Diktatoryal bir rejimde milli takımı desteklemek ne anlama gelir?
Milli sporları şoven milliyetçi siyasetinin bir aracı haline getirmeye hevesli AKP iktidarı altında Dünya Kupası’na katılan milli takımı desteklemek, modern dönemin “afyonu” olan futbola kanıp AKP iktidarının politikalarına göz yummak mıdır?
Fotoğraf: AA
Feyzullah ÜNNÜ
Boğaziçi Üniversitesi
2026 Dünya Kupası başlayalı epey süre geçti ama bu süreç hayatın içinde birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Kavurucu sıcaklar bahane edilerek verilen reklam arası mahiyetinde “su molaları”, ABD’nin spor hukukuna yaraşmayan vize politikaları ve FIFA’nın buna sessiz kalışı, uçuk maç bileti ücretleriyle genel seyircinin stadyumlardan dışlanması ve dahası…
Bunlardan önce FIFA’ya ve Dünya Kupası’na dair kısa bir hatırlatma yerinde olacaktır. Dünya Kupaları her zaman siyasetin bir meşruiyet aracı, politikasının güçlü bir silahı olarak karşımıza çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Daha ilk yıllarında 1934 Dünya Kupası, Mussolini iktidarındaki faşist İtalya’da gerçekleştirilmişti. Mussolini’nin görkemli statlar ve ihtişamlı yapılarla iki savaş arasında dünyaya gösteriş yapma çabası içerisinde tartışmaların odağındaki İtalya, bir maça faşist İtalya’nın sembollerinde siyah renkli bir forma giyerek kupaya ulaşmıştı. Günümüze geldiğimizde ise FIFA, tarihi boyunca olduğu gibi son on yılda da rüşvet ve yolsuzluk tartışmalarının içinden çıkamaz halde. Dünya Kupası organizasyonları genellikle futbol ve spor kültürü olan ülkelere verilirken, 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a, 2034 Dünya Kupası’nın ise Suudi Arabistan’a verilmesi çokça eleştirilmiş ve bazı FIFA yöneticilerine rüşvet ve yolsuzluk temelli suçlamalarda bulunulmuştu. Aslında böylesi bir tarihe sahip FIFA ve Dünya Kupası’nı düşündüğümüzde 2026 Dünya Kupası’nda yaşananlar bir istisna değil; süregiden politikasına uygun bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. İranlı futbolcuların ABD vizesi alamadığı için Meksika’da ikamet edip maçlara günübirlik yolculuk yapma zorunlulukları, Somalili FIFA hakeminin 11 saatlik sorgunun ardından “kalıcı göç tehdidi” sebep gösterilerek ülkeye alınmaması, Afrika ve Arap coğrafyasından seyircilere vize verilmemesi; bugün Trump yönetimindeki ABD’nin yürüttüğü siyasetinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Dünya Kupası’nın dününe ve bugününe dair bu kısa girişi yaptıktan sonra ana konumuza gelebiliriz. 2002 Dünya Kupası’nın ardından 24 yıl sonra turnuvaya katılan Türkiye Milli Takımı büyük bir heyecan ve beklentinin yanı sıra politik atmosferin de getirdiği birçok soruyu doğurdu. AKP iktidarının kemeri iyice sıktığı; yıllardır saldırılan ve zarar verilen demokrasi temellerinin başta ana muhalefet olmak üzere tüm muhalif unsurların yargı ve polis eliyle dağıtılmaya çalışıldığı bir ortamda; gittikçe toplumun daha geniş kesimine yayılan geçim kaygısı ve daha birçok mesele halkın günlük hayatını yaşanamaz hale getirmiş durumda. Böylesi bir dönemde, geçmiş birçok diktatoryal rejim gibi sporu şoven milliyetçi siyasetinin bir aracı haline getirmeye hevesli AKP iktidarı altında Dünya Kupası’na katılan milli takımı desteklemek modern dönemin “afyonu” futbola kanıp AKP iktidarının politikalarına göz yummak mıdır? Yoksa her şeye rağmen bir arada sevinme ve omuz omuza heyecan duyma umudunu taşımaya devam etme isteği midir? Gelin diktatoryal rejimde milli takım desteklemek meselesini tarihsel bir örnek üzerinden ele alalım.
