17.08.2026 00:08

Mekke Anlaşması: ABD’den kopuş değil, savaşın yükünü paylaşma anlaşması

Mekke Anlaşması'nda dair Arap basınındaki değerlendirmeler, anlaşmanın İran’a karşı bir girişim olduğu, ABD’nin maliyet paylaşımı hedefleriyle uyum gösterdiği, ancak Mısır’ın yokluğunun anlaşmanın ağırlığını zayıflattığı noktalarında birleşti.

Mekke Anlaşması: ABD’den kopuş değil, savaşın yükünü paylaşma anlaşması

Yusuf Ertaş


Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin Arap basınındaki yorumların önemli bir bölümü, tarafların resmi açıklamalarındaki “Herhangi bir ülkeye karşı olmama” vurgusuna rağmen, Mekke anlaşmasının İran’a karşı bir hamle olduğu görüşünde birleşiyor. BAE merkezli El Halic Yazarı Selah el-Gul, “Mevcut bölgesel ortamda, taraflar anlaşmanın belirli bir ülkeye karşı olmadığını vurgulasa da caydırıcılık mesajının en açık hedefi İran ve ortaklarıdır” ifadesini kullanıyor ve anlaşmanın, İran’ın veya İsrail’in bölgesel düzeni tek başına yeniden şekillendirmesini engellemeye yönelik bir girişim olarak da okunabileceği görüşünü dile getiriyor.

Güvenlik yükünün paylaşılması

Mekke Anlaşması’nın dikkat çeken bir diğer boyutu ise ABD ile ilişkiler açısından ortaya çıkıyor. İlk bakışta bölgesel ülkelerin kendi savunma mekanizmalarını geliştirmesi, Washington’ın bölgedeki güvenlik rolünün zayıfladığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak mevcut tablo, daha çok ABD’nin bölgedeki güvenlik yükünü müttefikleriyle paylaşma yönündeki yaklaşımıyla örtüşüyor.

Türkiye NATO üyesi olmayı sürdürüyor. Suudi Arabistan’ın ABD ile kapsamlı askeri ve güvenlik ilişkileri devam ediyor. Pakistan’ın da Washington’la uzun yıllara dayanan güvenlik ilişkileri bulunuyor. Dolayısıyla Mekke Anlaşması, bu ülkelerin ABD merkezli güvenlik mimarisini terk ederek alternatif bir blok oluşturmasından ziyade, mevcut güvenlik ilişkilerine bölgesel bir katman eklenmesi olarak değerlendiriliyor.

Mısır’ın yokluğu anlaşmanın ağırlığını azaltıyor

Anlaşmayla ilgili en fazla tartışılan konulardan biri de Mısır’ın oluşumda yer almaması. Daha önce Riyad’da bir araya gelen ve “R4” olarak anılan Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır dörtlüsünün Mekke Anlaşması çerçevesinde devam etmemesi dikkat çekiyor. Mısır’ın bu tür yeni güvenlik ittifaklarına katılma konusunda temkinli davranmasının başlıca nedenlerinden birinin, anlaşmanın niteliğinin, kapsamının ve gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğinin henüz tam olarak netleşmemiş olması olabileceği değerlendiriliyor. Mısır’ın BAE ile yakın ilişkileri de bu tercihin arka planındaki bölgesel dengeler açısından dikkate alınan unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Nitekim Suudi Arabistan ile BAE arasında son dönemde bölgesel politikalar ve farklı dosyalardaki çıkar çatışmaları nedeniyle gerilim yaşanıyor.

Öte yandan, Mısır’ın Arap dünyasındaki siyasi ve stratejik ağırlığına dikkat çeken uzmanlar, Mısır’ın yokluğunun Mekke Anlaşması’nın Arap dünyasındaki etkisini ve bölgesel meşruiyetini sınırlayabileceği görüşünü dile getiriyor.

