Önce hikayeyi işgal ettiler
Sinema yalnızca bir sanat değil, savaşın ve iktidarların en güçlü propaganda araçlarından biri. Nazi Almanya'sından Hollywood'a uzanan örnekler, kameranın savaşın 'meşruiyetini' ve egemenlerin çıkarlarını üreten bir silaha dönüşebildiğini gösteriyor.
Fotoğraf: Charlie Chaplin
Doğuşcan Göker
[email protected]
Sinemayı yedinci sanat diye öğrettik yıllarca. Bu kimi zaman doğru ama çoğunlukla kaba bir yalan. Sinema çoğu zaman saf bir sanat olmadı. Egemen sınıfın ve onun çeşitli tarihsel kılıklarının -faşist olsun, bürokrat olsun, kapitalist olsun- kitleleri sevk ve idare etmek için kullandığı bir üretim bandı oldu. İkinci Dünya Savaşı ise bu bandın en verimli çalıştığı dönemdi. Mermi fabrikaları cephede can alırken, stüdyolar da zihinde can alıyordu. Ölüm gerçekti, kahramanlık ise dekor. O dekor öyle bir işçilikle kuruldu ki milyonlarca insan onu gerçeğin kendisi sandı.
Hikayeyi tersinden yazmak
Nazi Almanya’sına gidelim mi, ne dersiniz? Leni Riefenstahl adlı bir kadın İradenin Zaferi filmini çekti, kamerayı öyle bir açıya yerleştirdi ki Hitler’in en bayağı el kol hareketi bile kitleye tanrısal bir vahiy gibi sunuldu. Bunu estetik bir buluş sanmak delilikti. Bu olsa olsa kaba bir diktatörün milyonları hizaya sokma yöntemiydi. Kamera bazen gerçeği göstermez, yalnızca diktatörün makyözlüğünü yapar.
Savaş henüz başlamışken 1940’ta Fritz Hippler’in çektiği Polonya Seferi adlı filmde Polonya işgali bambaşka bir dünyaya dönüştürüldü, saldıran taraf Almanya değil, Polonya gibi gösterildi ve kuşatma altındaki Varşova’nın direnişi anlamsız bir inat olarak resmedildi. Asıl hedef, İngiltere’yi Almanya’yı kuşatmaya çalışan ‘kötü adam’ olarak göstermekti. Bir yıl sonra, 1941’de Gustav Ucicky’nin yönettiği Eve Dönüş adlı film daha da ileri gitti. Polonya’daki Alman azınlığın maruz kaldığı sözde zulmü öyle kaba bir karikatürle işledi ki, ‘Ancak Alman ordusunun işgaliyle kurtulan’ bu azınlığın öyküsü üzerinden Polonyalıların yok edilmesini fiilen meşrulaştırdı. Goebbels bu filmi millet filmi ünvanıyla ödüllendirdi. Asıl iğrenç olan ise bu film gerçekten işgal altındaki Polonya topraklarında çekildi ve figüranlığı yapan bazı Polonyalı oyuncular kendi soykırımlarının reklamını çekmeye mecbur bırakıldı, kimi Yahudi eşini kurtarmak umuduyla, kimi çaresizlikten.
İşgal altındaki Polonya’da bağımsız bir Polonya sineması zaten kalmamıştı, sinema salonları Alman propaganda makinesinin bir uzantısı haline getirilmişti. Polonya basını neredeyse tamamen kapatılıp yerine sürüngen basını denen tam denetimli bir propaganda kağıdı konmuştu. Savaş kızıştıkça Alman haftalık haber bültenleri her seansta gösterildi. Almanya yenilmeye başladıkça bültenlerdeki coşku tersine orantılı biçimde arttı. 1945’te Berlin’in üzerine bomba yağarken bile Kolberg adlı devasa bütçeli bir film çekildi. Berlin yanıyordu ama propaganda hâlâ makyajını tazeliyordu. Faşizmin propagandası kaba çalışıyordu. Birkaç yıl sonra aynı işi Hollywood daha zarif yapacaktı.
