‘İşçi sınıfının sorularına vakit yoksa, kimin için varsınız?’
İşçinin sorusuna cevap vermek mi daha önemli, yoksa protokol sıralarında yer almak mı? İşçinin yanında durmak mı daha önemli, yoksa iktidarın gölgesinde görünmek mi?
Fotoğraf: Türk-İş
Rafineri İşçisi Ersin Eser
Ankara
Ben bir Petrol-İş üyesiyim. Türkiye’nin enerjisini üreten bir işyerinde alın teri döken, üretimin ve emeğin ne demek olduğunu bilen bir işçiyim. Aynı zamanda Türk-İş çatısı altında örgütlü milyonlarca emekçiden biriyim. Bu yazıyı da bu kimlikle kaleme alıyorum.
Bugün işçi sınıfının önünde duran mesele, bir kişinin, bir sendikanın ya da bir konfederasyonunun meselesi değildir. Mesele, Türkiye’de işçinin örgütlenme hakkının her geçen gün daha fazla kuşatılmasıdır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Temmuz 2026 işkolu istatistikleri açıklandı. Yaklaşık 17 milyon işçinin yalnızca yüzde 13,79’u sendikalı. Yani milyonlarca işçi hâlâ örgütsüz. Peki neden? İşçi sendika istemiyor diye mi? Hayır! İşçi örgütlenmek istemiyor diye mi? Yine hayır! İşçi örgütlenmek istediğinde karşısına işveren baskısı çıkıyor. İşten atılma tehdidi çıkıyor. Yetki süreçleri çıkıyor. İşkolu barajları çıkıyor. Yıllarca süren davalar çıkıyor. Bütün bunların üzerine bir de sendikaların kendi içindeki bürokratik anlayış ve işçiden uzaklaşan yapı ekleniyor. Sonra da dönüp, “İşçiler neden sendikalaşmıyor?” diye soruyoruz. Asıl soruyu sormak yerine sonucu tartışıyoruz.
12 Eylül sonrası oluşturulan sendikal mevzuatın işçi sınıfına verdiği zararları yıllardır konuşuyoruz. Aradan geçen onca yıla rağmen bugün hâlâ aynı sorunları konuşuyorsak, artık dönüp kendimize de sormamız gerekiyor: Biz neyi değiştirdik? İşçi sınıfı, yıllardır aynı duvarlara çarpıyor. Bir sendika çoğunluğu sağlıyor, yetki süreci yıllarca sürüyor. İşçi sendikalı oluyor, işinden oluyor. İşçi haklı çıkıyor ama bu kez işyerindeki örgütlülük dağıtılmış oluyor. Böyle bir düzende sendikal hak gerçekten var mıdır? Kâğıt üzerinde var olan ama fiilen kullanılamayan bir hakkın adı özgürlük olabilir mi? İşte bugün işçi sınıfı tam da bu nedenle, yıllardır eleştirdiğimiz 12 Eylül düzeninin gölgesinden kurtulamıyor. Ve belki de bugün, o yıllarda var olan mücadeleci sendikal tavrı yeniden arıyoruz. Çünkü “sarı sendikacılık” diye tarif edilen anlayışın işçi sınıfının üzerinde giderek daha fazla derinleştiğini görmek, işçinin sendikalara olan güvenini de her geçen gün aşındırıyor.
Peki sendikalar ne yapıyor?
İşçinin örgütlenmesinin önündeki engelleri konuşmak için sendikalara sorular yöneltiyoruz. İşkolu barajlarını, yetki süreçlerini, işçinin sendikalaşmasının önündeki fiili engelleri, işçilerin neden sendikalardan uzaklaştığını soruyoruz. Sendikal örgütlenmenin nasıl güçlendirileceğini soruyoruz. Bunlar kişisel sorular değildir. Bunlar yaklaşık 17 milyon işçiyi ilgilendiren sorulardır. Ancak bu sorulara cevap ararken, TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar’ın sekreteri aracılığıyla gazeteye iletilen cevap şu oluyor: “Size ayıracak vaktimiz yok.” İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor. Milyonlarca işçinin örgütlenme hakkını ilgilendiren sorulara vakit yok! İşçinin sendikal geleceğine vakit yok! İşkolu barajlarına vakit yok! Yetki süreçlerine vakit yok! Örgütlenmenin önündeki engellere vakit yok! Ama yüz milyonlarca liralık bir genel merkez projesinin açılışında bulunmaya, protokol sıralarında görünmeye, devlet erkânıyla aynı kareye girmeye vakit var! İşte benim itirazım tam olarak buradadır. Bu, bir şahsın özel hayatına yönelik bir eleştiri değildir. Bu, bir makamın sorumluluğuna yönelik ağır ama haklı bir eleştiridir. Çünkü Ramazan Ağar yalnızca bir sendika yöneticisi değildir. Milyonlarca işçinin örgütlü olduğu Türk-İş’in yönetiminde bulunan bir isimdir. O makam, işçinin makamıdır. O makamda oturanların önceliği de işçinin soruları olmalıdır. İşçi sınıfının sorunlarını gündeme taşıyan bir gazeteye iki dakikalık vakit ayıramayanların, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunlara nasıl çözüm üreteceğini sormak da bizim hakkımızdır.