İlk sınama alanı: Yemen ve Kızıldeniz

Mekke Anlaşması’nın ilk pratik sınamasının, devletler arasında yaşanacak klasik bir savaştan ziyade, Kızıldeniz ve Yemen’de ortaya çıkacağı görüşü öne çıkıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, halihazırda Suudi öncülüğündeki 14 ülkeli Kızıldeniz deniz ittifakında yer alıyor.

Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırıları ve Kızıldeniz’deki deniz güvenliği tehditleri, yeni ittifakın karşı karşıya kalacağı ilk somut kriz alanları olarak görülüyor. Anlaşmanın kolektif savunma ilkesinin bu tür asimetrik tehditler karşısında nasıl işleyeceği ve üç ülkenin ortak operasyonel kabiliyetlerini nasıl harekete geçireceği, ittifakın geleceği açısından önemli bir gösterge olacağına dikkat çekiliyor.


Mekke Anlaşması: Yeni bir ittifak mı, esnek bir caydırıcılık ortaklığı mı?

Selah el-Gul
El Halic/BAE

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, 7 Ağustos 2026’da “Mekke Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Bu adım, daha bağımsız ve esnek bölgesel güvenlik düzenlemeleri oluşturma yönündeki eğilimin giderek güçlendiğini gösteriyor. Anlaşma, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yönelik bir saldırı sayılması ilkesine dayanıyor; ancak bunun doğuracağı askeri yükümlülüklerin niteliğini açık biçimde tanımlamıyor. Bu nedenle anlaşma, ortak bir komuta yapısına ve önceden belirlenmiş müdahale planlarına sahip tam teşekküllü bir askeri ittifaktan ziyade, ilke olarak NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzeyen bir kolektif savunma yönünde siyasi taahhüt niteliğinde görünüyor.

Bu esneklik özellikle önemli; zira üç ülke anlaşmaya farklı güvenlik öncelikleriyle dahil oluyor. Türkiye, İsrail’in askeri gücündeki artışı kaygıyla izlerken, Suudi Arabistan daha çok İran ve onun bölgesel vekillerine odaklanıyor. Pakistan’ın güvenlik hesaplarının merkezinde ise Hindistan bulunmaya devam ediyor. Dolayısıyla kolektif savunma ilkesi, üye ülkelerden birinin rakiplerinden biriyle yaşadığı herhangi bir çatışmanın diğer iki tarafı otomatik olarak savaşa girmeye zorlayacağı anlamına gelmiyor. Daha muhtemel olan, anlaşmanın ihtiyaç duyulan desteğin niteliği konusunda istişare mekanizması oluşturmasıdır. Bu destek askeri, istihbari, lojistik, diplomatik veya ekonomik nitelikte olabilir.

Anlaşmanın kısa vadeli değeri, caydırıcılık ve siyasi işlevinde yatıyor. Üç ülkeden birine yönelik herhangi bir saldırının beklenen maliyetini artırıyor, ülkelerden herhangi birinin stratejik açıdan yalnız bırakılması ihtimalini azaltıyor ve çatışma dönemlerinde dayanışma mesajı veriyor. Bununla birlikte anlaşma, esnek bir hizalanmanın ötesine geçse de henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış bir askeri ittifak düzeyine ulaşmış değil.

Mevcut bölgesel ortamda, taraflar anlaşmanın belirli bir ülkeye karşı olmadığını vurgulasa da caydırıcılık mesajının en açık hedefi İran ve ortakları gibi görünüyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan coğrafi olarak İran’ı çevreleyen stratejik bir üçgen oluşturuyor. Ancak muhtemel amaç Tahran’a karşı ortak bir savaşa hazırlanmak değil, İran’ın davranış alanını daraltmak ve yeni İran saldırılarının maliyetini yükseltmek. Aynı zamanda üç ülke, farklı ölçülerde olmak üzere, mevcut çatışmalardan İsrail’in bölgesel açıdan hakim bir askeri güç olarak çıkabileceği endişesini paylaşıyor. Bu açıdan anlaşma, İran’ın veya İsrail’in bölgesel düzeni tek başına yeniden şekillendirmesini engellemeye yönelik bir girişim olarak da okunabilir.

