08.08.2026 00:15

İsmail Gezgin yanıtlıyor: İnsanın ‘sabit’ bir doğası var mı?

Toplumu anlamlandırmaya çalışırken referans verilen ‘insan doğası’ gerçekten mevcut mu? Sorularımızı yanıtlayan İsmail Gezgin, “Doğa ve insan konuları çok politik. Hangi ideoloji, iktidar güçleri tarafından sınırlarının çizildiğiyle ilişkili" diyor.

İsmail Gezgin yanıtlıyor: İnsanın ‘sabit’ bir doğası var mı?

Konstantin Yuon’un "Yeni Gezegen" isimli tablosu

Kavel Alpaslan


İzmir — Toplumsal düzenin defoları sığ tartışmalarda ‘insan doğası’ denen şeyle açıklanmaya çalışılıyor. Tüm kötücül özellikler sanki değişmez bir özden kaynaklanıyormuş gibi. Buna karşı çıkan kimileriyse tam tersi yönde bir okumayla ‘iyi’ bir özü değişmez görme eğilimi gösteriyor.

Peki ama insanın insan oluşunda çevresindeki koşullar belirleyici olmuyor mu? ‘İnsan doğası’ ya da sadece ‘doğa’ derken aslında neyi kastediyoruz? Tek bir ‘doğa’ çözümlemesi tüm çağlara uygulanabilir mi? Mitlerde karşımıza çıkan cennet tasvirleri ne anlam ifade ediyor? 

Arkeolog ve yazar İsmail Gezgin ile insan doğası üzerine konuştuk.

İsmail Gezgin

İsmail Gezgin

"İnsan değişen bir canlı"

Tartışmalarda çok sık işittiğimiz bir konu ‘insan doğası’. Belki önce ‘insan doğası’ dediğimiz şeyin ta kendisini konuşarak başlamalıyız. Böyle bir ‘doğa’ gerçekten var mı? Ya da bu tanımı yaparken ne demek istiyoruz, niyetimiz ne?

Dil kullanırken bu benim çok dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi... kalıplar üzerinden hareket ediyor olmamız. Daha yapısal bir dil kullanım şeklimiz var. Bir şeyi ifade ederken genel geçer yinelemeleri çok seviyoruz. İnsan doğası da bunlardan bir tanesi.

Oysa doğadan bahsetmek mümkün mü onu bile bilmiyorum. ‘Doğa’ dediğimiz şey, doğallıktan çoktan uzak. Doğa dediğimiz şeyin insanın zihninde, hatta dilinde oluşmuş bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanın belki de dili kullanmaya başlamasından sonra kendi varlığının dışında örgütlediği, tanımladığı bir şeymiş gibi geliyor. Ve doğa hakkında konuşunca sanki kendi dışında bir şey üzerinde konuşuyormuş gibi geliyor.

İnsanın doğası da benzer bir yapı. Dolayısıyla insanın bir doğası var mıdır bilmiyorum. Sonuçta evrimsel süreçte yaşıyoruz. Bir sabitlik yok zaten. Değişmeyen bir form değiliz. Son zamanlarda şu tanımı çok kullanıyorum; metamorfoz canlısıyız aslında. Sürekli değişen dış dünyaya, yaşam koşullarını belirleyen şartlara uyum sağlayacak biçimde değişen bir canlı.

Hatta bunu anlatmak için hep evrim çizelgesini örnek veririm ben. Çizelgedekilerin hangisi insanın doğası? Ortak atadan bu yana gelen, kolları uzun, gövdesi kısa, tüylü canlı... insanın doğası mıdır? Orijinal insan onlar mıdır? gibi pek çok soru var.  Çizelgeye baktığımızda gördüğümüz tek şey değişim, bedeni, kültürü, yaşamın diğer bileşenleriyle ilişkisi hep değişen bir canlı söz konusu.

Hâlâ da değişiyoruz. Bugün de değişme tartışmaları var. Post-hümanizm tartışmaları örneğin? Ya da trans-hümanizm mesela. İnsanı ölümsüzlüğe ulaştırmaya çalışan bir düşünsel, teknolojik ve felsefi tartışma. Dolayısıyla insan doğasından bahsetmek mümkün değil.

