17.08.2026 00:07

Lübnanlı Yazar ve Çevirmen Alain Alameddine ile Lübnan-İsrail müzakereleri üzerine: ‘Hırsıza evimizin anahtarını veriyoruz’

Lübnan’ın İsrail ile müzakere sürecini ve Lübnan siyasetinin yapısal sorunlarını Lübnanlı Yazar ve Çevirmen Alain Alameddine ile konuştuk. 

Lübnanlı Yazar ve Çevirmen Alain Alameddine ile Lübnan-İsrail müzakereleri üzerine: ‘Hırsıza evimizin anahtarını veriyoruz’

Fotoğraf: AA

Elif Görgü


Lübnan, İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’da hedef aldığı ülkelerden biri. İsrail, ülkenin güney bölgesini hâlâ işgal altında tutuyor, evleri yıkıyor, köyleri geri dönülemez hale getiriyor. Öte yandan Lübnan yönetimi, ABD ile iş birliği halinde, ülkenin İsrail işgaliyle savaşan tek silahlı gücü Hizbullah’ı silahsızlandırmak üzere İsrail ile müzakereler yürütüyor. Müzakere süreci İsrail saldırılarını durdurmuş da değil. İsrail ordusu özellikle güneyde saldırılarını sürdürüyor. Son olarak cumartesi günü İsrail uçakları çeşitli bölgeleri bombaladı ve en az 11 Lübnanlı daha katledildi. Bu sayı, İsrail’in yeniden yoğun saldırılarına başladığı 2 Mart’tan bu yana hayatını kaybeden 4 bin 335 Lübnanlıya eklendi.

Lübnan’ın İsrail ile müzakere sürecini ve Lübnan siyasetinin yapısal sorunlarını Lübnanlı Yazar ve Çevirmen Alain Alameddine ile konuştuk. 
“Tek Demokratik Devlet Girişimi”nde koordinatör olarak görev yapan ve Lübnan’daki “Devletteki Yurttaşlar” (MMFD) hareketinin de bir destekçisi olduğunu belirten Alameddine, İsrail’in Lübnan’dan çekilmesinin şarta bağlanmasının kabul edilemez olduğunu vurgularken, “Bana göre iki sorun var. Birincisi işgal, ikincisi ise işgali onaylayan ve meşrulaştıran hükümet” dedi.  Lübnan’ın mezhepçi siyasi düzeninin bugün gelinen noktanın zeminini oluşturduğuna da dikkat çeken Alameddine, “İsrail’in Lübnan’a karşı en güçlü silahı bombalar değil, kimliktir. Hırsıza evimizin anahtarını veriyoruz, sonra da ‘Hırsız nasıl girdi?’ diye ağlıyoruz” yorumunda bulundu. 

Alain Alameddine

Alain Alameddine

Lübnan’da devlet isim olarak var, güç mezhep liderlerinin elinde

Kısa bir süre önce Lübnan’dan ayrıldınız. Ülkeden ayrılmadan önce genel olarak durum nasıldı? 

Lübnan, üç yıldır çeşitli şiddet düzeylerinde bir savaşın içinde. İsrail işgali altındaki Güney Lübnan’da her gün yıkım yaşanıyor ve haftada birkaç kez insanlar öldürülüyor. İç göç, zorunlu göç var. Tamamen yıkılmış 40 köy var. Bu köylerde artık hiç kimse kalmadı. Henüz tamamen yıkılmamış ancak sakinlerinin terk ettiği birçok köy de var. Göç edenlerin sayısı yüz binleri buluyor. Savaş nedeniyle göçenler, gittikleri yerlerde “Bizim bölgemize gelen Şiiler, Hristiyanlar, Sünniler ya da Dürziler” olarak görülüyorlar. Hatta bazıları “demografik değişim” ifadesini kullanmaya başladı, sanki göçenler “farklı bir türmüş gibi... 
İsrail’in saldırıları ve işgali Lübnan’daki siyaseti nasıl yeniden şekillendirdi? Yani, bence Lübnan’daki orijinal siyasi durumu belirtmek önemli: Burada “devlet” denen bir şey isim olarak var. İsim olarak bir devlet, bir parlamento, yargı, yasalar vb. var. Ancak pratikte gerçek güç, mezhep liderleri olan eski savaş ağalarının, iç savaşın liderlerinin elinde. Dolayısıyla kararlar hükümet düzeyinde değil aslında mezhep ve lider düzeyinde alınıyor.