Diktatörlüğün gölgesinde Arjantin Dünya Kupası
Yıl 1978. Arjantin’de iki yıl önce Peronist iktidarı deviren Jorge Rafael Videla yönetimindeki ABD destekli cunta rejimi, Arjantin’in en karanlık yıllarının başrolü konumunda. Videla yönetimi, başta sosyalistler ve sol güçler olmak üzere tüm halka savaş açar vaziyette işkencelerin, kaçırmaların, faili meçhullerin ve devlet eliyle işlenen cinayetlerin kol gezdiği bir askeri diktatörlük rejimi yürütüyor. 1983’e kadar sürecek olan, 1985’te meşhur cuntaların yargılanmasıyla sonuçlanacak bu kanlı rejimin 7 yıllık iktidarı altında 30 binin üzerinde kayıp ve ölüm vakasının olduğu tahmin ediliyor. Böylesi bir dönemde Videla hükümeti için 1978 Dünya Kupası, yaşanan onca şiddeti gizleyecek göz alıcı bir etkinlik ve turnuva için büyük statların, yolların, tesislerin inşa edildiği Arjantin’i dünyaya “modern, güvenli ve güzel” bir ülke olarak gösterme niyetiyle bulunmaz bir nimetti (ekonomik olarak çok iyi durumda olmayan ülkede turnuva hazırlıkları ve süreci için toplam 700 milyon dolar harcandı). Dünyadaki birçok insan hakları savunucusunun turnuvanın bu diktatoryal rejim altındaki Arjantin’de oynanmamasına dair çağrılarına karşın her zaman olduğu gibi FIFA’nın bu çağrılara kulak asmamasıyla turnuva Arjantin’de gerçekleştirildi. Yaşanan şiddetin ve bu şiddetin boyutunun yabancı basın mensupları tarafından fark edilmemesi için rejim; turistlerin kullanacağını sokaklardan medyanın anlatısına kadar birçok yere müdahale ederek ilerledi. 1978 Dünya Kupası adeta sokaklarda kan ve şiddetin, statlarda maçların ve heyecanın yer aldığı bir ikilik içerisinde ilerledi. Hatta öyle ki, finalin de oynandığı RiverPlate’in Monumental Stadyumu, işkencelerin gerçekleştiği bir askeri hapishaneye o kadar yakındı ki, final oynanırken atılan gollerin ardından taraftarın yaşadığı sevinci tutukluların duyması mümkündü.
Birçok Latin Amerika ülkesi gibi futbol delisi olan Arjantin’de askeri yönetimin elinin hep üstünde hissedildiği milli takım heyecanla takip edilir haldeydi. Ülkelerine ilk defa gelen turnuvada Arjantin’in maçları merakla bekleniyordu. Buna karşın, cunta rejiminin şiddetini bizzat veya yakından yaşayan Arjantinliler yaşanan bu coşku halini iktidarın yarattığı yıkımı ve acıyı gizleyen, göz ardı edilmesine neden olan bir maske olarak görüyordu. Onlar için Dünya Kupası heyecanına kendini kaptıranlar rejimin ekmeğine bal sürüyor, yaşananları yok sayıyordu. Milli takım ve Dünya Kupası’nın protesto edilmesinin hatta belki boykot edilmesinin gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak Arjantin halkının büyük bir kısmı hemfikir değildi, hele ki Arjantin tarihinde ilk defa Dünya Kupası şampiyonluğuna gittiğinde halk sevinç ve mutluluk içerisindeydi. Darbecilere rağmen milli takımın kendilerine ait olduğunu ve bu başarının da kendileri için gurur olduğunu düşünüyorlardı. Ne olursa olsun Arjantin milli takımı darbecilere bırakılmayacak kadar onlarındı ve bu takımla bir olma hakları hiçbir yönetim tarafından ellerinden alınamazdı. Milli takımın parçası olan oyuncular da rejimin gölgesini enselerinde hissetmelerine karşın Arjantin halkını temsil ettiklerini ve onlar için mücadele ettiklerini söylüyorlardı.Ailesinde ve çevresinde Videla’nın zulmüne maruz kalmış bazı kişiler, hatta Monumental Stadyumu’ndan bir kilometre ötede cunta hapishanesinde işkence görmüş bazı tutsaklar bile finaldeki Arjantin golüne sevinmişlerdi. En sert diktatoryal rejimde yaşayanlar için bile bu milli takım meselesi kolay cevaplanamayan, iki tarafın da haklılıkları olan bir mesele. Gelin şimdi bu tarihsel örneğin ardından Türkiye’deki duruma bir bakalım.