Türkiye’de milyonlarca işçi örgütsüzken, sendikalaşma oranı yüzde 13,79’larda kalırken, işçi sınıfının örgütlenmesinin önündeki engeller bir türlü kaldırılamazken, bizlerin sormaya hakkı vardır: Sendikaların büyüyen binaları mı daha önemli, yoksa büyüyen işçi örgütlülüğü mü? İşçinin sorusuna cevap vermek mi daha önemli, yoksa protokol sıralarında yer almak mı? İşçinin yanında durmak mı daha önemli, yoksa iktidarın gölgesinde görünmek mi? Ben bir Petrol-İş üyesi olarak, TÜRK-İŞ çatısı altında örgütlü bir işçi olarak, kendi adıma cevabımı biliyorum. Benim için önemli olan işçinin örgütlü gücüdür. Benim için önemli olan sendikanın işveren karşısında eğilmemesi, işçinin hakkını ararken yalnız bırakılmaması, sendikaların işçiden aldığı güçle mücadele etmesidir. Çünkü sendika, işçinin aidatından ibaret değildir. Sendika, işçinin güvencesidir. Sendika, işçinin örgütlü gücüdür.
Artık işçinin önünde susacak değil, hesap verecek bir sendikal anlayış istiyoruz. Bugün işçi sınıfının ihtiyacı olan şey, makamların sessizliği değildir. İşçinin sorularına cevap verecek yöneticilerdir. İşkolu barajlarının kaldırılması için mücadele edecek sendikalardır. Yetki süreçlerini hızlandıracak düzenlemeler için mücadele edecek konfederasyonlardır. Sendikal nedenle işten çıkarılan işçinin yanında duracak örgütlerdir. İşçinin sendikaya güvenini yeniden tesis edecek demokratik ve mücadeleci bir anlayıştır. Biz artık sendikaların yalnızca toplu sözleşme masasında değil, işçinin hayatının her alanında mücadele etmesini istiyoruz. Çünkü işçi sınıfı yalnızca seçim zamanı hatırlanacak bir kitle değildir. İşçi sınıfı yalnızca toplu sözleşme döneminde ziyaret edilecek bir taban değildir. İşçi sınıfı, bu ülkenin üretimidir ve bu ülkenin gerçek sahibidir.
Ramazan Ağar’a da Türk-İş yönetimine de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na da bütün sendikalara da açıkça söylüyorum: İşçinin sorularına vakit ayırmayacaksanız, işçinin hangi sorununa vakit ayıracaksınız? Çünkü biz artık susan değil, soran bir işçi sınıfı istiyoruz. Makamların kapısında bekleyen değil, hakkını arayan sendikalar istiyoruz. Protokol fotoğraflarında değil, grev çadırlarında ve direniş alanlarında işçisinin yanında duran yöneticiler istiyoruz. Ve en önemlisi, 12 Eylül’ün işçi sınıfına bıraktığı sendikal mirası kabullenen değil, onu değiştirmek için mücadele eden bir sendikal anlayış istiyoruz. Bugün umudumuz belki zor şartlar altında… Ama her sabah yeniden işe gidiyoruz. Yeniden üretiyoruz. Yeniden mücadele ediyoruz. Çünkü biliyoruz: İşçi örgütlenirse güçlüdür. İşçi birleşirse yenilmezdir. Ve işçi sınıfı, kendi geleceğini kendi elleriyle kuracaktır. Umudumuzun yettiği kadar değil; örgütlü gücümüzün yettiği yere kadar mücadele edeceğiz. İşçi sınıfını, alın terini ve örgütlü mücadeleyi selamlıyorum.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et