Ve hükümet sadece bir paravan. Eğer mezhep liderleri bir konuda anlaşırlarsa, temsilcileri de bunu onaylamak için oy kullanır. Bazen oy bile kullanılmaz. İşte Lübnan’da durum budur. Örnek vermek gerekirse, İsrail ile müzakerelere bakalım. Birkaç yıl önce Lübnan ile İsrail arasındaki sınır konusunda müzakereler yaptık ve bu müzakereler dışişleri bakanıyla değil, parlamento başkanıyla yürütüldü. Yani devlet açısından bakıldığında, bunu yapması gereken kişi parlamento başkanı değil, ancak o da bir mezhep lideri. Dolayısıyla asıl güç, asıl otorite mezheplerde.

Dolayısıyla, ülkedeki durum mezhepler arasında gerginliklere yol açıyor; zira onlar bunu, İsrail’in tüm topluma karşı savaş açması olarak değil, Şiilerin İsrail’e karşı savaş başlatması olarak görüyorlar.

‘İsrail’in çekilmesinin şarta bağlanması kabul edilemez’

Lübnan’ın yeni hükümeti, İsrail ile bazı müzakereler yürütüyor. Şu ana kadar yedi toplantı yapıldı. Bu müzakerelerin içeriği ve gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz? 
İsrail ile müzakere etme kavramı, bana göre, kendi başına sorun teşkil etmiyor. Zira düşmanlarla bile müzakere edilir. Lübnanlı partilerin ve vatandaşların çoğunun da bu kavramla bir sorunu olmadığını düşünüyorum. Ancak asıl soru şu: Ne hakkında müzakere ediyoruz? Şartlar nelerdir? Bana göre müzakerelerin amacı İsrail ile ilişkileri normalleştirmek ve onu meşru bir ülke olarak kabul etmek değil, İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini ve esirlerin serbest bırakılmasını sağlamak için bir ateşkesin sağlanması olmalı. Sorun şu ki, Lübnan halkına neyin müzakere edileceği önceden açıklanmadı. Sonuç olarak, üzerinde mutabık kalınan anlaşma -buna çerçeve anlaşması deniyor- kabul edildi.

Kabul edilemez birkaç şart var. Bunlardan biri, İsrail’in geri çekilmesinin şartlı olması. Bu, iki koşula bağlanıyor. Birincisi, Lübnan’ın Hizbullah’ı silahsızlandırması gerekiyor. İkincisi ise, İsrail’in kabul edeceği bir güvenlik anlaşması yapılması isteniyor. Her ikisi de sorunlu, çünkü geri çekilme şartlı olamaz. Lübnanlılar olarak Hizbullah’ı silahsızlandırmak istersek, bu Lübnan’ın iç meselesidir. Bu İsrail’in bir şartı olamaz. Dolayısıyla bana göre iki sorun var. Birincisi işgal, ikincisi ise işgali onaylayan ve meşrulaştıran hükümet.

İsrail’e ‘Sizin Hizbullah’la savaşmanıza gerek yok, biz yaparız’ deniyor

Bir başka sorun da Lübnan ordusu ile Hizbullah arasında bir çatışma yaratılması. Bugün Lübnan ordusu Katar ve İsrail tarafından finanse ediliyor. Halbuki Lübnan’ın kendi kaynaklarından, bankacılardan alınan paradan ve vergilerden finanse edilmeli. Bu hiçbir zaman yapılmadı. Bana göre, artık Hizbullah’a ihtiyaç duymayacak şekilde ordunun kapasitesi güçlendirilmeli. Ve Hizbullah’ı bunu kabul etmeye zorlamak da dahil olmak üzere, ilerlememiz gereken yön budur. Ancak bu, Lübnan ordusu ile Hizbullah arasında bir çatışma yaratmakla olmaz. Çerçeve anlaşmasında Lübnan, Hizbullah’la yüzleşmeyi kabul ediyor. Yani kısacası İsrail’e şunu söylüyoruz: “Hizbullah’la savaşmanıza gerek yok, biz sizin yerinize savaşacağız.” Dolayısıyla bu korkunç bir anlaşma.

