluğundan kaçmanın en kolay yolu geçmişi kusurlarından arındırıp donmuş bir konfor alanına dönüştürmektir. Mark Fisher’ın Kapitalist Gerçekçilik kitabında andığı meşhur tespiti hatırlarsak; “Dünyanın sonunu düşünmek, kapitalizmin sonunu düşünmekten daha kolay” hale gelmiştir. Geleceğin başka türlü olabileceğine, daha adil ya da yeni bir dünyanın kurulabileceğine dair inanç yitirildikçe tahayyül de tıkanır. Ancak kendimizi bu nostalji kozasına hapsettiğimizde, ileriye doğru adım atacak kültürel ve düşünsel motivasyonu da kaybediyoruz. Yeni senaryolar, projeler, biçimler, yeni bir dünya düşünmemiz bile zora girebiliyor.
Devam filmleri ve yeniden çevrimler tam da bu yüzden bizi tatmin etmiyor. Çünkü eski bir karakteri alıp bugünün steril ve mekanik dünyasına yerleştirmek, o dönemin sahiciliğini geri getirmeye yetmiyor. Ne Şeytan Marka Giyer 2 bizi o eski günlerimize döndürebilir ne de yeni bir Karayip Korsanları bize ilk heyecanımızı geri verebilir. Sonuçta elimizde kalan; ambalajı tanıdık ama içi boşaltılmış, ruhsuz birer tüketim nesnesi oluyor.
Yeni bir sinemayı düşünmek
Eski filmlerin verdiği huzur anlaşılabilir. Ancak sinemaya bakış açımız, geçmişin “huzuruna” sıkışıp kalmanın bir aracı olmaktan öte, yaşadığımız sıkıntıları aşmanın yollarını arayıp öğreneceğimiz bir külliyat olarak görmek. Eski formüllere sıkışıp kalmak yerine, yeni bir sinemayı da düşünmek.
Bugün sinemanın kurtuluşu; yirmi yıl önceki gişe başarılarını zorlama devam filmleriyle sömürmekte değil, içinde bulunduğumuz dönemin çelişkilerini, gerçek kaygılarını ve yeni umutlarını anlatacak cesur hikayeler üretmekte yatıyor. Biz izleyiciler olarak tanıdık olanın konforuna teslim olmayı bırakıp yeniye ve bilinmeyene alan açmadıkça; sinema da geçmişin vitrinini parlatıp önümüze sürmeye, biz de geçmişe hapsolmuş birer seyirci olarak kalmaya devam edebiliriz.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et