Samandağ’da 'Emperyalizmin Savaş Alanı Ortadoğu' paneli: 'Savaş cepheden çıkıp gündelik hayata sızıyor'
Samandağ 6. Kitap Fuarı’nda düzenlenen panelde Ortadoğu’daki çatışmaların Türkiye’ye ve gündelik yaşama etkileri; emperyalist rekabet, küresel enerji piyasalarındaki maliyetler ve bölgesel siyasi dinamikler ekseninde ele alındı.
Fotoğraf: Evrensel
Volkan Pekal
[email protected]
Hatay — Samandağ Belediyesi’nin düzenlediği Samandağ 6. Kitap Fuarı kapsamında Hızır Parkı’nda “Emperyalizmin Savaş Alanı Ortadoğu” başlıklı panel gerçekleştirildi. Samandağ Belediye Başkanı Emrah Karaçay’ın moderatörlüğündeki panelde Doç. Dr. Hakan Güneş, Enerji Politikaları Uzmanı Dr. Mühdan Sağlam ve Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakkı Özdal konuştu.
Panelin açılışında konuşan Samandağ Belediye Başkanı Emrah Karaçay, Türkiye’nin bölgeden bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etti. Hatay’ın tarihsel konumu nedeniyle Ortadoğu’nun tam merkezinde bulunduğunu söyleyen Karaçay, savaşın yalnızca askeri bir mesele olmadığını; ekonomik koşulları ve toplumun psikolojisini de değiştirdiğini belirtti.
“Dünya giderek bir mühimmat deposuna dönüşüyor”
Karaçay’ın ardından söz alan Doç. Dr. Hakan Güneş, Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu’da savaş, silahlanma ve çatışmaların azalmak yerine arttığını belirterek, “Her yerde 30 yıl önce olduğundan, 20 yıl önce olduğundan, 10 yıl önce olduğundan daha savaşçı hükümetler var, daha çökmüş altyapılar var” dedi. Emperyalizmin işleyişini ise “Olağan şartlarda ticaretle, anlaşmalarla, politikayla alamadığınızı harple alırsınız” sözleriyle anlatan Güneş, bunun sonucu olarak dünyanun bir mühimmat deposuna dönüştüğünü söyledi.
“Hindistan’la harbe mi karar verdik”
Pakistan ve Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmalara dikkat çeken Güneş, Pakistan’ın Hindistan’la uzun süredir çatışma halinde olduğunu hatırlattı. Türkiye’nin Pakistan’la yaptığı anlaşmanın “Sana yapılacak saldırı bana yapılmış sayılır, var gücümle yanında; bana yapılırsa da sen benim yanımda olacaksın” anlamına geldiğini belirten Güneş, bunun Türkiye açısından ne anlama geldiğinin sorgulanması gerektiğini söyledi. Pakistan ile Hindistan’ın sık sık savaşan iki ülke olduğunu vurgulayan Güneş, “Şimdi biz artık Hindistan’la harbe mi karar verdik?” diye sordu.
“Füzeleri düşürecek kapasitemiz olmadığını anladık”
Savunma sanayisindeki gelişmelerin hükümet tarafından başarı hikâyesi olarak sunulmasını eleştiren Güneş, silah ve drone satışlarının sıradan bir ticari ürün gibi gösterilemeyeceğini belirterek “Bunlar ölüm makineleri” dedi. Türkiye’nin saldırı kapasitesindeki gelişmenin gerçek bir savunma gücü anlamına gelmediğini savunan Güneş, şöyle konuştu:
“İran Harbi'nde işte sınırımızdan teğet geçen füzeler kimin gönderdiği ayrı tartışma ama onları düşürecek bir kapasitemiz olmadığını da anladık. Nükleer biyolojik herhangi bir saldırı durumunda sığınaklarımız yok. Yani bu hükümet aslında en iddialı olduğu yerde en zayıf. Üstelik bir de zaten harp halinde olan iki ülkeyle savunma güvencesi anlaşması yapıyor.”
“Güçlü savunma, güçlü barış politikasıyla birlikte olmalı”
Güneş, savaş karşıtı politikanın savunma ihtiyacını reddetmek anlamına gelmediğini belirterek, barış için komşularla uzlaşılması ve saldırgan politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini söyledi:
“Çünkü ancak komşularınızı ikna ettiğiniz zaman barış sağlanabilir, ama bunu teklif ediyor olmanız lazım. İkincisi saldırgan politikalardan vazgeçmeniz lazım. Üç, riskli politikalardan uzak durmanız lazım. Dört, ama en başa yazalım, diğer ülkelerin içişlerine karışmayacaksınız. Kendi ülkenize Amerikan, İsrail radar üslerini kurdurmayacaksınız. Siz de kalkıp başka ülkelerin topraklarına üs kurmayacaksınız. Başka halkları göçe, yoksulluğa zorlamayacaksınız.”
“Savaşın bedeli cepheden uzakta yaşayan insanların hayatına nasıl giriyor?”
Enerji Politikaları Uzmanı Dr. Mühdan Sağlam, savaşların yalnızca cephede yaşanan çatışmalardan ibaret olmadığını, ekonomik ve enerji alanındaki etkileriyle savaşın uzağındaki toplumların da gündelik yaşamına girdiğini söyledi. Sağlam, “savaşın sızıntıları” olarak tanımladığı bu sürecin enerji fiyatlarından gıda üretimine, sanayiden ulaşıma kadar geniş bir alanda hissedildiğini belirtti.