Amerika’nın keşfi ve insan doğası

Peki insanın doğası tartışmalarının köklerine dair nereler dikkat çekiyor?

Bu insanın özü, doğası tartışmalarının çıkış noktası çok acayip bir şey. Yanlış hatırlamıyorsam David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı kitabında okumuştum, insanın kendisini, kendi doğasını bulma, arama arzusunun Amerika'nın keşfinden sonra başladığını söylüyorlardı. Tabii antikçağdan itibaren insanın ne olduğu üzerine tartışmalar var ama asıl insan doğası dediğimiz tartışma Amerika'nın keşfinden sonra başlıyor. Amerika'nın keşfinden sonra buraya sadece patlıcan, hindi falan getirilmedi. İnsan da getirildi ve bu insanların bir kısmı Amerikan yerlileri arasında bilge olarak tanınmış, saygı görmüş insanlardı. Yerlilerin filozofu, düşünsel karakterleriydi bu insanlar. Graeber ve Wengrow, onların söylemleri üzerine doğa tartışmasının başladığını düşünüyorlardı.

Bu çok ilginç bir karşılaşmaydı. Çünkü ‘insanın doğası, özü meselesi buradan kaynaklanıyordu. Avrupa'nın Amerikalılara bakışını biliyoruz, oysa Amerikan yerlilerinin Avrupalılara bakışı çok farklıydı ve Avrupalılara kendilerini sorgulamaları için bir ayna tutuyordu. Avrupalıların altın ve gümüşe, bu kadar arsızca, bu kadar hırslı bir biçimde tamah etmelerinden rahatsızlardı ve bunu hiçbir zaman anlayamamışlardı.  

Onların bu bilgece ve soğukkanlı yaklaşımı, zenginliğe hiç prim vermeyen bir düşünceye sahip olmaları Avrupalıların kendilerini ve insanı sorgulayarak tartışmasına sebep olmuştu. Bu tartışmada iki büyük düşünsel izlek ortaya çıkıyor. Birincisi T. Hobbes’un insanın özünde kötü olduğu ve ehlileştirilmek için kültüre, uygarlığa ihtiyacı olduğu düşüncesi. Diğeri ise J.J. Rousseau’nun insanın özünde kötü olmadığı ama uygarlıkla baskılandığında kötücülleştiğini ifade eden savı. İşte bu iki düşünce, bugünün siyasetine dahi yön veren, eğitim yoluyla zihnimize geçmiş düşüncelerdir. Yani hâlâ uygarlıkla ilgili bir eleştiride bulunulduğunda Hobbesçu biçimde insanın vahşi olduğu ve uygarlığın onu ehlileştirdiğini öne süren itirazlar yükselebiliyor. 

İnsanın tarihsel ve evrimsel süreç içinde bedeniyle birlikte, tutumları, düşünceleri, davranışları da değişiyor. Dolayısıyla insan denilince hangisini referans alacağımız büyük sorun. Amerika’yı keşfeden Avrupalıları mı, Amerikan yerlilerini mi, antikçağ insanını mı? Bu tartışma, yaşam koşullarına göre sürekli dönüşen insanın, doğasını özünü tartışmayı imkansız hale getiriyor. Bugünden geriye baktığımızda bile bu değişimin boyutunu görebiliyoruz. 16-17. yüzyıl insanı değiliz, sanayileşme dönemi insanı da değiliz, o aydınlanmacı insan tanımına da uymuyoruz. Ömrümüz gibi boyumuz posumuz da biraz daha uzadı, değişti. Giderek de değişiyoruz. Atalarımıza göre daha az hareket eden bir canlıya evriliyoruz. 

Dolayısıyla ben insanın bir bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani ille de bir doğa tartışması yapacaksak -ki bence çok gereksiz- hangi zaman dilimi ve koşullarına maruz kalan insandan bahsettiğimize karar vermeli. Aristoteles’in söylediği o ‘politik insandan’ mı bahsediyoruz? Yoksa hümanizmin ortaya koyduğu ırkçı, cinsiyetçi ve sınıfçı insandan mı bahsediyoruz? 