Tamamen kabul edilemez olan üçüncü bir nokta da, Lübnan’ın uluslararası siyasi arenada İsrail’e karşı savaşmamayı kabul etmesi. Lübnan’ın egemenliği nerede? Ve “Size karşı hiçbir araç kullanmayacağız” diyorsak, İsrail’in nasıl geri çekilmesini bekleyebiliriz? Yani anlaşmada esasen İsrail’e şunu söylüyoruz: “Sizinle savaşmak için silahlarımızı kullanmayacağız, sizi hukuki olarak yargılamayacağız, uluslararası ilişkilerimizi kullanmayacağız. Yani size karşı hiçbir araç kullanmayacağız. Ama kabul ederseniz, lütfen geri çekilin.”

Süreç 2001’de Lübnan’ın İsrail’i bir devlet olarak tanımasıyla başladı

Peki Lübnan hükümeti neden bu yolu seçti? Neden bu sorunlu konuları İsrail ile bu şekilde müzakere etmeyi ve İsrail ile Amerika’nın şartlarını kabul etmeyi tercih etti?

Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce, bu yeni bir durum değil. Bu, eski bir gidişatın yeni bir aşaması. Örneğin, 1948’de Filistin’de koloni kurulduğundan beri, İsrail defalarca Lübnan’ı işgal etmek ve Lübnan’da kimlik temelli bir iç savaş çıkarmak istediğini söylemiştir. 1948’den önce, yani koloniyi kurmadan önce bile Dünya Siyonist Örgütü “Güney Lübnan’ı ya da Lübnan’ın tamamını istiyoruz ve orada iç savaş çıkarmak istiyoruz” derdi. Ancak Lübnan, kendisini tehdit eden birine karşı hiçbir zaman sessiz kalmamıştı. ’70’ler, ’80’ler ve ’90’larda Lübnan işgal edildiğinde bile Lübnan direndi, farklı gruplar direndi. Beyrut’u ve Güney Lübnan’ın neredeyse tamamını kurtardık. Bu durum 2000 yılına kadar sürdü. 2001’de Lübnan, İsrail’i meşru bir devlet olarak tanımaya hazır olduğunu açıkladı. Gördüğünüz gibi bu eski bir süreç. Bu hükümetle birlikte ortaya çıkan yeni bir durum değil.

2006 yılında, Lübnan direnişi İsrail’e karşı bir başka askeri zafer daha kazandı. Ancak Lübnan’ın kabul ettiği BM kararları da İsrail’in lehineydi. Dolayısıyla askeri zaferler ve siyasi yenilgiler söz konusu. O zamandan beri Lübnan, İsrail’in yararına olan bir dizi politika izledi. Bu bir yenilgi durumudur. Lübnan’da zorunlu askerlik vardı. Biz bunu kaldırdık. İsrail’i bir düşman olarak ciddiye alıyorsak, kendimizi savunabilmeliyiz. Bunu askerliği sevdiğim için değil, ortada gerçek ve acımasız bir düşman olduğu için söylüyorum. Ayrıca Lübnan’ı zayıflatan politikalar izlendi. Örneğin, üretken bir ekonomimiz yok ve genç iş gücümüzün çoğu Lübnan dışında. Yani bu, herhangi bir düşmanla yüzleşebilecek bir kapasite oluşturmuyor. Lübnan’da eğitimde hâlâ sömürge dönemi müfredatı kullanılıyor. Lübnan müfredatı var ve bir de İsrail’in meşru bir devlet olduğunu söyleyen Fransız müfredatı var. Neden bunu kabul ediyoruz?

Seçenekler ‘Ya soykırım ya normalleşme’ olamaz

Bu nedenle Lübnan’ı zayıflatmayacak birçok politika benimsedik. Her şeyden önce, bir düşman, üstelik güçlü bir düşman olduğunda, toplumun bölünmesi normaldir. Yani şimdi biri gelip bize saldırırsa, belki siz savaşırsınız, ben kaçarım. Bu normal olabilir. Dolayısıyla, Gazze’de soykırım yapmış ve soykırımı sürdüren birinin karşısında, tepkilerden biri -bunun iyi bir tepki olduğunu söylemiyorum, ahlaki bir yargıda bulunmuyorum, ama bu doğal bir tepki- şudur: “Tamam, onlar bu kadar güçlü, hadi barış içinde yaşayalım; eğer şartlar dayatmak istiyorlarsa, kabul edelim, bu soykırımdan iyidir.” Ama ben sadece iki seçenek olduğu fikrine, yani “ya soykırım ya normalleşme” fikrine katılmıyorum.

