Kurucu şiddetten radikalleşmeye: 'Radikalleşen Türkiye' üzerine
Kitap, odağına 60’lar ve 80’ler arasındaki o yoğun şiddet ve kutuplaşma iklimini alsa da, silsileyi takip edebilmek için bizi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu yıllarına, devletin inşa sürecine kadar geri götürüyor.
Filiz Gür
[email protected]
Bir kitabın kapağında "1960-1980" yazması, hikayenin orada başladığı anlamına gelmiyor. Güney Çeğin ve Vefa Saygın Öğütle’nin çalışması tam da bu gerçeği yüzümüze çarparak açılıyor. Kitap, odağına 60’lar ve 80’ler arasındaki o yoğun şiddet ve kutuplaşma iklimini alsa da, silsileyi takip edebilmek için bizi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu yıllarına, devletin inşa sürecine kadar geri götürüyor. Doğrusu, teorik kavramların ve arka planın ağırlığıyla giriş kısmı beni biraz yormuş, üzerine ekstra okumalar yapmamı gerektirmişti; fakat kurulan bu köprü, sonraki dönemleri anlamak için o kadar elzemmiş ki, sayfalar ilerledikçe bunu daha iyi kavradım.
Yazarlar, kurucu dönemden 1960’lara uzanan süreçte, devletin kendi eliyle ürettiği ya da alan açtığı paramiliter yapılardan milliyetçiliğin doğuşuna, azınlık örgütlenmelerinden işçi sınıfının reflekslerine kadar çok geniş bir aktörler ağının haritasını çıkarıyor. Kitabın en güçlü tarafı, bu yapıları sadece kronolojik olarak sıralamakla kalmayıp, aralarındaki diyalektik ve tarihsel şiddet öyküsünü görünür kılması.
Birbirini doğuran yapılar ve taşra-merkez ikilemi
Kitabı okurken varılan nihai sonuç oldukça sarsıcı: Hiçbir yapı ötekinden bağımsız gelişmiyor. Her hareket, karşıtının aldığı pozisyona göre şekilleniyor, her yapı adeta öteki yapıyı doğuran bir rahim işlevi görüyor. Devletin darbeler öncesindeki, sırasındaki ve sonrasındaki tutumu, bu karşılıklı ilişkiler ağını daha da karmaşıklaştırıyor.
Üstelik yazarlar, bu yapıları homojen (tek tip) kabul etme hatasına da düşmüyorlar. Örgütleri kendi içlerinde çok önemli bir ayrıma tabi tutmuşlar:
Entelektüel Merkez: Teoriyi üreten, ideolojik çerçeveyi çizen kadrolar.
Taşralı Çeper: Şiddete daha müsait, eylemselliği sırtlayan, sokağın dinamikleriyle kavrulan yapı.
Bu ayrım hem milliyetçiler, hem sosyalistler, hem de Kürt hareketi için ayrı ayrı masaya yatırılıyor ki, dönemin sosyolojisini anlamak adına bu analiz bence kitabın en rafine yerlerinden biri.
Bir tarih öğretmeni olarak, kitabın özellikle ilk bölümlerindeki o kurucu Kemalist elitlerin muhalifleri tasfiye süreci ve takındıkları o "sağcı, neredeyse tutucu" tonda ilerleyen reflekslerinin anlatımı beni etkiledi. Devrimleri hayata geçirmek ve o ulus-devlet inşasını tamamlamak adına uygulanan sert pratikler, aslında sonraki yıllarda kurumsallaşacak olan o "yukarıdan aşağıya" şiddet kültürünün ve radikalleşmenin de ilk tohumlarını taşıyor.
Sonuçta Radikalleşen Türkiye, bize 60’ların sokağını ya da 70’lerin çatışmalarını sadece gençlerin ideolojik öfkeleriyle açıklayamayacağımızı; bunun devletin genetiği, sınıfsal dinamikler ve yapıların birbirini sürekli kışkırtan doğasıyla ilgili sistemik bir mesele olduğunu berrak bir şekilde gösteriyor. Zorlayıcı ama kesinlikle zihin açıcı bir yüzleşme metni.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et