Kaldı ki bu doğa meselesi de insan meselesi de çok politik meseleler. Yani kim tarafından nasıl tanımlandığıyla, hangi ideoloji ve iktidar güçleri tarafından sınırlarının çizildiğiyle ilişkili. O yüzden ben bu doğa meselesine çok takılmamak gerektiğini düşünüyorum. İnsanı saran koşullar çok daha önemli.

Doğayı adlandıran insan

Peki doğanın ta kendisine odaklanmak gerekirse neler söyleyebiliriz? 

Doğa diye bir şey bıraktık mı, kaldı mı, var mı gerçekten? Doğa insan icadı. Çünkü bizim doğa dediğimiz şeyin içeriğini aslında biz belirliyoruz. Elbette ağaçları, dağları biz yapmadık, biz inşa etmedik ama tüm hepsine o göstergeleri ve o isimleri biz verdik. O isimlerle beraber o anlamları, o fonksiyonları biz yükledik.

Ve onları bizim zihnimizdeki karşılığına uygun algılamaya başladık. Yani aslında gördüğümüz şeyler bizim zihnimizde onlara dair bildiğimiz ve inşa edilmiş şeyler. Gördüğümüz şeyler, ‘gördüğümüz şeyler’ değil. Ağaçlar ağaç değil esasen. Biz onlara ‘ağaç’ diyoruz. Ve ağaca yüklediğimiz bütün anlamlarla beraber aslında onu ağaç olarak algılıyoruz ve görüyoruz. Oysa ki ağaç, ‘ağaç’ değil, kendince bu evrimsel varlık sarmalında yaşamın bir bireyi, üyesi. Bu yüzden de bütün kültürlerde ağaç kimliği yüklenen şeylerin anlamı çok farklı. Ağacı kutsal kabul edip tapınanı da var, “Ne kadar kapı pencere çıkar?” hesabıyla yaklaşanı da. Dolayısıyla bu doğa meselesinin, özcü bir yaklaşımla bizim inşa ettiğimiz bir şey olduğu üzerine konuşmamız gerekiyor. Doğa üzerine konuşan insan kendi dışındaki bir şeyden konuşuyor kibrinde.

İnsanı da bunun içine dahil ederek konuşmamız gerekiyor. Son zamanlarda biliyorsunuz farklı düşünceler de ortaya çıkmaya başladı. Eskiden canlı, cansız diye ayırırdık yaşamın birleşenlerini. Şimdi artık cansızların da hakkını veren ‘nesne ontolojisi’ diye bir düşünce çıktı. Yani bu düşünce diyor ki: Biz bu evrenin bir parçasıyız ve cansız dediğimiz şeylerden oluşuyoruz. Bedenimizdeki magnezyumdan, demire, çinkodan, suyuna tuzuna kadar biz bu toprağın çocuğuyuz, üyesiyiz. Diğerleriyle ilişkide ve birlikte varız. Dolayısıyla bu düşünce eşitlikçi bir ontoloji talep ediyor. Çünkü ancak birlikte varız. Bunu görmezden gelmek ya da daha insan merkezli, daha pragmatist değerlendirmek bizim olduğu gibi ortaklaştıklarımızın da yaşamını tehlikeye sokuyor. 

Toplumsal yaşamın verdiği ‘ağırlık’

Bu kadar değişken bir yapı içinde, insanı anlamak için kullanabileceğimiz anahtarlar neler olabilir? Değişimin ritmini nasıl okuyabiliriz?

Bütün dönemleri kapsayacak tek bir anahtar yok dediğim gibi ama her dönem için ayrı ayrı anahtarlar bulmak mümkün. Daha küçük değişkenler de tespit etmek mümkün, ben yaklaşık 10 bin yıl önce başlayan uygarlığın insanın değişim ritmini hızlandıracak bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce yaşam ve gündelik hayat deviniminde çok ciddi bir kırılma yaşandı. Doğanın içerisinde doğal koşullara uyum sağlayarak avcılık, toplayıcılık yaparak geçinen insanın, daha esnek bir hayattan kısa süre içinde çok farklı ve iş gücünün daha yüksek olduğu yoğun emek gerektiren, tarımsal kültüre geçmesi, daha kalabalık nüfuslar halinde yaşaması, en önemli kırılma noktası.