Anlaşma, ABD’nin uzun süredir bölgesel ortaklarını kendi güvenliklerinin sorumluluğunu daha fazla üstlenmeye yönlendiren yaklaşımıyla da örtüşüyor. Bu durum, Washington’ın bu düzenlemeyi tasarladığı veya himaye ettiği anlamına gelmiyor; daha ziyade ABD güvenlik şemsiyesinin ne ölçüde güvenilir olduğuna ilişkin kuşkuların artmasını ve bölge ülkelerinin öncülük ettiği güvenlik düzenlemelerine yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor. ABD, caydırıcılığı ve yük paylaşımını güçlendirmesi halinde anlaşmayı olumlu karşılayabilir; ancak İsrail’le gerilimleri artırması veya İran’la tırmanma riskini yükseltmesi durumunda anlaşmaya daha temkinli yaklaşabilir.

Anlaşmanın taraflara sağladığı kazanımlar ise farklılık gösteriyor. Türkiye, ilave bir stratejik derinlik elde ediyor ve anlaşmayı İsrail, Yunanistan, Kıbrıs ve ABD arasındaki giderek gelişen savunma iş birliğini dengelemek için bir araç olarak değerlendirebilir. Gelecekte Mısır gibi etkili bölgesel güçlerin de katılması halinde Mekke Anlaşması’nın güç dengeleri üzerindeki etkisi daha da artabilir. Pakistan ise Ortadoğu’nun iki önemli gücüyle bağlarını güçlendirirken, Körfez’de Hindistan’ın ekonomik ve stratejik varlığını dengeleme konusunda daha geniş bir hareket alanı kazanıyor. Buna Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru da dahil. Bununla birlikte Riyad veya Ankara’nın anlaşmanın Hindistan karşıtı bir ittifaka dönüşmesini kabul etmesi pek olası görünmüyor; zira her iki ülkenin de Hindistan’la önemli ekonomik çıkarları bulunuyor.

Siyasi açıdan en fazla kazanç sağlayabilecek ülke Suudi Arabistan olabilir. Düzenleme, ülkeyi ekonomik ve diplomatik ağırlığını, Türkiye’nin savunma sanayi kapasitesini ve Pakistan’ın askeri tecrübesini bir araya getiren yeni oluşmakta olan bir güvenlik mimarisinin merkezine yerleştiriyor. Anlaşmanın Mekke’de imzalanması da Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki liderlik konumunu güçlendiren sembolik bir boyut kazandırıyor. Pakistan’ın nükleer silahlara sahip olması da anlaşmaya stratejik bir ağırlık katıyor; ancak Pakistan’ın nükleer şemsiyesinin resmen Suudi Arabistan veya Türkiye’yi kapsadığını söylemeye imkan verecek herhangi bir kanıt bulunmuyor.

Anlaşmanın ilk pratik sınaması, devletler arasında yaşanacak geleneksel bir savaş şeklinde değil, Kızıldeniz ve Yemen’de ortaya çıkabilir. Türkiye ve Pakistan, Riyad öncülüğünde Kızıldeniz’de deniz ulaşımı ve enerji güzergahlarının güvenliğini sağlamaya yönelik oluşturulan 14 ülkeli deniz ittifakında yer aldı.

Sonuç olarak Mekke Anlaşması önemli bir stratejik gelişmeyi temsil ediyor. Ancak anlaşmanın gerçek ağırlığı, genel taahhütleri kurumsal mekanizmalara, operasyonel planlara ve ciddi bir kriz ortaya çıktığında ortak tutumlara dönüştürme kapasitesiyle belirlenecek. 


