Ahbap vakasına dair: 'Yaptım da sor bakalım niye yaptım?'
‘Kim bunlara inanır?’ denen pek çok kitlesel dolandırıcılık vakası; bizzat bulunduğu dönemin en öne çıkan ‘acziyetlerini’ gören birkaç ‘akıllı’ dolandırıcının üstünden yükseldi. Eminiz hepsinin bir ‘Yaptım da sor bakalım niye yaptım?'ı vardır.
Banker Kastelli, Haluk Levent, Süleyman Mercümek
Nisa Sude Demirel
[email protected]
Her ne kadar ana akım medya anket soruları üzerinden durumu yanlışlamaya çalışsa da, Haluk Levent Media Cat’in yaptığı ‘en güvenilir ünlü’ anketinde 2025 de dahil olmak üzere son 6 senedir üst üste birinci çıkıyor. Şimdi ise kurduğu Ahbap Derneği, televizyon ünlülerinden askeri sanayi şirketlerine uzanan bir listeyle dolandırıcılık soruşturması ile karşı karşıya. Bahis, toplanan bağışların kişiler üzerine geçirilerek yurt dışına kaçırılması, kara para aklama, paravan organizasyonlar... Kısaca bir kez daha kitlesel bir dolandırıcılık vakasıyla karşı karşıyayız. Bu dolandırıcılığın ne vakıf aracılığıyla gerçekleştirilmesi de, ‘Kime güveneceğiz?’ sorusunu doğurması da yeni değil.
Madem -çok da uzak olmayan- geçmişten pek çok örnek varsa, neden dolandırılıyoruz? Saflığımızdan ya da alıklığımızdan mı?
On yılların ‘umut tacirliği’
Soruyu yanıtlayabilmek için, Türkiye’nin Sülün Osman’dan Jet Fadıl’a, Çiftlik Bank’a kadar uzanan kabarık dolandırıcılık hikayelerinden birkaçını seçelim. Filmlere, romanlara konu olmuş bu dolandırıcılık hikayelerinde ortak olanın izini sürelim…
Daha sonra 1980’lerde de meşhur Banker Bilo filmine konu olan, 1960’ların popüler dolandırıcılık vakalarından biri Almanya’ya yoğun işçi göçüne ilişkindi. 1961-1973 yılları arasında Türkiye’den Almanya’ya gitmek için tam 2.6 milyon işçi başvuru yapmıştı. Bu kişilerin sadece 867 bini resmi olarak kabul edilirken bu yoğun talep yeni bir dolandırıcılığın da kapısını araladı. Almanya’ya gitmeye dair bu yoğun talebin açık nedenleri vardı tabi. Kente yoğun göçün ortaya çıkardığı yoksulluk, çok çocuklu ailelerin sıklıkla tek ücretle ayakta kalmaya çabalaması gibi pek çok neden Almanya’da dövizle alınan ücret ve aile geçindirme hayalini büyütüyordu. Bu yoksulluk görüntülerinden biri örneğin 1962’de 5 bin inşaat işçisinin Meclise doğru düzenlediği “açlar yürüyüşü”ydü.
O dönemin İŞKUR’u İş ve İşçi Bulma Kurumunun fişlerini taklit ederek işçilere Almanya vadeden bir şebeke dahi ortaya çıkarılmış, şebekenin yaklaşık 1 milyon lira elde ettiği tespit edilmişti. İşçileri aynı Banker Bilo filmindeki gibi Yugoslavya’ya, Yunanistan’a bırakan sahte ‘göçmen tüccarları’; harç parası toplayıp kaçan dolandırıcılar, işçileri Almanya’ya bırakıp ortadan kaybolan eski gurbetçiler... Böylece insanca yaşama dair kurulan Almanya hayali, adeta bir kitlesel dolandırıcılık örneği doğurdu.
Milliyet gazetesi arşivinden

Faize Hücum film afişi
1990’lara geldiğimizde bu defa ‘Mercümek krizi’ çıkıyor karşımıza. Bu defa işçi sınıfının zorlaşan geçim koşullarının değil, Bosna’ya yardım etmeye dair bir ‘iyi niyet’ söz konusuydu. Bosna’da 1995’teki Srebrenitsa Katliamı ile arşa çıkan insani kriz döneminde, henüz bu yıllara gelmeden Türkiye’de toplanan paraların ‘iç edildiği’ ortaya çıkmıştı. Refah Partisinin ‘kasası’ Süleyman Mercümek’in banka hesaplarındaki 16.5 trilyon lira olduğu ortaya çıkmış, “Bosna’ya yardım” için oldukça büyük kısmı işçi sınıfından toplanan paralar Refah Partisinin içerideki ve dışarıdaki teşkilatlarına akmıştı. Bosna’ya yardım gönderdiğini sanan binlerce kişi, ‘iyi niyet taşlarıyla’ döşeli bu yolda Mercümek ve RP bürokratlarının karnını doyurmuştu.
