Bayraklar ve duyguların ötesinde: Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki savunma anlaşması ne anlama geliyor?
Pakistan’da yayımlanan Manshoor Dergisi Editörü Kamran Abbas, ülkesinde kutlamalarla karşılanan Mekke anlaşmasını Evrensel için yazdı
Mekke anlaşması Pakistan'da afişler ve bayraklarla kutladı
Kamran Abbas*
Uluslararası politikada, kamuoyundaki duyarlılığın siyasi analizlerden daha hızlı geliştiği anlar vardır. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yakın zamanda imzalanan savunma anlaşması da işte böyle bir andır.
Anlaşmanın imzalanmasından bu yana, üç ülkenin bayrakları Pakistan’ın dört bir yanında bir arada dalgalanmaya başladı. Bu durum şaşırtıcı değil. Türkiye ve Suudi Arabistan, Pakistanlıların zihninde zaten son derece duygusal bir yere sahip.
Türkiye ile olan bağ ise giderek daha çok kültürel bir nitelik kazanıyor. Türk dizileri, tarihi diziler, müzik ve popüler kültür, Pakistan’da günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş ve diplomasinin çok ötesine geçen bir yakınlık hissi yaratmış durumda. Suudi Arabistan ise, on yıllardır süren göç ve ekonomik bağların yanı sıra, Mekke ve Medine’nin bulunduğu ülke olarak manevi önemde görülüyor.
Anlaşmanın temel fikri -birine yönelik bir saldırının hepsine yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceği- özellikle Pakistan’ın nükleer silaha sahip bir devlet olması nedeniyle anlaşmaya ağırlık kazandırıyor. Ancak nükleer kapasite asla romantikleştirilmemeli. Bu, kutlama değil, itidal ihtiyacını artırır. Bu tür herhangi bir düzenleme, istikrarsızlığı azaltıp azaltmadığına göre değerlendirilmeli.
Güvenliğin ötesinde, bu ilişki aynı zamanda ekonomik nitelikte. Suudi Arabistan, Pakistan için kilit bir ortak olmaya devam ederken, Türkiye ise ticaret, yatırım ve savunma iş birliği alanlarındaki rolünü genişletti. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisi daha derin yapısal baskıları da yansıtıyor. Yüksek enflasyon, para biriminin değer kaybı ve yabancı yatırımcılar için dolar ve avro cinsinden araçlara bağımlılık, her ne kadar dayanıklılık ve dönüşüm olarak sunulsa da, sistemin zor durumda olduğunu gösteriyor.
Bu yeni güvenlik mimarisi kimin çıkarlarına hizmet ediyor?
Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, “dış güçler”den daha fazla stratejik özerklik peşinde oldukları yönünde makul bir argüman var. On yıllardır bölgesel güvenlik, dış aktörler, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından şekillendirildi. Eğer bu anlaşma söz konusu etkiye olan bağımlılığı azaltıyorsa, dikkate alınmayı hak eder. Ancak bölgesel özerklik, otomatik olarak ilerleme anlamına gelmez. Askeri bloklar, kaçtıklarını iddia ettikleri güç rekabeti mantığını yeniden üretebilirler. Eğer bu anlaşma, silahlanma veya jeopolitik rekabetin bir başka aracı haline gelirse, militarizmden kurtuluşu değil, onun yeni bir biçimde devamını temsil edecektir.
Pakistan’ın kendi tarihi bu konuda ihtiyatlı olunması gerektiğini gösteriyor. Geçmişteki ittifaklar fayda sağladı, ancak ülkenin dış politikasını dış önceliklere bağladı. Asıl soru, Pakistan’ın dostları olup olmaması değil, bu dostlukların egemenliği güçlendirip sıradan insanların yaşamlarını iyileştirip iyileştirmediği ya da Pakistan’ı başkalarının oyununda stratejik bir varlık haline getirip getirmediğidir.
İran, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Pakistan, komşusuyla kalıcı bir düşmanlığı göze alamaz; aynı şekilde bölgesel rekabetlerin içine çekilmeyi de göze alamaz. İran’a karşı bir blok oluştuğu yönündeki herhangi bir algı, başlı başına istikrarı bozucu bir etki yaratabilir. Pakistan’ın çıkarı, rakip kamplara katılmak değil, tüm bölge ülkeleriyle dengeli ilişkiler kurmaktır.