Bugün içinde yaşadığımız sorunlardan bir tanesi bu kalabalıktaki ilişki karmaşaları. Araştırmacılar ortalama 150 civarında insanla iletişime girebileceğimizi söylüyor. Oysa daha bu sabah okudum ki geldiğimiz noktada herkesin sosyal medyadan temas ettiği ortalama 500 civarında insan varmış. Kaldı ki onların bize dayattığı altından kalkılmaz bir haber akışı da var. Bütün bunlar aslında insanın üzerindeki yükü artıran şeyler.

İnanç da bu değişkenlerden bir tanesi. Belki mevsimsel ritüellerle daha hafif bir inanç içerisindeyken, yerleşik tarım kültürüyle birlikte inancın iktidarla karşılaşması, siyasallaşması ve siyasi bir erk yoluyla yaşamın idaresini ele alması, insanlar üzerinde yine başka bir yük diye düşünüyorum. Yaşamı çok belirleyen bir değişken. Bir ideolojinin, felsefenin, doktrinin kontrolünde hayat yaşamak. Görünen her şey bu ideolojinin tanımıyla yükleniyor. Dolayısıyla değişimin ritmini anlamak için inanç önemli bir unsur.

Kaldı ki birlikte yaşamın getirdiği koşulları çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Oysa nüfus arttıkça koşulların da sertleştiğini biliyoruz. Bunlar insanın arzularını, isteklerini, ihtiyaçlarını ötelemesine sebep olan, onları kontrol altında tutan koşullar. Yani toplumsal varlık olmak, kültürel bir özneye dönüşmek demek ve uygarlıkla birlikte başlayan bu süreç insanı ve yaşamı anlamak için önemli bir değişken. Çünkü temel biyolojik ihtiyaçları olan sade bir canlıdan, biyolojik ihtiyaçların talep edilmesine dahi izin vermeyen kültürel bir özneye dönüşüm söz konusu.

Elbette uygarlık tek bir paradigmayla değerlendirilemez. Ortada çok fazla değişken var. Tarımsal kültürün başlangıcıyla değişen doğayla ilişki, kentleşme, daha büyük nüfusların ortaya çıkması, ilişkilerin artması, uzak insanların birbirleriyle teması, deniz yolculuklarının artması, ticaret, savaşlar… bütün bunlar aslında her dönemi anlamanın kriterlerinin de farklı olduğunu gösteriyor. O insanların ve değişimlerin onları kuşatan kültürle ve yaşam biçimiyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kaldı ki kapitalizm ve sanayileşme gibi paradigmaların da devreye girdiğini, oradaki rekabetçi ortamların, sermayenin, sınıfsal çatışmaların, burada çok farklı roller üstlendiğini ve insanlar üzerinde çok ciddi bir baskı oluşturduğunu, insan psikolojisi üzerine, yaşam üzerine çok ciddi ağırlık yaptığını düşünüyorum. 

Bu dönüşüm içinde uygarlığın başından itibaren hiç değişmeyen ve hep aynı saikler üzerinden hareket eden sınıf meselesi, insanın ve yaşamın anlaşılması için en önemli anahtar. Tüm bu değişimlerin ve kırılma noktalarının karar merci çağlar boyunca hiç değişmiyor, ayrıcalıklı azınlıklar. Yerleşik yaşama ya da tarımsal kültüre geçiş gibi radikal yaşam değişikliklerinde karar topluluğun geniş katılımıyla verilmedi, gücünü tanrılardan, inançtan ve iktidardan alan küçücük bir azınlığın ideolojisi belirleyici oldu. Kültürü, ekonomiyi, yaşamı emekleriyle üreten kalabalıklar, bu azınlık ideolojisinin belirlediği sınırlar içinde onların verdikleriyle yetinmek zorunda oldukları bir hayat yaşadılar. Krallık, rahiplik, yargıçlık bu azınlığın hakkıyken, ırgatlık, işçilik, çiftçilik ve “kahramanlık” kalabalıklara reva görülmüştü. İlginç olan on bin yıldır bu sınıfsal sömürünün hiç değişmeden bugüne dek ulaşmasıdır.   