Savaşların küresel enerji piyasalarındaki etkisine dikkat çeken Sağlam, Hürmüz Boğazı, Babülmendep ve Süveyş Kanalı gibi kritik geçiş noktalarında yaşanan herhangi bir krizin yalnızca bölge ülkelerini değil, dünya ekonomisini etkilediğini söyledi. Sağlam, “Hürmüz’ün kapanması demek sadece petrolün fiyatının artması demek değil. O petrolü taşıyan geminin sigortasından navlununa, üretim maliyetinden son tüketiciye kadar bir zincirin tamamının etkilenmesi demek” diyerek savaşın ekonomik etkisinin nasıl yayıldığını anlattı.
Türkiye’nin enerji alanında dışa bağımlı yapısına dikkat çeken Sağlam, özellikle petrol ve doğalgaz tedarikindeki kırılganlığın savaş dönemlerinde daha belirgin hale geldiğini belirtti. Enerji fiyatlarındaki artışın yalnızca akaryakıt pompalarına yansımadığını ifade eden Sağlam, “Enerji fiyatı arttığında sadece arabaya koyduğunuz benzinin fiyatı artmıyor. Üretimin tamamında bir maliyet artışı oluyor” dedi. Bunun gübre, tarım, tekstil, ulaşım ve sanayi gibi birbirine bağlı sektörlerde zincirleme sonuçlar yarattığını söyledi.
Fotoğraf: Evrensel
Sağlam, enerji ile üretim arasındaki ilişkiyi anlatırken savaşın gündelik hayata nasıl ulaştığını örneklerle ortaya koydu. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselişin gübre üretiminden plastik ve polyester gibi petrokimya ürünlerine kadar birçok alanı etkilediğini belirten Sağlam, “Savaşın olmadığı bir ülkede bile savaşın etkisini hissediyorsunuz” dedi. Bu nedenle savaşın maliyetinin yalnızca savaşan ülkelerin halkları tarafından değil, küresel üretim zincirleri üzerinden dünyanın farklı bölgelerindeki emekçiler ve tüketiciler tarafından da ödendiğini vurguladı.
“Savaşlar birbirine eklemleniyor”
Panelin son konuşmacısı Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakkı Özdal, Ortadoğu’daki savaşları yalnızca bölgesel gelişmeler üzerinden değil, Türkiye’nin son yirmi yıllık siyasal dönüşümüyle birlikte değerlendirdi. Özdal, Türkiye’yi de içine alan Güneybatı Asya, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Balkanlar’daki gelişmelerin giderek birbirine bağlandığını belirterek, bu tabloyu Türkiye’deki iktidar mimarisinden bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını söyledi.
“Bu dönüşümün izlerini 2007’ye kadar götürebiliriz”
Özdal, bu dönüşümün izlerini 2007 yılına kadar götürdü. Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in, MİT’in 80. kuruluş yılı nedeniyle 5 Ocak 2007’de yaptığı açıklamayı hatırlatan Özdal, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı üzerindeki tartışmalar ve 27 Nisan muhtırası gibi sert bir iç siyasal gerilimin yaşandığı dönemde Taner’in açıklamasının yalnızca Türkiye’deki iç tartışmalarla sınırlı olmadığını vurguladı.
Özdal, Taner’in sözlerini aktarırken özellikle şu ifadeye dikkat çekti: “Bulunduğumuz dönem gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır.”
Taner’in devamında, bazı devletlerin yalnızca gelişme yarışının gerisinde kalmayacağını, teknolojik devrim ve küresel ekonomi karşısında ulusal egemenliklerini de önemli ölçüde kaybedebileceğini söylediğini aktaran Özdal, bu açıklamanın Türkiye’nin geleceğine ilişkin daha geniş bir siyasal projeksiyon olarak okunması gerektiğini ifade etti.
“MİT siyasi bir aktördür”
Özdal’ın konuşmasının önemli bir bölümü, 2007’deki bu açıklamanın Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşümle bağlantısına ayrıldı. MİT’in Türkiye’de yalnızca gizli operasyonlar yürüten bir kurum olarak ele alınamayacağını belirten Özdal, “İstihbarat Teşkilatı Türkiye’de yalnızca saman altından su üreten gizli planlarla işler yürüten bir istihbarat örgütü değil, siyasi bir aktördür. Bu konuşma bir istihbaratçının değerlendirmesi değildi. Türkiye Devleti’nde hisse sahibi olan, başta büyük sermaye olmak üzere sermaye çevrelerinin ve uluslararası güçlerin yakın geleceğe dair projeksiyonuydu” dedi.
“Suriye’den Filistin’e, Lübnan’dan İran’a”
Bu projeksiyonun önemli sonuçlarından birinin 2011’den sonra Suriye’de ortaya çıktığını ifade eden Özdal, Türkiye-Suriye sınırının savaşla birlikte nasıl bir geçiş alanına dönüştüğünü hatırlattı:
“Bunun en çok acısını yaşayan yörelerden bir tanesi burasıdır belki. Bu Suriye’yi parçalayan, Suriye halkını kanatan etkileri sadece Türkiye’de değil, bütün bölgeye hatta Avrupa’ya yayılan sonuçlar üretti. Ardından, Filistin'e yönelik saldırı geldi. Ardından Lübnan'a yönelik saldırı geldi ve nihayet İran'a yönelik saldırı geldi. Bu İran'a yönelik bir akamete uğratmış durumda ama risk büyük.”
“Türkiye tarafsızmış gibi görünse de risk büyük”
Konuşmasının başındaki uyarıya dikkat çekerek Türkiye’nin bu savaşın içinde tarafsızmış gibi görünmeye çalışsa da risk almaya, maceraya girişmeye uygun bir iktidar yapısına sahip olduğunu hatırlatan Özdal, Türkiye toplumunun bölgedeki halklarla dayanışma duygusunun korunması gerektiğini söyledi, “Hem Rusya'ya, hem de İran'a karşı Türkiye halkının, Türkiye toplumunun dostluk duygusunu ayakta tutmamız gerekir.”
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et