Mekke ittifakı: Bir başka kaçırılmış fırsat!

Şadi Luis
El Mudun/Lübnan

Bir hafta içinde, “çok uluslu deniz savunma ittifakı”nın -ya da “Riyad ittifakı” olarak adlandırılabilecek oluşumun- ilanıyla, “Mekke bldirisi”nin ve Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki üçlü ittifakın duyurulması birbirini izledi. Suudi Arabistan ve müttefikleri, kartları yeniden düzenlemek, hatta belki de yeniden dağıtmak konusunda acele ediyor gibi görünüyor. İki ittifak arasında bazı kesişen noktalar var: Suudi Arabistan her ikisinin de merkezinde yer alıyor ve Arap olmayan iki müttefikinin isimleri her iki ittifakta da tekrarlanıyor. Her iki oluşumun savunma çabası da İran ve bölgedeki müttefiklerinin oluşturduğu tehditlere karşı yönelmiş durumda. Deniz ittifakı Husilerden kaynaklanan tehditlere, üçlü ittifak ise sanki doğrudan İran’ın kendisine karşı konumlanıyor. İki ittifak arasındaki bu ortaklıklar, bunların stratejik ittifaklar olarak değil, belirli tehditlere karşı yöneltilmiş, kısa vadeli taktik ittifaklar olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündürüyor.

İlk ittifakın Riyad’da, ikincisinin ise Mekke’de ilan edilmesi, gerçek olanla sembolik olan arasındaki ayrımı ortaya koyuyor olabilir. Deniz ittifakı daha pratik bir nitelik taşırken, Mekke Anlaşması daha çok bir niyet beyanına ya da İslam dünyasının önde gelen büyük devletleri arasındaki kardeşlik dayanışmasının ilanına yakın görünüyor. Kimse Türkiye veya Pakistan’ın İran’a karşı savaşa girmesini ya da Suudi Arabistan’ın Hindistan ile Pakistan arasındaki dönemsel sınır çatışmalarına askeri olarak karşılık vermesini beklemiyor. Üç ülkenin de İran’la askeri bir çatışmaya girme niyeti bulunmuyor. Aksine, İslamabad ve Ankara İran’la dostane ilişkilere sahip. Öte yandan 2023’te imzalanan Pekin anlaşmasından bu yana Tahran ile Riyad ilişkileri normalleştirme yönünde önemli adımlar attı; bu süreç, İran’ın başka ülkelerin de katıldığı Kızıldeniz’deki bir Suudi askeri tatbikatına iştirak etmesine kadar vardı.

Yakın zamana kadar Tahran’ın Suudi Arabistan’a veya diğer Körfez ülkelerine doğrudan saldırmakla ilgilendiği de görülmüyordu; İran askeri operasyonlar yürütmek için bölgedeki müttefiklerine güveniyordu. ABD-İsrail savaşı bu durumu değiştirip adeta cini şişeden çıkardığında ve İran füzeleriyle insansız hava araçları Körfez semalarında neredeyse her gün görülmeye başladığında tablo değişti. Dikkat çekici bir diğer husus da üç ülkenin, Washington’ı İran’a yönelik yeni saldırı dalgalarından vazgeçmeye ikna etmek için en büyük çabayı göstermiş olması. Özellikle İslamabad, ABD ile İran arasında ateşkes sağlanması için ara buluculuk girişimlerini üstlendi.

İttifakın en fazla ortaya koyduğu şey, genel olarak Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin, güvenlik şemsiyesi olarak gördükleri ABD’ye yönelik rahatsızlığıdır. Zira bu şemsiye, güvenlik supabı olabildiği kadar istikrarsızlık kaynağı da olabileceğini kanıtladı. Bununla birlikte ittifakı ABD çizgisinden bir kopuş olarak değerlendirmek de mümkün değil. Üç ittifak ülkesi de Washington’ın yakın müttefikleri ve bu durum değişmiş değil. Savunma yükünün bölgesel güçlerle paylaşılması ise Trump yönetiminin ilan ettiği dış politika çizgisi. Dolayısıyla üçlü anlaşmayı bu çerçevede değerlendirmek mümkün. O halde ittifak İran veya başka bir ülkeyle karşı karşıya gelme amacı taşımıyor ve ABD ekseninden de uzaklaşmıyor; peki ne yapıyor?