Kısaca aslında her dönem için farklı bir anahtarımız olmalı diye düşünüyorum, bu anahtarın da esnek olması gerekiyor. Çünkü bu değişkenleri çok da hesaplayabilecek durumda değiliz. Son derece modern bir perspektiften bakıyoruz. Evimizdeki bilgisayarlı atmosferden geçmişi anlamaya çalışıyoruz. Geçmişte yaşayanların bildiği ve yaşadığı şeylerden bihaber davranıyor, yaşamı sadece bugünden, öznel deneyimlerimizden bakarak yorumluyoruz. O yüzden her olay için farklı bir kurgu, plan, araştırma teorisi yürütmemiz ve lokal yaklaşmamız bir o kadar da çoklu bakmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Sınıflı toplumda cennet tasvirinin kökleri 

Mitolojide, edebiyatta, masallarda sıkça karşılaştığımız ‘geçmişteki altın çağa özlem’ teması da bu değişimle mi ilgili? Sizin de kitaplarınızda sıkça bahsettiğiniz bu ortak anlatıyı nasıl yorumlamalıyız?

Pek çok araştırmacı gibi ben de tarım kültürünün başlangıcıyla değerlendirmeye çalışıyorum. Her ne kadar buna çok ciddi eleştiriler getirilse de bu yaklaşımın önemli olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü bir anlatının tarihsel gerçeklikle bu kadar örtüşmesi, simgesel bir anlatı olmasına karşın bütün kodları çözüldüğünde gerçeklikle bu kadar özdeşleşmesi ve inançtan öte bir tarihsel anlatıya dönüşmesi aslında hiç tesadüf değil. Ayrıca arkeolojik verilerin de bunu desteklediği görüşündeyim. 

Örneğin şöyle veriler var. Erken tarım topluluklarında, özellikle Orta Anadolu'da yapılan kazılarda, Aşıklıhöyük'te, Çatalhöyük'te, Batı’da Barcınhöyük'te ve benzeri yaşam alanlarında, erken Neolitik Dönem’de tarımsal kültüre geçmiş toplulukların ilk üyelerinin kalıntılarına baktığımız zaman bu insanların gerçekten çok mutsuz olduklarını görüyoruz. En azından çok sağlıksız bir hayat sürdüklerini anlıyoruz. Eklem rahatsızlıkları, büyüme sıkıntıları çekmişler, daha kısa ve daha kalın forma dönüşmüşler. Bunun temel sebebi de aslında hiç alışık olmadıkları koşullarla karşılaşmaları. Sürekli hareket eden, koşan, yürüyen insanlar tarım kültürünün ağır iş koşulları altında yük taşımak, tarlayı işlemek, ağaçları söküp ormansızlaştırmak gibi insan bedenini zorlayacak işlerle hiç alışık olmadıkları bir yaşam biçimine dahil olmuşlardı. Kaldı ki karbonhidrat ağırlıklı beslenmeye başladıktan sonra dişlerinde de sorunlar yaşamaya başlamışlardı. 

