ABD’nin askeri üsleri: Dokunulmazlıktan hedefe…
Körfez ülkelerindeki ABD üsleri İran'ın misillemelerinin daha fazla hedefi olurken ABD emperyalizminin bölgedeki arka bahçesinin artık dokunulmaz olmamasının dengeleri sarstığı yorumları yapılıyor.
İran'ın başkenti Tahran’daki Azadi Meydanı’na yerleştirilen 'Zülfikar ve Zülkadir füzeleri'. | Fotoğraf: AA
Yusuf Ertaş
İran, ABD ve İsrail’in saldırılarına Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ve ABD’nin Körfez ile bölge ülkelerindeki askeri varlıklarını füze ve insansız hava araçlarıyla hedef alarak karşılık verdi. İran’ın bu hamlesi, ABD askeri üslerinin Arap ülkeleri için bir güvenlik kalkanından ziyade ciddi bir güvenlik riski oluşturduğu yönündeki değerlendirmeleri gündeme taşıdı. Son gelişmeler, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının ve bu üslerin işlevinin yeniden sorgulanmasının önünü açtı.
Arap ülkelerinin ABD’nin saldırıları karşısında sessiz kalırken İran’ın kendi topraklarındaki ABD üslerini hedef almasını egemenliklerine yönelik bir saldırı olarak nitelendirmeleri eleştirilere neden oluyor. Arap basınında yapılan değerlendirmelerde, emperyalist güçlerin onlarca yıldır askeri üsleri savaşların güvenli arka cephesi olarak kullandığına dikkat çekildi. Bu üsler sayesinde Arap coğrafyasının hem askeri operasyonların yürütüldüğü bir merkez hem de savaşın yıkıcı sonuçlarından uzak, güvenli bir sığınak işlevi gördüğü vurgulandı.
Mısırlı Yazar ve Gazeteci İlhami el-Melici, Lübnan merkezli El Meyadin’de yayımlanan yazısında, “Saldıran ancak karşılık görmeyen, savaşa doğrudan girmeden savaşı yöneten ve başkalarının topraklarını kullanırken onların egemenliğinin arkasına saklanan üsler döneminin” sona erdiğini savundu. İran’ın saldırıları sonrasında ABD’nin bölgedeki birçok askeri üssünü tahliye etmek zorunda kalması da bu değerlendirmeyi güçlendiren gelişmeler arasında gösteriliyor.
ABD üsleri Ürdün’ü gerilimin merkezine taşıdı
Öte yandan, Ürdün hem 12 Gün Savaşı’nda hem de 40 Gün Savaşı’nda İran’ın İsrail’e yönelik balistik füze saldırılarını hava sahasında engellemeyi görev edindi. Buna karşın İran, son döneme kadar Ürdün’deki hedeflere yönelik doğrudan bir askeri saldırı gerçekleştirmedi. Ancak ABD’nin İran’ın saldırıları sonrasında Körfez’deki bazı askeri üslerinde tahliye ve yeniden konuşlanma tedbirleri almasının ardından, Ürdün’deki ABD üsleri İran’a yönelik bölgesel askeri faaliyetler açısından daha fazla öne çıktı. Bunun üzerine İran, bu ülkedeki ABD askeri varlıklarını füze saldırısıyla hedef aldı. Saldırıda ABD askerlerinin hayatını kaybettiği, ayrıca bir F-15 savaş uçağının tahrip edildiği bildirildi. Olayın ardından ABD Başkanı Donald Trump, Ürdün yönetimini suçlarken, Amman yönetimi Washington’a herhangi bir tepki göstermeksizin İran’ı egemenliğini ihlal etmekle suçladı.
Trump’ın Lübnan ve Suriye dosyalarını birleştirme hamlesi
Haftanın öne çıkan bir diğer gündemi Lübnan oldu. Donald Trump, geçen hafta Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aun’u Beyaz Saray’da ağırladı. İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırım mekanizması öngörmemesine rağmen Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini temel hedeflerinden biri olarak ortaya koyan 26 Haziran 2026 tarihli Üçlü Mutabakat Anlaşması’na rağmen, İsrail’in ihlallerini sürdürdüğü belirtiliyor. Anlaşma kapsamında Lübnan ordusuna devredilmesi planlanan “pilot bölgeler” konusunda da İsrail’in saldırıları ve kontrolü altındaki bölgelerden çekilmemesi nedeniyle ilerleme sağlanamadığı ifade ediliyor.