Bu soruya cevap vermeye gerek yok. Çünkü ittifak, bölgedeki mevcut durumun bir yansımasından ve üye ülkelerin varoluşsal kaygılarının dışa vurumundan ibaret. Bir kez daha bu ittifak, Arap başkentlerinin bölge düzenini kendi aralarındaki iç düzenlemelere dayalı olarak kurma konusunda ya kapasitesiz ya da isteksiz olduğunu ortaya koyuyor. ABD güvencesinin kırılganlığı ortaya çıktıktan sonra, bu kez uzak Pakistan nükleer bir şemsiye olarak çağrılıyor. Birkaç yıl öncesine kadar rakip konumunda olan Ankara ise o dönemde Riyad ve müttefiklerinin bölgeden çıkarmaya çalıştığı bir aktörken, bugün yeniden müttefik, hatta garantör olarak devreye sokuluyor. Riyad ile Abu Dabi arasındaki iki başlı ittifak çöktü ve yerini karşı karşıya gelmeye bıraktı. Öte yandan yeni bir Ortadoğu düzeni kurulacağına ilişkin açıklamalar, her yıkıcı savaşın ardından Washington ve Tel Aviv’den düzenli olarak yükseliyor. Herkes bölgeyi yeniden düzenlemek istiyor; ancak her girişim daha fazla istikrarsızlığa yol açıyor.

Arap Baharı ve ardından 7 Ekim Aksa Tufanı, Arap dünyasının siyasetteki durgun sularına çarpan iki deprem oldu ve bölgede bir dizi yıkıcı savaşın önünü açtı. Geçen on yılı aşkın süre boyunca, bölgenin krizleriyle ciddi ve köklü biçimde yüzleşmek için ortaya çıkan her fırsat heba edildi. Bunların başında Arap ülkelerindeki otoriter ve baskıcı rejimler, servetin toplumlar arasında adaletsiz dağılımı ve bölge ülkeleri arasındaki güç ilişkilerini şekillendiren eski ve çağdaş sömürgeci yapıların yarattığı sorunlar geliyordu. Aynı şekilde, son dönemde ortaya konan düzenlemeler de farklı bir sonuç doğurmayacak; aksine aynı sorunların daha fazlasını üretmeye devam edecek. 


Mekke Anlaşması… İttifak mı, eksen mi?

Halil el-Kadı
El Hanadik/Lübnan

Bölgesel güvenliğin dışa bağımlılıktan kurtarılması yönünde bir adım olarak sunulan anlaşma, mevcut güvenlik düzenini ortadan kaldırmıyor; aksine onu tamamlayıcı bir nitelik taşıyor.

Türkiye hâlâ NATO üyesi. Suudi Arabistan’ın ABD ile derin güvenlik ve askeri ilişkileri sürüyor. Pakistan’ın da Washington’la uzun bir güvenlik iş birliği geçmişi var. Buna karşılık üç ülke, İslami dayanışma söylemine dayanan ortak bir savunma şemsiyesi altında bir araya geliyor. Üstelik Ankara, bu yapının gelecekte genişletilebileceğinin sinyalini veriyor. Dolayısıyla karşımızda, imza töreninin siyasi coşkusuyla geçiştirilemeyecek bir denklem bulunuyor.

Mekke Anlaşması, bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemi mi kuruyor, yoksa güvenliğin yükünü, hâlâ en büyük nüfuza sahip aktörün ABD olduğu uluslararası sistem içerisinde yeniden mi dağıtıyor? 