Bu veriler ışığında baktığımızda, aslında bu cennet arketipinin hayalini, özlemini kuran insanların erken tarımcılar olduğu anlaşılır. Bunların "Biz nereden geldik, niye bu kadar çalışıp hayatı cehenneme çeviriyoruz?" gibi sorulara verdikleri yanıt ‘hataları nedeniyle kovuldukları altın çağ’ anlatısı olmuştu ve bu ütopik geçmişe duyulan bir özlemi içeriyordu. Cennetten kovulma miti, iki dünya arasındaki ayrımı iki noktada vurguluyordu. Birincisi ölümsüz dünyadan ölümlü dünyaya ve ikincisi çalışmanın olmadığı bir dünyadan emek-yoğun bir dünyaya geçişi aktarıyordu. Bu anlatıda, atalarının çalışma gerektirmeyen yaşam koşullarına sahip olduğuna inanan ilk çiftçilerin kendilerinin çalışmaya ve sınıflı bir topluma mahkûm edilmelerinin acısını duydukları da anlaşılıyor. Altın Çağ’a geri dönme arzusunun altında yatan motivasyon da bu olmalıydı. Emeği peşinen verip geliri ötelenen tarım kültürünün özelliği olarak geçmişte yitirilen cennete ulaşmayı geleceğe havale etmişlerdi.  
Elbette toplumsal söylemin ve değerlerin oluşmasında uygarlığın başından itibaren etkili olan ayrıcalıklı insanların, ‘cennet miti’nin kurgulanması ve yaygınlaşmasında da baş rolü oynadıklarını düşünebiliriz. Bu rüya, bugün de olduğu gibi, kitlelerin bedenleri ve emekleri üzerine politika üretmeyi kolaylaştırıyordu. Cennet rüyası, ayrıcalıklı nüfusun yaşamına dönüşürken, cennete ulaşma hayali büyük kalabalıkları köleleştiriyor, bedenleri ipotek altına alıyor, yaşamı cehenneme çeviriyordu. Cennet düşüyle çıkılan yolda geldiğimiz yer, yaşayanların büyük çoğunluğu için tam bir cehennem. Temiz suya ve sağlıklı besine erişim ciddi bir problem haline gelirken, dünya nüfusunun büyük bölümü köleleştiriliyor, emekleri ve yaşamları sömürülüyor. Madencilerin yaptığı son eylemlerden birinde bir madencinin haykırdığı şu sözler geldiğimiz noktayı gayet iyi özetliyor bence: “Biz işçi olmaya çalışıyoruz, biz kölelikten işçiliğe geçmeye çalışıyoruz, maaşımızı istiyoruz”. 

Tabii bir taraftan da bu anlatının, bu mitin azınlığın oluşturduğu tarımsal kültür miti olduğunu da biliyoruz. On bin yıl sonra tarımsal kültürün ideolojisi sona yaklaştı. İlk kez tarım nüfusunun kentli nüfusa oranı azaldı. Bu çok önemli bir dönüm noktası. Geçim kaynağı olarak tarım kültürü hayatımızdan çekiliyor. Topluma dayattığı bütün mitleri, inançları ve kültürü ağırlığını yitiriyor. Cinsiyet rollerinden, hukuk sistemine, inancından, sınıfsal meselelere kadar her şeyin yaklaşan dijital çağın kültürüne uygun olarak yeniden oluşturulacağı bir değişim-dönüşüm noktasındayız. Sadece inanç ve toplumsal değerler değil, bilgi, deneyim ve aktarım gibi konular da bu değişimden üzerlerine düşeni alıyor. Bu yeni kültür, entelektüel bilgi, birikim ve eğitim gibi meselelerin de üzerini çizmeye başladı. Baş döndürücü bir hızla değişime uyum sağlamaya zorluyor. Bu da tabii kendi söylencesini, kendi mitlerini beraberinde getirecektir.

Farklı yansımalar 

Bu cennet arzusunu bütün dünya halklarının mitlerinde görüyor muyuz?

Avustralya’da Aborjinlerden Amerika yerlilerine kadar bütün dünya halklarının zihinlerindeki ontolojik sorulara yanıt veren mitik kutsal anlatıları var. Kim olduklarını, bu dünyada ne yaptıklarını, nereye gittiklerini daima sorgulamışlar. 

Ama Kharon’un Kayığı’nda da vurguladığım gibi, avcı-toplayıcı topluluklar ile tarımsal kültüre entegre olmuş toplulukların mitlerinde çarpıcı bir farklılık var. Mesela istisnalar kaideyi bozmaz ama avcı-toplayıcı kültürlerde büyük oranda cennet ve cehennem figürünün olmadığına dair tespitler söz konusu. Tarımsal kültürle birlikte siyasallaşan inancın temsilini üstlenen iktidarın dünyadaki düzeni, intizamı, sistemi, harmoniyi kurup koruyabilmek için yavaş yavaş ‘öteki dünya’ diye adlandırılan dünyaya, cenneti ve cehennemi yerleştirmeye başladığını görüyoruz. Cennet ve cehennemin detaylarına baktığımızda, bu mitik toposların sabit olmadığını, iktidarın ihtiyacına uygun olarak sürekli değiştirildiğini söylemek mümkün.  Yani siyasal iktidar ihtiyaç duyduğu yerde, ihtiyaç duyduğu anda oralara yeni cezalar ya da yeni ödüller yerleştirmiş ve bunları da keramet sahibi, öbür tarafa gidip gelebilen ya da oradan haber alabilen şamanlar, peygamberler ya da şairler yoluyla insanlara aktarmış. İktidarın koyduğu kurallara uymayanları nelerin beklediği ve dolayısıyla hayatı nasıl yaşamaları gerektiği bilgisi yaygınlaşıyor, cennet ve cehennem iktidarın sopasına dönüşüyordu.  