Bu defa koltuğa sermaye geçiyor
Şimdi denizin öbür yakasına, kendini demokrasinin kalesi ilan eden ülkeye bakalım, çünkü orada iş çok daha kurnazca yürüdü. Almanya emri bakanlıktan vermişti, Amerika’da ise sermaye kendi kendine emir verdi ve sonra da özgürlük diye pazarladı. 1942’de kurulan Savaş Bilgilendirme Ofisi, stüdyolarla resmi bir ortaklık kurdu, senaryoları önceden inceledi, hangi repliğin savaş çabasına yaradığını, hangisinin yaramadığını tek tek işaretledi. Warner Bros. savaşa girmeden önce hükümete kendi olanaklarını doğrudan teslim edeceğine söz verdi. 1943’e gelindiğinde neredeyse tüm büyük stüdyolar senaryolarını devlete gönül rızasıyla teslim etti. İtaat etmeyenin filmi ihracat izni alamıyor, dolayısıyla yurt dışı gişesinden pay alamıyordu. Yani burada mesele çıplak kârdı, sermaye devletle el ele verip hem vatanseverlik hem para kazandı.
Bu ortaklığın en parlak ürünü Bayan Miniver’di. 1942 tarihli MGM yapımı, sıradan bir İngiliz orta sınıf ailesinin Blitz altındaki direnişini öyle bir duygusallıkla işledi ki, henüz savaşa girmemiş Amerikan halkını savaşa kışkırtmak için tasarlandığını yönetmenin kendisi bile saklamadı, kendini savaş propagandacısı olarak tanımlayıp izolasyonculuktan endişe duyduğunu itiraf etti. Churchill bu filmin savaş çabasına birkaç tümenlik askerden daha fazla katkı sağladığını söyledi. Roosevelt filmin final vaazının Avrupa’ya el ilanı olarak atılmasını emretti. En acı ironi ise şu, Goebbels bu filmi o kadar beğendi ki kendi propaganda ekibine örnek film olarak izletti ve aynı kalıptan bir Alman taklidi çekmeye kalkıştı, tabii savaş bitmeden yarım kaldı. Yani faşist bakanlık ile liberal stüdyo, aynı zanaatı, aynı hayranlıkla birbirinden çaldı.
Çavuş York ise 1941’de Pearl Harbor’dan aylar önce Warner Bros. tarafından bizzat müdahaleci bir çizgide sipariş edilen bir filmdi. Film, Birinci Dünya Savaşı’nda vicdani retçi olan bir kahramanı savaşan bir kahramana dönüştürerek henüz tarafsız olan bir ülkeyi savaşa hazırladı. Öyle açık bir propagandaydı ki, senatoda sinema endüstrisinin savaş propagandası yaptığı iddiasıyla bir soruşturma bile açıldı. Tabii ki soruşturma parasız kalıp dağıldı, çünkü filmin arkasında başkana yakın isimler vardı. Frank Capra’nın askerlere izlettirilen ‘Neden Savaşıyoruz’ serisi, John Ford’un Midway Muharebesi belgeseli, hepsi aynı devlet-sermaye ortaklığının ürünüydü; tek fark centilmence bir ambalajdı.
Kamerayı iktidarlara çevirenler
Yine de perde tamamen teslim olmadı. Tarihin en büyük mezbahalarından biri kurulurken birkaç yönetmen kamerasını emir komuta zincirine çevirmeyi reddetti. Onlar için sinema cepheye asker taşıyan bir kamyon değildi. Charlie Chaplin bunu herkesten önce sezdi. Büyük Diktatör gösterime girdiğinde Hitler Avrupa’yı kana bulamaya devam ediyordu. Dünyanın büyük kısmı ise hâlâ bekliyordu. Beklemek bazen diplomasi diye anlatılır. Çoğu zaman korkunun ütülü halidir. Chaplin beklemedi. Hitler’i devleştiren kameraların karşısına geçti ve onu küçülttü. Küreyle oynayan kibirli bir çocuk çizdi. Faşizm gücünü korkudan alır. Chaplin korkunun fişini kahkahayla çekti.