Bir başka neden ise kapitalizm. Lübnan’da, çoğu sömürgeleştirilmiş ülkede de olduğu gibi, kapitalistlerimiz yerel üretime dayanmazlar, başka ülkelerin üretimini yeniden satarlar. Örneğin, Lübnan’da giydiğim kıyafetler Türkiye’den satın alınmıştır. Arabalarımız Japon, telefonlarımız Kore malı vb. giysilerimiz de Türk malı. Lübnanlı kapitalistler için bir fabrika kurup bunun getireceği tüm sorunlarla uğraşmaktansa, mal alıp yeniden satmak daha az riskli. Dolayısıyla Lübnan’da kapitalist sınıf, iyi uluslararası ilişkilere güvenir ve egemenliği umursamıyor. Onlar sadece kâr elde etmeyi önemsiyorlar ve onlara göre direnmemek ve durumu normalleştirmek daha iyi. Bu daha istikrarlı ve onlar için daha fazla yabancı sermaye anlamına geliyor.

Bu hükümette 24 bakan var, 11’i bankacı, neredeyse yarısı. Ve Sehnaoui adındaki kilit bankacılardan biri de müzakerelerde yer alıyor. Bir ABD’li yetkili onu “Hristiyan siyonist” olarak nitelendirmişti. Hıristiyan olup olmadığını bilmiyorum ama siyonist olduğu kesin. İşte bunlar, toplumun bu konuda bölünmesinin bir dizi nedeni.

‘Lübnan’da iç savaşın nedenleri hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı’

Hükümet silahsızlandırma girişiminde bulunursa Lübnan’da yeni bir iç savaş çıkmasından korkuyor musunuz? Hizbullah, şu anda Lübnan’daki tek direniş gücü gibi görünüyor ve ülkede bir sosyal tabana da sahip... 

Bir iç savaş çıkmasından korkuyor muyum? Evet. Lübnan’da zaten iki iç savaş yaşadık ve iç savaşın nedenlerini hiçbir zaman ortadan kaldırmadık. İç savaşlar kendiliğinden çıkmaz. Yabancı güçler ya da yerel güçler tarafından kışkırtılırlar.

Bir örnek vereceğim. Toplumu birleştiren mekanlardan biri üniversitedir. Arapçada bir araya getiren anlamında “camia”dır. Devlet üniversitesi toplum için çok iyi bir şey olabilir çünkü insanlar orada bir araya gelir. Genellikle bir kasabanın tek bir dine ait olduğu kırsal kesimlerden gelen insanlar, oradaki “camia”da bir araya gelirler ve birbirleriyle tanışırlar, birbirlerine alışırlar. Sosyal, siyasi tartışmalar yaparlar, aşık olurlar, evlenirler. Peki ne oldu? İç savaş sırasında üniversiteyi dağıttılar. Örneğin, Hristiyanlara hukuk fakültesi, Müslümanlara mühendislik fakültesi gibi; bu da avukatların çoğunun Hristiyan, mühendislerin çoğunun Müslüman olmasını yarattı. Dolayısıyla avukatlar birliği çoğunlukla Hristiyan, mühendisler birliği ise çoğunlukla Müslüman. Birlik başkanlığı da bir seferinde Hristiyan, bir seferinde Müslüman oluyor ki bu korkunç bir durum. Yani bu, sendikaların siyasetten arındırılmasının yeni bir aşaması. Bu durumu hiç değiştirmedik.

Dolayısıyla iç savaşın kökü her zaman orada. Ve İsrail söz konusu olduğunda durum daha da kötüleşiyor. İsrail’in Lübnan’a karşı en güçlü silahı bombalar değil, kimliktir; kimliği siyasallaştırmak ve silah olarak kullanır.

‘Hırsıza evimizin anahtarını biz verdik’

Örneğin Netanyahu, 2024 yılında Lübnan halkına hitap ettiği bir konuşma yaptı. “Lübnan’ın sevgili Hristiyanları, Sünnileri, Şiileri ve Dürzileri” dedi. Yani bize kategoriler olarak hitap etti. Birkaç ay önce de “Lübnan’daki pek çok insanın benden Hizbullah’ı silahsızlandırmamı ve Lübnan’ı Hizbullah’tan kurtarmamı istiyor. Pek çok Hristiyan, Yahudi, Sünni ve hatta pek çok Şii benden bunu yapmamı istediğini söyledi” dedi. Yani bizi, kendimizi mezhepler olarak görmeye alıştırıyor.