Yarın, Homeros’u konuştuğumuz söyleşimizin ikinci kısmı Evrensel Pazar Sayfalarında...

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
07.08.2026 12:20 / Güncelleme: 13:18

Kamuya borcu olanlar için süre daralıyor: Kimler 72 aya kadar taksit yapabilecek?

Kamuya vergi, SGK primi, MTV ve trafik cezası gibi borçları bulunanlar için yapılandırma başvurularında süre daralıyor. Peki 72 aya varan taksit imkanından kimler yararlanabilecek, başvurular ne zaman sona erecek?

Kamuya borcu olanlar için süre daralıyor: Kimler 72 aya kadar taksit yapabilecek?

Fotoğraf: DHA

07.08.2026 16:12

DEM Partili Ali Bozan, Bakan Kurum’a sordu: Mersin’de fahiş kira fiyatlarına karşı bir önleminiz var mı?

DEM Parti Milletvekili Ali Bozan, Mersin’de artan konut kiralarını Meclis gündemine taşıyarak Bakan Kurum’a sosyal konut, kira desteği ve fahiş kira artışlarına karşı alınacak önlemleri sordu.

DEM Partili Ali Bozan, Bakan Kurum’a sordu: Mersin’de fahiş kira fiyatlarına karşı bir önleminiz var mı?

Fotoğraf: ANKA

07.08.2026 11:11 / Güncelleme: 12:11

Kenan Budak anısına işçi forumu: 'Mücadele dağınık, öfke birikiyor'

Toplumsal Özgürlük Partisi çağrısıyla İstanbul'da düzenlenen forumda, 12 Eylül döneminde katledilen işçi önderi Kenan Budak anıldı. Farklı iş kollarından temsilciler güncel emek süreçlerini, sömürü düzenini ve ortak mücadele yollarını konuştu.

Kenan Budak anısına işçi forumu: “Mücadele dağınık, öfke birikiyor”

Fotoğraf: Evrensel

07.08.2026 17:49

Ebrar Karakurt ne zaman dönecek: Filenin Sultanlarına kötü haber

Ebrar Karakurt'un sağlık durumuyla ilgili gelen açıklamada, sporcunun sahaya dönüş sürecinin henüz tamamlanamadığı kaydedildi.

Ebrar Karakurt ne zaman dönecek: Filenin Sultanlarına kötü haber

Ebrar Karakurt | Fotoğraf: TVF

07.08.2026 17:29 / Güncelleme: 17:36

Kılıçdaroğlu'nun Yardımcısı Kuşoğlu: 'AKP, CHP'ye ve Cumhuriyet değerlerine daha fazla yaklaştı'

'Devlet aklı' sözleriyle gündeme gelen Kılıçdaroğlu'nun yardımcısı Bülent Kuşoğlu katıldığı programda yaptığı değerlendirmede, belediye başkanlarının AKP'ye geçmesinin AKP'nin CHP ve Cumhuriyet değerlere yaklaşmasından dolayı olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu'nun Yardımcısı Kuşoğlu: "AKP, CHP'ye ve Cumhuriyet değerlerine daha fazla yaklaştı"
07.08.2026 13:13

Göllerde su seviyesi düştü: Burdur'da 31, Salda'da 14 santimetrelik kayıp

DSİ verilerine göre son bir yılda Burdur Gölü'nün su seviyesi 31, Salda Gölü'nün ise 14 santimetre düştü. Kentte bazı göletlerde doluluk yüzde 100'e ulaşırken, bazı rezervuarlarda düşük seviyelerde kaldı.

Göllerde su seviyesi düştü: Burdur'da 31, Salda'da 14 santimetrelik kayıp

Fotoğraf: ANKA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!