Lübnan merkezli El Hanadik Yazarı Dr. Abdullah İsa, Donald Trump’ın ağır yaralar ve derin bölünmelerle karşı karşıya olan Lübnan dosyası ile Suriye dosyasını aynı gündemin parçası haline getirerek her iki ülkeyi de aynı fırtınanın merkezine taşıdığını belirtiyor. İsa’ya göre Trump yönetimi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkisinin sınırlandırılması, askeri ve siyasi kapasitesinin zayıflatılması ve İsrail açısından doğrudan tehdit oluşturan bir unsur olmaktan çıkarılması sürecinde Suriye’ye merkezi bir rol vermeyi hedefliyor.
Hürmüz’ün ardından Bab el-Mendeb
Suudi Arabistan’ın Ensarullah (Husiler) kontrolündeki Sana Uluslararası Havalimanını bombalaması dikkatlerin bir kez daha Kızıldeniz su yoluna çevrilmesine yol açtı. Nitekim Ensarullah, saldırının hemen sonrasında Babülmendeb Boğazı’nı Suudi Arabistan bağlantılı gemilere kapattığını duyurdu. Hareket tarafından yapılan açıklamada, “Ablukaya abluka, kapsamlı tırmanışa kapsamlı tırmanışla karşılık verileceği” belirtilirken, “Tüm seçeneklere hazır olduğu” vurgulandı. Cumartesi günü de Suudi Arabistan ve Husiler karşılıklı füzeli saldırılar gerçekleştirdi. Bu gelişmeler, Hürmüz Boğazı’nın ardından Babülmendeb Boğazı’nda yaşanabilecek olası bir kapanmanın da küresel ticaret ve enerji arzı üzerinde ciddi ekonomik sonuçlar doğurabileceği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirdi.
‘Güvenli üs’ dönemi sona erdi: Arap coğrafyasını savaş alanına kim dönüştürdü?
İlhami el-Melici*
El Mayadin/Lübnan
Emperyalist güçler, savaşın kendi vatandaşlarından uzak kalmasını ve bedelinin başka halklar tarafından ödenmesini sağlamak için askeri üslerini sınırlarının ötesine kurdu. Uçaklar uzak topraklardan havalanıyor, füzeler denizlerin ötesinden ateşleniyor, askerler ise kendilerini cepheye gönderen şehirlerin savaşın ateşini hissetmediği coğrafyalarda savaşıyor.
Böylece yabancı askeri üsler, onlarca yıl boyunca savaşın güvenli arka cephesi haline geldi; saldırıyor ama saldırıya uğramıyor, savaşın bir parçası olmadan onu uzaktan yönetiyor.
Ancak bu denklem artık çökmeye başladı. İran’ın son dönemde bölgedeki Amerikan üslerine yönelik art arda düzenlediği saldırılar, yalnızca aylar süren bombardımana rağmen ayakta kalan füze kapasitesini ortaya koymuyor ya da sadece ABD saldırılarına verilen askeri bir karşılık anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Washington’un Arap coğrafyasını hem savaşın üssü hem de savaşın sonuçlarından korunacağı güvenli bir sığınak olarak kullanabileceği yönündeki anlayışın da sonuna işaret ediyor.
Artık bir askeri üs, sırf saldırıyı gerçekleştiren ülkenin sınırları dışında bulunduğu için “güvenli arka bölge” olma özelliğini korumuyor. Bir üs, operasyonların komuta merkezi, savaş uçaklarının konuşlandığı bir hava üssü ya da radar, erken uyarı ve keşif sistemlerinin merkezi haline geldiğinde, onu kuran güç istese de istemese de doğrudan savaşın bir parçası olur.
Bu nedenle artık sorulması gereken soru, “İran neden Arap topraklarındaki Amerikan üslerini hedef alıyor?” değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu üsleri savaşın bir parçası haline getiren kim oldu?