Hemen 2000’lerin başında, bu defa dolandırıcılığın merkezinde Deniz Feneri Vakfı vardı. Çok benzer biçimde dernek, Müslüman ülkelerdeki yoksullara yardım topladığını iddia ediyordu. Toplanan 41 milyon avronun 17 milyonu Türkiye’ye gönderilmiş, 8 milyonu Türkiye’deki Deniz Feneri Derneğine gönderilmişti; geri kalanının durumu ise meçhul. Bu dolandırıcılık vakasının sonucunda Türkiye’de açılan davada tüm sanıklar hakkında takipsizlik verildiği gibi, dernek daha sonra başta Suriye’nin yeniden inşası olmak üzere pek çok başka ‘insani yardım’ konusunda da bizzat iktidarla iç içe işlerle anıldı. Bu defa kaybolan milyonlarca avro da ‘iyi niyete’ kurban gitmişti.
2010’lardan sonra da liste uzun. Günlük olarak yaşadığımızdan kısaca geçmenin yeterli olduğu durmadan yükselen enflasyon, ezilen ücretler, düşen konut sahipliği oranları, gittikçe belirsizleşen gelecek... Kripto parada Thodex vurgununu, ‘Tosuncuğun’ ÇiftlikBank’ını, önüne geçil(e)meyen yasa dışı bahis furyasını yarattı. ‘Kim bunlara inanır?’ denen pek çok kitlesel dolandırıcılık vakası; bizzat bulunduğu dönemin en öne çıkan ‘acziyetlerini’ gören birkaç ‘akıllı’ dolandırıcının üstünden yükseldi. Banker Bilo’nun meşhur repliğinden, eminiz hepsinin bir ‘Yaptım da sor bakalım niye yaptım?’ı vardı. Hatta bu soruya en güçlü yanıt dolandıranlardan değil, dolandırılanlardan gelebilir.
Kime güvenmiyoruz?
Ahbap’a gelince... Kızılay’ın çadır sattığı, kitle örgütlerinin gönderdiği yardımlara İHH ve AFAD etiketlerinin yapıştırıldığı iddialarının dolaştığı bir ortamda deprem yardımları; elbette vakıflara yapılıyordu. Deprem vergilerinin nereye gittiği sorgulanırken Kızılay, televizyon ünlüleriyle tüm kanallarda Twitch yayıncısı misali bağış topluyordu. Bugün Ahbap’ın inşaata dönüşmediği ortaya çıkan ‘deprem konutları kampanyası’ sırasında Malatya’da, Hatay’da henüz konutu teslim edilmemiş depremzedeler konteyner kentlerden tahliye ediliyordu.
Türkiye Tek Yürek program afişi
ASAL Araştırma’nın haziran 2025’te 26 ilde yaptığı ankette katılımcıların neredeyse yüzde 25’i hiçbir kuruma güvenmediğini ifade ediyor. Araştırma danışmanlık şirketi olan TÜSİAR’ın aralık 2025’te yaptığı ankete göre yargıya hiç ya da kısmen güvenmediğini ifade edenlerin oranı yüzde 72.3. Aynı şekilde TBMM’ye güvenmediğini ifade edenlerin oranı yüzde 53.6.
TÜSİAR'ın kurumlara güven anketi
Kime güveneceğiz?
Kısaca hangi dolandırıcılık vakasının kapısını çalsak ya yoksulluk ya geçim derdi ya da dünyanın bir yerlerinde bunlarla boğuşan başka insanlara dönük bir yardım ihtiyacı çıkıyor. Ancak yalnızca bunlar değil. Bu hikayelerin dolandırıcıları yalnızca önündeki ‘fırsatı’ görenler değil. Bir de bu fırsat koşullarını oluşturanlar. Yoksullaştıranlar, işsiz bırakanlar, ‘güçlü dış politika’ kisvesiyle savaşları büyütenler, hem imar aflarıyla afet yollarını döşeyen hem de afet sonrası sahipsiz bırakanlar... Öyleyse ‘yardımın’ yerini dayanışmanın almadığı hiçbir hikaye ‘bu defa farklı’ olmayacak. Seferberlik kararını alan Meclisin vekillerinin karaborsacılık yaptığı hikayeleriyle dolu ülkemizde, biz de mecburen üstümüzdekine değil bir yanımızdakine güveneceğiz.
Bundan iki sene önce, ‘güveni’ bu defa mesai arkadaşları için kullanan, Ford Otosan’dan bir işçinin gazetemize yazdığı mektuptan alıntıyla bitirelim: “Güvensizliğin arkasına saklanıp bir şeyler yapmamak yerine talebi önümüze koyup ne yapabileceğimize mi baksak artık? Çünkü gerçekten artık bu koşullarda yaşanmıyor!”
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et