Gerçekten de Hizbullah da dahil liderler mezhepçi liderlerdir. Yani düşmanın oyununa alet oluyoruz. Hırsıza evimizin anahtarını veriyoruz, sonra da “Hırsız nasıl girdi?” diye ağlıyoruz. Anahtarı biz verdik.

İsrail ile anlaşmaya karşı çıkanlar da bu düzenin devamını destekliyor

Lübnan’ın bu gidişatını değiştirebilecek herhangi bir toplumsal hareket ya da hareketlilik görüyor musunuz? 

Toplumsal hareketler var, ama hayır, maalesef bir şey değiştirebilecek durumda değiller. Örneğin, benim eleştirdiğim çerçeve anlaşmasını reddeden birkaç mezhepçi parti vardı. Ancak bu partilerin hepsi hükümette temsil ediliyor. Geri çekilmediler. Bu hükümetin görev süresinin altı ay önce sona ermesi gerekiyordu ve bu kanunen böyleydi. Hem hükümetin hem de parlamentonun görev süresi dolmuştu. Ve yeni bir parlamento ve dolayısıyla otomatik olarak yeni bir hükümetin kurulacağı seçimler yapılması gerekiyordu. Çerçeve anlaşmasını kabul edilemez olarak eleştirenler de aynı güçlerdir. Hatta İsrail’e karşı başlıca savaşçı olan Hizbullah bile. Hizbullah da, hükümetin bir parçası. Eğer seçimler yapılmış olsaydı hükümet bu anlaşmayı imzalayamazdı. Ancak onlar seçim yapmadan parlamentoyu yenilemeyi tercih ettiler. Bu da hükümeti otomatik olarak yeniden göreve getirdi.

Lübnan’da desteklediğim parti, yani “Devletteki Yurttaşlar” (MMFD), atılması gereken birkaç adım önerdi. Bu, Hizbullah’a ve diğer liderlere hitaben yazılmış bir açık mektupta yer aldı. “Eğer İran’ı bir model olarak görüyorsanız, İran bir devlet olabildiği için kararlı durabildi” dediler. İran’ın bir ekonomisi var, sosyal yapısı var. İran hakkında eleştirilecek çok şey var, ama bir devlet kuruldu. Ve biz de Lübnan’da benzer politikalar izlemeliyiz. Yani İran’ı seviyorsanız, İran gibi davranın dediler. 
Lübnan’da bizi soyan bankalar var. Tüm Lübnanlıların ülkeyi terk etmesiyle ilgili devasa bir demografik sorunumuz var. Kapımızın önünde bir düşmanımız var. Mezhepsel bölünmeyle karşı karşıyayız. Bunlar tüm Lübnanlıların karşı karşıya olduğu sorunlar. Dolayısıyla Lübnan’da bir devletin var olması gerekliliği bu sorunlarla yüzleşmek içindir. İşte İsrail’e karşı da böyle yüzleşiriz; ona nasıl karşı koyacağımıza dair bir programla.

 Bahsettiğim tüm düzeylerde üç ana politika önerdik. Birincisi, askeri ve kamu hizmetini yeniden kurmak. İkincisi, ordu için Lübnan kaynaklı finansman sağlamak ve üçüncüsü, insanların otomatik olarak bir mezhebe mensup olarak doğmadığı bir sivil devletin meşruiyetini ilan etmek. Bazı kamuoyu tartışmaları oldu, ama çok azdı. Ve hiçbir alternatif önerilmedi. Hizbullah dışındaki muhalefet de bir siyasi program benimsemiyor. “Çerçeve anlaşmasını reddediyoruz” diyorlar. Ama reddetmek yeterli değil, bir alternatif gerekiyor.

Yapılması gereken şey, muhalefete baskı uygulayarak bir alternatif benimsemelerini sağlamaktır. O zaman sadece reddettiklerimiz etrafında değil, istediklerimiz etrafında örgütlenebiliriz.

Son olarak Lübnan’daki işçi sınıfının durumunu sormak istiyorum. Lübnan’da işçiler kimlerden oluşur? Sosyal ve siyasi durumları nedir?