Washington’un uzak tutmak istediği savaş
İran, Amerikan askerlerini Körfez’e, Irak’a ya da Ürdün’e konuşlandırmadı; askeri filolarını ve hava üslerini kendi topraklarının çevresine kurmadı, komuta merkezlerini, radar sistemlerini ve silah depolarını Arap ülkelerine taşımadı.
Buna karşılık ABD, onlarca yıl boyunca bölgenin askeri coğrafyasını kendi stratejisine göre yeniden şekillendirdi. Kuvvetlerini ve askeri üslerini, gerektiğinde hızla müdahale edebilecek, İsrail’i koruyabilecek, deniz ticaret yollarını denetleyebilecek ve savaşlarını Amerikan topraklarından değil, bölgeye yakın noktalardan yürütebilecek şekilde konuşlandırdı.
Uzun yıllar boyunca bu askeri ağ tek taraflı bir denklem üzerine kuruldu: Amerikan ordusu hareket etme ve saldırma hakkına sahip olurken, hedef alınan tarafın çevresine yayılmış savaş unsurlarına karşılık verme imkanı fiilen ortadan kaldırıldı.
…
Bugünkü savaşın ortaya koyduğu gerçek, İran ile ABD arasındaki çatışmadan çok daha geniş ve tek bir askeri üssün kayıplarından çok daha derin sonuçlara işaret ediyor. Bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel askeri düzeni şekillendiren; imparatorlukların güçlerini ileri konuşlandırılmış üsler aracılığıyla kullandığı, ancak kendilerini savaşın ateşinden güvenli bir mesafede tuttuğu modelin aşındığını gösteriyor.
Bu mesafe bugün giderek daralıyor. Çünkü füzeler artık uzak noktalara ulaşabiliyor, insansız hava araçları manevra yapabiliyor, sabit askeri üsler gizlenemiyor ve saldırıya uğrayan devletler artık tek taraflı bir savaşı kabullenmek zorunda değil.
Saldıran ancak karşılık görmeyen, savaşa girmeden savaşı yöneten ve başkalarının topraklarını kullanıp onların egemenliğinin arkasına saklanan üsler dönemi sona erdi.
Bölgede bir Amerikan üssüne füzeler ulaştığında, sorulması gereken soru yalnızca füzelerin nereden fırlatıldığıyla başlamamalıdır.
Öncesine bakmak gerekir: O füzeden önce havalanan uçağa, ona hedefi gösteren radara, hedefi belirleyen komuta merkezine ve Arap topraklarını saldırı mekanizmasının bir parçası hâline getiren karara...
Çünkü askeri üsler, füzeler kendilerine ulaştığında hedef haline gelmez; savaşların başlatıldığı platformlara dönüştükleri anda hedef niteliği kazanırlar.
Arap coğrafyasını korumak isteyenler, öncelikle bu toprakların savaş çıkarmak için kullanılmasını engellemelidir. Ülkesi saldırıya uğrayanlardan ise bunun sonuçlarına sessizce katlanmalarını beklememelidir.
*Mısırlı Yazar ve Gazeteci
Trump, başarısızlığın sorumluluğunu Ürdün’e yükledi
Abdulbari Atwan
Rai Al Youm
İşin ironik tarafı şu ki, ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ın hassas güdümlü füzeler ve İHA’larla düzenlediği saldırıda üç Amerikan askerinin ölmesi ve onlarcasının yaralanması üzerine Ürdün’e yönelik “sert” eleştiriler yöneltmesi ve “Eğer bu görevi Amerikan birlikleri ya da unsurları üstlenmiş olsaydı bunlar yaşanmazdı” demesidir.
Askeri, siyasi ve ekonomik konulardaki mutlak bilgisizliği ve cehaleti ile çelişkili açıklamaları nedeniyle “alay konusu” haline gelen ABD Başkanı, olayın yönünü tersine çevirerek suçu “mağdur” konumundaki Ürdün’e yükledi. Oysa öncelikle bugün bölgeyi askeri, siyasi ve ekonomik kaosa sürükleyen politikaları nedeniyle kendisini; ikinci olarak da bölgede konuşlu 50 binden fazla Amerikan askerini, iki uçak gemisini, 20 savaş gemisini ve 50’den fazla kara üssünü sorgulaması gerekirdi.