Türkiye’de durum nasıl?
Türkiye Erkek Futbol Milli Takımı’nın yakın geçmişine baktığımızda her zaman tartışmaların ve çatışmaların parçası olduğunu görürüz. Milli takım sevgisinin içindeki oyuncularla kökten bağlı olduğunu düşündüğümüzde 2010’ların sonunda peş peşe gelen başarısızlıklar, takım içerisinde çıkan kavga-dövüş-prim gündemleri ve milli takım oyuncularının önemli bir kısmının 2017 Başkanlık Referandumunda iktidar lehine “evet” oyu çağrısında bulunması gibi birçok olay oyunculara karşı sevginin yitmesine, hatta bir dönem milli takıma karşı -futbol tarihimizde pek görmediğimiz şekilde- ilginin yitmesine sebep olmuştu. Bununla beraber 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasındaki dönemden başlayarak milli takımın AKP’nin şoven milliyetçi politikasının aracı haline getirilmesi ve bunun sonucunda Konya Stadyumu’nda milli maç öncesinde Ankara Gar Katliamında hayatını kaybedenlerin için gerçekleştirilen saygı duruşunun tribünler tarafından ıslıklanıp tekbirlerle protesto edilmesine şahit olunmuştu. Tüm bu süreçler artık bir dönem “Bu milli takım hepimizin takımı mı?” sorusunu sordurur hale getirmişti.
Geçtiğimiz on yılda AKP, şoven milliyetçi siyasetini farklı şekillerde tüm gücüyle sürdürse de son yıllarda bu politikanın futbol milli takımına yansımaları daha az görünür hale geldi. Yabancı bir teknik direktör yönetiminde iç tartışmaların daha az yaşandığı, genç ve sempatik bir jenerasyonun ortaya çıkmasıyla milli takıma ilginin arttığı bir dönemden geçiyoruz. 24 yıl sonra Dünya Kupası’na katılım hakkının elde edilmesiyle bu ilgi kolektif olarak büyük bir heyecan ve beklentiye de dönüştü. Kimileri Dünya Kupası coşkusunun AKP’nin her gün artan siyasi şiddetini unutturan bir “kandırmaca” olarak görürken kimileri ise neredeyse her türlü eğlencenin pahalı, yasaklı veya ulaşılamaz hale geldiği günümüz şartlarında eğlenmenin, mutlu olmanın ve ortak bir duygu etrafında bir araya gelmenin imkânı olarak görüyordu. Ancak bu umuda Dünya Kupası’nın başlamasından birkaç gün önce, TFF’nin resmi hesabından sırasıyla MHP ve AKP iletişim ekiplerinin hazırladıkları marşlar ve video klipleri yayınlaması tartışmalara gölge düşürdü. AKP-MHP iktidarı, milli takımın en ufak başarısını şoven milliyetçi siyasetlerine destek olarak değerlendirmek için ellerinden geleni yaptı. Paylaşımlara vatandaşların yoğun tepkisinin ardından gelen eleştirilere, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Faruk Acar’ın “Siz de bir eser hazırladınız da paylaşılmadı mı?” yanıtı da bir o kadar eleştiri topladı. AKP rejiminin Dünya Kupası’nı siyasetlerine bir araç olarak değerlendirme arzusu ise milli takımın ilk iki maçta yenilerek Dünya Kupası’nın en erken elenen takımlarından biri olma fiyaskosuna imza atmasıyla suya düştü. Bu erken gelen hayal kırıklığı futbolculardan teknik direktöre, teknik direktörden federasyona uzanan sert ve haklı eleştirilerin oluşmasına neden oldu. Futbol severlerin geniş kesiminin Dünya Kupasıyla beraber içinde bulundukları hayal ve umut aleminden çıkmalarına ve diğer alanlarda olduğu gibi futbolda da başarısızlığın kaynağı olan politikaların ayırdına varmalarına veya hatırlamalarına fırsat verdi. Elenmenin yankıları sürerken milli takımı yakından takip eden gazetecilerin haberleriyle futbol yönetimine dair eleştiriler iyice yükseldi. Yıllardır başkanını iktidarın de facto atadığı bir kurum haline gelen TFF’nin başkan koltuğunda oturan İbrahim Hacıosmanoğlu ise tüm bu eleştirileri kabul etmek yerine takımı ve kendisini eleştirenler için Adalet Bakanı Akın Gürlek’i göreve çağırdı, açık açık mevcut sonuçlara itiraz eden futbol severleri suçlu buldu. Tüm bu yaşananlarla beraber birçok izleyici için milli takım defteri bu turnuvada kapanmış oldu.