Lübnan’daki iş gücünün çoğu Lübnanlı değil. Çoğunlukla Suriyeli mülteciler; ayrıca Filistinliler ve Etiyopyalı, Sri Lankalı, Hintli, Bengalli gibi diğer uyruklular da var. Ve bunlar, genel olarak sol partiler tarafından tamamen göz ardı ediliyorlar; çünkü oy kullanmıyorlar ve parlamentoya seçilmek isteyen partiler tarafından da göz ardı ediliyorlar. İşçi sınıfıyla çalışmıyorsanız, ne tür solcular olabilirsiniz ki?

Lübnan’da çok sayıda Suriyeli var ve Lübnanlılar bugün ülkeyi terk ediyor; sanırım dört yaşın altındaki Suriyelilerin sayısı Lübnanlılardan fazla. Bunda benim açımdan bir sorun yok, bunu sağcı bir bakış açısıyla ve bir sorun olarak söylemiyorum. Ancak bu bir değişim. Yani bu, 15 yıl içinde iş gücünün çoğunluğunun Lübnanlı olmayacağı anlamına geliyor. Bu muazzam bir demografik değişim.

Örneğin, şu soruları düşünmemiz gerekiyor: Bu Suriyeliler kimler, nerede yaşıyorlar, eğitim düzeyleri ne, hangi yeteneklere sahipler, mesleki deneyimleri neler? Evli mi, değil mi? Sağlık sorunları var mı? Bunları bilmemiz gerekiyor çünkü bu bizim toplumumuz. Biliyorsunuzdur, Lübnanlılar için bile bir nüfus sayımımız yok. Yani sol partiler seçimlere önem veriyorlar ama bu demografik değişimi yönetmekten söz etmiyorlar. MMFD’nin bu konuda üzerinde çalıştığı çözümlerden biri işçi kooperatifleri. Kapitalistlere ihtiyacımız yok. Neredeyse hiç kimse bu konuda çalışmıyor. Yani çözümler var, ancak iş gücünü anlamak ve bu konuyu ekonomik, üretken ve siyasi açıdan ele almak için siyasi irade yok. 

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
16.08.2026 18:31

Karabağlar’ın ilk personel tiyatrosu sahnede: 'Bardakçı Baba' prömiyer yaptı

Karabağlar Belediyesi çalışanlarının sahne önünde ve arkasında görev aldığı "Bardakçı Baba" oyunu ilk gösterimini yaptı. Mahalle kültürünü mizahi bir dille ele alan oyun, eylül ayında yeniden seyirciyle buluşacak.

Karabağlar’ın ilk personel tiyatrosu sahnede: 'Bardakçı Baba' prömiyer yaptı
16.08.2026 17:48 / Güncelleme: 17:59

MTV tahsilatında rekor kırıldı, Şimşek teşekkür etti

MTV'de 2'inci taksit döneminde 42,8 milyar TL tahsil edilerek tüm zamanların rekoru kırıldı. Ocak ve temmuz toplamı 98 milyar TL'yi aştı. Bakan Şimşek, vergisini zamanında ödeyen mükelleflere teşekkür etti.

MTV tahsilatında rekor kırıldı, Şimşek teşekkür etti

Fotoğraf: DHA

16.08.2026 12:32 / Güncelleme: 13:30

Yeni Partili Özgür Karabat'tan üretim uyarısı: Sıcak paraya dayalı modelin bedeli çok ağır olur

Özgür Karabat, uygulanan yüksek faiz, sıkı kredi ve Türk lirası politikasının sanayi üretimini zayıflattığını belirterek, “Türkiye bilinçli biçimde üretimden çıkarılıyor. Bunun yalnızca ekonomiye değil, ülkemize de bedeli çok ağır olur” dedi.

Yeni Partili Özgür Karabat'tan üretim uyarısı: Sıcak paraya dayalı modelin bedeli çok ağır olur

Fotoğraf: elifalpar/Pixabay

16.08.2026 12:32

Gökçeada çevresi için yeni bir koruma dönemi başlıyor

Resmi Gazete’de yayımlanan kararla Gökçeada’yı merkezine alan 1.742 kilometrekarelik alan Kuzey Ege Deniz Milli Parkı ilan edildi. Kararı dönüm noktası olarak niteleyen Ada Savunması, kıyıdaki yapılaşma planlarının durdurulmasını istiyor.

Gökçeada çevresi için yeni bir koruma dönemi başlıyor

Fotoğraf: Gökçeada

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!