Mısır, Mekke Anlaşması’na neden mesafeli yaklaştı?

Mutez Ebu Semra
Middle East Online

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasından günler sonra şu temel soru öne çıkıyor: Bazı bölgesel aktörler, özellikle de dört ülkenin yer aldığı ilk “R4” forumunun parçası olan Mısır, neden bu anlaşmaya katılmadı?

Mısır’ın bu tür ittifaklara katılma konusunda temkinli davranmasının başlıca nedenlerinden biri, siyasi ve güvenlik tablosu netleşmeden önce anlaşmanın niteliğinin ve gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğinin tam olarak ortaya çıkmamış olmasıdır. Kahire, iyi düşünülmemiş herhangi bir adımın ters sonuçlara yol açmasından çekiniyor.

Kesin olan şu ki, Mısır’ın mevcut aşamada anlaşmaya katılmaması, Mekke Anlaşması’nın Türk-Suudi-Pakistan üçgeniyle sınırlı kalması anlamına geliyor. Bu da anlaşmanın Kahire’nin sahip olduğu Arap ve bölgesel ağırlıktan yoksun olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla Mısır’ın şu aşamada temkinli davranmak ve anlaşmaya katılmamak için geçerli nedenleri bulunuyor. Bu tutum, Kahire’ye siyasi manevra alanını koruma imkanı verirken, aynı zamanda bölgedeki tablo netleşip siyasi ve güvenlik alanındaki belirsizlik ortadan kalkana kadar gerilimi azaltmaya yönelik meselelerde bu ülkelerle tam ve etkin biçimde iş birliğini sürdürmesine olanak tanıyor.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
16.08.2026 16:39 / Güncelleme: 18:15

Galatasaray'ın güçlü savunmacısı Singo'ya büyük teklif

Galatasaray'da Wilfried Singo için 40 milyon Euro'luk teklif masada. Oyuncunun ayrılma talebi bulunmazken, kulüp teklifin kabulü halinde savunma için yeni isimlere yönelebilir.

Galatasaray'ın güçlü savunmacısı Singo'ya büyük teklif

Fotoğraf: @stephane_singo/Instagram

16.08.2026 15:57

İran’dan Katar’ın 'esir pilot' yalanlamasına tepki: Araştırma heyetimize izin verin

İran Genelkurmay Başkanlığı, Katar'ın 3 İranlı pilotun esir alındığı yönündeki açıklamaları yalanlamasına tepki gösterdi. Katar’ı iddiaları inkar etmek yerine İranlı bir araştırma heyetinin sahada inceleme yapmasına izin vermeye çağırdı.

İran’dan Katar’ın “esir pilot” yalanlamasına tepki: Araştırma heyetimize izin verin

Fotoğraf: DHA

16.08.2026 16:29

İBB davasında ikinci celse başlıyor: Savunma engelinden, itirafçı itirazlarına Silivri'de kritik gün

İBB davasında ikinci celse yarın Silivri'de başlıyor. 414 sanığın yargılandığı, Ekrem İmamoğlu hakkında 2 bin 352 yıla kadar hapsin istendiği davada mahkeme, tutuksuz sanıklar ile etkin pişmanlıktan yararlanan isimlerin savunmalarını alacak.

İBB davasında ikinci celse başlıyor: Savunma engelinden, itirafçı itirazlarına Silivri'de kritik gün

Görsel: Google Gemini Al

16.08.2026 15:04

Akın Gürlek orman yangını soruşturmalarının bilançosunu paylaştı

Adalet Bakanı Akın Gürlek son haftada meydana gelen 10 orman yangınıyla ilgili başlatılan soruşturmalar hakkında paylaşım yaptı. 64 orman yangınına ilişkin toplam 43 şüpheli tespit edildiğini aktardı.

Akın Gürlek orman yangını soruşturmalarının bilançosunu paylaştı

Fotoğraf: DHA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!