Milli Takımı desteklemek AKP’ye destek olmak mıdır?
Baştaki sorumuza tekrar dönersek; “Geçmiş birçok diktatoryal rejim gibi milli sporları şoven milliyetçi siyasetinin bir aracı haline getirmeye hevesli AKP iktidarı altında Dünya Kupası’na katılan milli takımı desteklemek modern dönemin “afyonu” futbola kanıp AKP iktidarının politikalarına göz yummak mıdır? Yoksa her şeye rağmen bir arada sevinme ve omuz omuza heyecan duyma umudunu taşımaya devam etme isteği midir?” Bu coğrafyanın farklı yerlerinden, farklı hikayelere sahip gençlerin -her birini sevmesek de- 10 bin kilometre ötede bu ülkeyi temsil edişini takip etmek, kısa sürelerde bile olsa bir araya gelmenin ortak duygusunu yaşamak büyük bir keyif. Şüphesiz ki futbol, diğer diktatoryal rejimlerde olduğu gibi AKP yönetiminde bazen şoven milliyetçi siyasetine bir destek, bazen yaşanan politik gündemleri unutturma çabası. Futbolcular çok sıfırlı rakamlarıyla vatandaşların meselelerin tamamen kopuk halde yaşıyor, artık hiçbiri ne bir halkların sorunlarından bahseden Metin Kurt veya Socrates ne de Arjantin’de gerçekleştiği ‘78 Dünya Kupası’nda oynamayı reddeden Breitner. Futbolcuların, teknik ekibin, federasyonun ve tüm bu futbol iklimini yaratan iktidarın aslında ne olduğunun farkında ve bilincinde olarak futbol ve sporu takip etmek hala mümkün. Artık Türkiye milli takımı elendi. Bundan sonra Dünya Kupası’nın kalanında, hayatta olduğu gibi sporda da ezilenlerin yanında olmaya; Kongo’yu, İran’ı, Curaçao’yu, Yeşil Burun Adaları’nı desteklemeye devam.
KAYNAKÇA:
Aslan, Selçuk. “Milli Takım Primi” Tartışma Yarattı: Bargilya Projesi Yeniden Gündemde. Evrensel, 9 Nisan 2026.
Alpaslan, Kavel. “Skandalların Gölgesinde Dünya Kupası.” Evrensel, 14 Haziran 2026.
Alpaslan, Kavel. “ABD 2026: Mussolini Kupalarından Sonraki En Kötü Kupa.” Evrensel, 14 Haziran 2026.
Alpaslan, Kavel. “Cuntacıların Dünya Kupası’nı Boykot Eden Maocu Defans Oyuncusu: Paul Breitner.” Gazete Duvar, 3 Aralık 2022.
yön. Gonzalo Bonadeo, Diego Guebel, Mario Pergolini, La historia paralela: Mundial 78. 2003.
yön. Santiago Mitre, Argentina 1985. 2022
(Genç Hayat)Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et