Filistin meselesi de bu tür bir çerçevenin güvenilirliğini sınayacaktır. Eğer bu ittifak gerçekten bağımsızlık ve adalet içinse, Filistin konusunda sessiz kalınamaz. Dayanışma, açıklamaların ötesine geçmeli ve anlamlı siyasi ve insani eylemleri içermeli.
Aynı zamanda, bu anlaşma mezhepsel söylemlere indirgenmemeli. Bölge çeşitlilik arz etmektedir… Araplar, Türkler, Persler, Pakistanlılar ve daha pek çok halk, farklı tarih ve geleneklere sahip. Gelecek, Sünni-Şii ayrımları üzerine değil, egemenlik ve müdahale etmeme ilkeleri üzerine inşa edilebilir.
Daha anlamlı bir bölgesel ortaklık, askeri iş birliğinin ötesine geçmelidir. Bu ortaklık, ortak endüstriyel kalkınma, bilimsel araştırma, eğitim, yenilenebilir enerji, sağlık hizmetleri ve gıda güvenliğini içerebilir. Askeri rekabeti genişletmekten ziyade, sıradan insanların yaşamlarını iyileştirmeye odaklanabilir. Çünkü askeri güç çatışmayı caydırabilir, ancak adalet yaratamaz.
Suudi Arabistan’ın mali gücü, Türkiye’nin sanayi kapasitesi ve Pakistan’ın insan kaynakları ile stratejik yetenekleri var. Ancak herhangi bir sistemin gerçek ölçütü insanlarıdır. Ve bu üç ülkede de sıradan vatandaşlar ekonomik baskılar, eşitsizlik ve toplumsal zorluklarla karşı karşıya.
Öyleyse asıl soru şu: Kim bundan fayda sağlıyor?
Silah sanayisi, savunma müteahhitleri ve siyasi elitler kazançlı çıkabilir. Peki ya işçiler, öğrenciler, çiftçiler ve işsizler? Bunlar vatan hainliği niteliğinde sorular değil……asıl ulusal çıkarın gerçek anlamı budur.
Pakistan solunun tutumu açık: Uluslararası iş birliğini destekliyoruz, ancak militarizmi desteklemiyoruz. Devletlerin değil, halkların yanındayız. Bölgemizin rakip bloklarla değil, barış, haysiyet ve sosyal adaletle tanımlanmasını istiyoruz.
Pakistan sokaklarında dalganan Türkiye ve Suudi Arabistan bayrakları dostluğu simgeliyor olabilir. Ancak asıl sınav sembolizmde değil. Asıl mesele, bu ortaklığın insanların artık yabancı egemenlik, askeri rekabet ve bitmek bilmeyen istikrarsızlık arasında sıkışıp kalmadığı bir bölge inşa etmeye katkıda bulunup bulunamayacağıdır. İşte bu yeni ittifakın hem vaadi hem de riski budur.
Bu risk sadece Pakistan, Türkiye veya Suudi Arabistan için değil, tüm bölgenin halkları için de geçerlidir. Bu, halihazırda savaşlar, çatışmalar ve dış müdahalelerden mustarip bir bölgede yapılan askeri bir anlaşmadır. Emperyal güçler, bölgesel müttefikleri aracılığıyla defalarca bölgeyi yeniden şekillendirmeye çalıştı. Yeni bir askeri blok, güvensizliği, silahlanma yarışını ve daha geniş çaplı çatışmaların tehlikesini artırabilir. Hükümetler ve askeri kurumlardan ziyade sıradan insanlar, muhtemelen en ağır bedeli ödeyeceklerdir.
Asıl soru, bu anlaşmanın barışı ve bölgesel bağımsızlığı mı teşvik edip edeceği, yoksa jeopolitik rekabetin bir başka aracı haline mi geleceğidir. İlerici bir bölgesel ortaklık, bölgeyi yeni bir savaşa hazırlamamalı; savaşın önlenmesine yardımcı olmalıdır. Halkın güvenliği ve çıkarları, askeri rekabetin ve emperyal güçlerin çıkarlarının önüne geçmelidir.
*Pakistan’da yayımlanan Manshoor Dergisi Editörü
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et