Ernst Lubitsch daha da acımasız davrandı. Olmak ya da Olmamak’la işgal altındaki Polonya’yı anlatıyordu ama Nazileri tarihin en beceriksiz memurlarına çevirdi. Üniformanın içindeki adamın aslında ne kadar sıradan olabileceğini gösterdi. Faşizm kusursuz görünmek ister. Lubitsch o kusursuzluğun fermuarını söktü. Fritz Lang’ın Cellatlar da Ölür filmi başka bir yerden yaraladı. Reinhard Heydrich suikastının ardından Prag sokaklarını anlattı. İşgal yalnızca asker postalı değildir. İnsanların birbirinden şüphe etmeye başlamasıdır. Komşunun kapısını çalmaya çekinmesidir. Faşizm önce insanın sesini alır. Tankları sonra getirir. Lang bunu kurşundan daha ağır bir sessizlikle anlattı. Jean Renoir’ın Bu Toprak Benimdir filminde ise kahraman bir general değildi. Elinde harita yoktu. Omuzunda apolet de yoktu. Bir öğretmendi. Çünkü savaş zamanlarında doğruları söylemek bazen cephede savaşmaktan daha pahalıya mal olur. Tarih çoğu zaman generalleri yazar. Vicdan ise öğretmenleri unutmaz.
Fred Zinnemann’ın Yedinci Haç filmi de aynı yaraya dokundu. Nazi Almanya’sından kaçmaya çalışan bir mahkumu kurtaranlar büyük kahramanlar değildiler. Sıradan işçilerdi veya çiftçilerdi. Savaş filmleri çoğu zaman tarihin mareşaller tarafından yazıldığını söyler. Oysa mezarlıklar bunun doğru olmadığını sessizce anlatır.
İşin ironik tarafı şuydu. Faşizme en sert darbelerden bazılarını sürgünler vurdu. Lang Almanya’dan kaçmıştı. Lubitsch Berlin’den ayrılmıştı. Renoir ülkesini işgal altında bırakmıştı. Chaplin ise vatansız sayılabilecek kadar herkesi rahatsız ediyordu.
Kan beyaz perdeye de sıçrıyor
Doğu Avrupa’da ise iş daha da acıklı bir hal alır çünkü orada büyük efendiye ihtiyaç bile kalmaz. Yerli burjuvazi işi kendi eliyle yapar. Macaristan’da Horthy rejiminin devlet destekli Hunnia Stüdyosu, hiçbir Alman baskısı olmadan kendi antisemitik propagandalarını üretti. 1942’de Viktor Bánky’nin çektiği Nöbet Değişimi adlı film açıkça aşırılıkçı ve antisemit bir yapımdı; aynı yıl Zoltán Farkas’ın çektiği Dördüncü Nesil ise doğrudan Sovyet karşıtı bir savaş propagandasıydı. Bunları kimse Berlin’den emretmedi, Macar burjuvazisi kendi sınıf çıkarını kendi diliyle, kendi oyuncularıyla, kendi parasıyla perdeye taşıdı.
Tüm bu örnekler savaşı bir metaya, ölümü kahramanlığa, yıkımı fedakarlığa, açlığı disipline dönüştürdü. Sizce bu tesadüf mü yoksa yoksul işçi sınıfını kendi mezarına gönüllü yürütebilmek için bir tür rıza imalatı mı? Sinema salonuna giren işçi çocuğu iki saat sonra çıkarken cepheye gitmeyi sömürü olarak görmez, onur sanır. Kurşun sıkmadan asker devşirmenin yolu böyle bulunmuştur. Sınıf çıkarları perdede ‘vatan çıkarına’, sermayenin kâr hırsı perdede kader birliğine boyanmıştır.
Sinema bir sanatsa eğer, savaş onun en sadık patronu olur ve o patron en gösterişli filmlerini hep birileri siperde can verirken çektirir. İşin acısını faturasını da hep yoksula keser. Savaşlarda tanklar şehirleri işgal eder, sinema vicdanı…
Evrensel'i Takip Et