Ürdün’de konuşlu ve en gelişmiş hava savunma sistemleriyle donatılmış Amerikan kuvvetlerinin, İran füzelerinin tamamını etkisiz hale getirmesi, kendi personelini ve Ürdün vatandaşlarını koruması beklenirdi. Ancak Trump, alışıldığı üzere sorumluluktan kaçarak suçu ev sahibi ülke olan Ürdün’e yükledi. Böylece tüm kırmızı çizgileri aşarak Ürdün ordusunu aşağılamış, Amerikan güçlerini koruyamadığını öne sürerek yetersizlik ve beceriksizlikle suçlamış oldu.
Ürdün’ün çıkarlarını gözetme adına, Ürdün askeri yönetiminin Trump’ın bu sözlerine ve hakaretlerine bir cevap vermesini isterdik. Ancak bu satırlar kaleme alındığı sırada böyle bir karşılık verilmiş değildi.
İran füzelerinin, Ürdün topraklarındaki Amerikan askeri hedeflerine ulaşması iki temel gerçeği ortaya koymaktadır:
Birincisi, bu füzelerin teknik açıdan son derece gelişmiş ve yüksek hassasiyete sahip olduğudur.
İkincisi ise Amerikan füze savunma sistemlerinin artık bu İran füzelerini önleme ve etkisiz hale getirme kapasite ve yeterliliğine sahip olmadığını göstermesidir.
İran Devrim Muhafızları da yayımladığı açıklamada daha önce dile getirdiğimiz hususları doğrulayarak, Ürdün’deki Amerikan kuvvetleri arasındaki ölü sayısının ABD askeri makamlarının açıkladığından daha fazla olduğunu ve İran füzelerinin Ürdün’deki hava üslerinden birinde yerde bulunan bir Amerikan F-15 savaş uçağını imha ettiğini öne sürdü.
Biz de İran’ın bu açıklamasının daha inandırıcı olduğu kanaatindeyiz. Zira Amerikan basını ve televizyon kanalları da gerek Ürdün’de gerekse Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki Amerikan üslerinde İran saldırıları sonucu ölen ve yaralanan askerlerin gerçek sayıları ile tahrip edilen askeri teçhizatın boyutuna ilişkin resmi askeri açıklamaların doğruluğunu sorgulamıştır.
Ürdün bölgesel fırtınanın merkezinde
El Arab
Ortadoğu’da sahadaki gelişmeler benzeri görülmemiş bir hızla ilerlerken, Ürdün’ü ABD ile İran arasında tırmanan bölgesel çatışmanın tam merkezine sürüklüyor. Bu gelişmeler, bölgedeki ilk gerilim dalgası sırasında Ürdün’ün yaşadığı göreceli sakinliği sona erdirirken, ülkenin hava sahası ve toprakları füze ve insansız hava araçlarının sürekli olarak önlendiği doğrudan bir çatışma alanına dönüştü. Bu durum, Ürdünlü karar alıcıları egemenlik ve ulusal güvenliğin özünü ilgilendiren son derece karmaşık meydan okumalarla karşı karşıya bırakıyor.
…
Ürdün’ün karşı karşıya bulunduğu sorun, uluslararası yükümlülükleri ve özellikle ABD ile savunma alanındaki ilişkileri nedeniyle daha da karmaşık bir hal alıyor. Ürdün’ün siyasi ve askeri yönetimi, ülkede kalıcı yabancı askeri üs bulunmadığını ısrarla vurgulasa da hukuki ve fiili durum, ortak eğitim ve savunma anlaşmaları kapsamında bazı askeri tesislerde çok uluslu birliklerin konuşlu olduğunu gösteriyor.
Geçmişte ülke sınırlarını aşırılık yanlısı örgütlerden ve geleneksel güvenlik tehditlerinden koruyan bir istikrar unsuru olarak görülen bu askeri varlık, mevcut koşullarda Ürdün’ü hedef haline getiren bir unsur olarak değerlendirilmeye başlandı. Bu durum, Ürdün’ün tarafsız kalma imkanını daraltırken, bölgedeki eksen siyasetinin maliyetini üstlenmesine yol açıyor. Ülke bir yandan İsrail’e veya ABD hedeflerine yönelen İran füzelerine karşı hava sahasını savunmak zorunda kalırken, diğer yandan komşularıyla olan hassas bölgesel dengelerini korumaya çalışıyor.
Kızıldeniz cephesi: Yemen bölgesel sarsıntıların fay hattı!
Al Kuds Al Arabi
Başyazı
Ensarullah (Husiler), Yemen’deki “ne savaş ne barış” durumunu benzeri görülmemiş bir kararla sona erdirerek Suudi Arabistan’a deniz ablukası ilan etti. Bu karar, Suudi ve diğer ülkelere ait tankerler ile ticaret gemilerinin rotalarını değiştirmesine yol açtı.
Riyad yönetimi ise Babülmendeb’in kapatılmasına, “terörist milisler” olarak nitelediği gruplara silah sevkiyatını yasaklayan, ancak gıda yardımına izin veren bir kararla karşılık verdi. Ayrıca 22 siyasi parti ve oluşumdan oluşan bir Yemen koalisyonu, BM tarafından tanınan Yemen hükümetine ve “Husi darbesini” sona erdirme yönündeki politikasına destek verdiğini açıkladı.
Bu adım, İran lehine yeni ve aktif bir deniz cephesinin açılması anlamına geliyor. Bu durum, İran’la karşılıklı saldırılar şeklinde süren bir çatışma yürüten ABD’yi, askeri, istihbarat ve savunma kaynaklarını birbirine bağlı iki ayrı operasyon sahası arasında paylaştırmaya zorluyor. Washington da buna, ticari gemileri korumak ve tehdit kaynaklarına karşılık vermek için yeni tedbirler alacağını duyurarak yanıt verdi.
Babülmendeb’deki tehdidin, Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimaliyle birleşmesi, krizi bölgesel bir mesele olmaktan çıkarıp küresel bir boyuta taşıyor. Bu durum enerji tedarik zincirlerini ve uluslararası ticareti etkilerken, petrol fiyatları ile Körfez borsalarında hızlı dalgalanmalara ve küresel büyümeye ilişkin endişelere yol açtı.
Suriye meselesi ve Lübnan ile bölgedeki karmaşık dinamikleri
Dr. Abdullah İsa
El Hanadik/Lübnan
Batı Asya bölgesindeki jeopolitik dengeler, ABD hegemonyasını pekiştirme çabaları ve İsrail’in yayılmacı hedeflerini hayata geçirme girişimleri nedeniyle adeta kaynayan bir zeminde ilerliyor. Gazze savaşının başlamasından bu yana daha da yoğunlaşan bu süreç, buna karşılık “Direniş Cephesi” tarafından büyük bir kararlılık ve dikkat çekici bir dirençle karşılanıyor ve bu mücadele devam ediyor.
Bu çerçevede Donald Trump, ağır yaralar ve derin bölünmelerle karşı karşıya olan Lübnan dosyasıyla Suriye dosyasını aynı gündem altında birleştirerek her iki ülkeyi de aynı fırtınanın merkezine taşıdı. Trump, Lübnan’da Hizbullah’ın etkisinin sınırlandırılması, yıpratılması, yapısının dağıtılması ve İsrail açısından doğrudan tehdit unsuru olmaktan çıkarılması sürecinde Suriye’nin merkezi bir rol üstlenmesi gerektiğini defalarca vurguladı. Bunun yanı sıra yeni bir İran nüfuz alanının oluşmasının engellenmesini de hedef olarak ortaya koydu.
Bu yaklaşım, Şam ve Beyrut’u kapsamlı bir bölgesel uzlaşı sürecine yönlendirmesi ve bölgedeki “Abrahim Anlaşmaları”na dahil etmeyi amaçlıyor. Söz konusu yaklaşım, savunucularına göre “Çatışmanın sona erdirilmesi, ABD himayesi ve İsrail güvenliği temelinde birleşik bir bölgesel cepheye katılım karşılığında istikrar, yeniden imar ve ekonomik refah” denklemi üzerine kuruluyor.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et