İktidarın gülemediği şeyler: Mizah neden hedefte?
"Bugün savunulması gereken yalnızca bir komedyenin ifade özgürlüğü değildir. Savunulması gereken, toplumun gülme hakkıdır. Çünkü kahkahanın susturulduğu yerde yalnızca sanat değil, demokrasi de sessizleşir."
Revan Cavit
Deniz Göktaş'ın son stand-up gösterisinin ardından kopan tartışmalar, aslında tek bir komedyenin anlattığı şakalardan çok daha büyük bir meseleyi yeniden gündeme taşıdı. Mesele, Türkiye'de mizahın nerede durduğu ve iktidarın mizahla nasıl bir ilişki kurduğu meselesidir.
Mizah tarih boyunca yalnızca güldürmek için var olmadı. En sert eleştiriler çoğu zaman bir fıkranın, bir karikatürün ya da sahnede kurulmuş tek bir cümlenin içine sığdı. Çünkü mizah, iktidarın görünmez kılmaya çalıştığı çelişkileri görünür hale getirme gücüne sahiptir. İnsanlar bazen uzun bir politik konuşmadan etkilenmez ama doğru zamanda söylenmiş bir espri bütün propaganda duvarını çatlatabilir.
Stand-up sanatı da tam burada önem kazanıyor. Geleneksel tiyatrodan farklı olarak sahnede yalnızca bir kişi vardır. Dekor yoktur, kostüm yoktur, karakterlerin arkasına saklanmak mümkün değildir. Komedyen doğrudan seyirciyle konuşur. Günlük hayatı, siyaseti, ekonomiyi, dini, aileyi ve toplumsal ilişkileri malzeme haline getirir. Bu nedenle stand-up, modern kent yaşamının en politik sanat biçimlerinden biridir.
Türkiye'de ise mizahın tarihi her zaman siyasal baskıyla iç içe ilerledi. Aziz Nesin'den başlayıp Gırgır kuşağına, LeMan'a, Penguen'e, Uykusuz'a uzanan çizgi; yalnızca güldüren değil aynı zamanda iktidarı rahatsız eden bir gelenek yarattı. Çünkü mizah, gücünü yukarıya doğru vurabilmesinden alır. Güçsüzle değil güçlüyle dalga geçtiğinde toplumsal bir işlev kazanır.
AKP iktidarının uzun yıllar boyunca sanatla kurduğu ilişkinin temelinde ise tam da bu eleştirel alanı daraltma çabası bulunuyor. Kültür politikaları yalnızca tiyatroların, festivallerin veya konserlerin yasaklanmasıyla sınırlı değil. Sanatçılar hakkında açılan davalar, iptal edilen etkinlikler, hedef gösterme kampanyaları ve otosansür iklimi, kültürel alanın tamamını etkileyen bir mekanizma oluşturuyor. Bugün birçok sanatçı ne söyleyeceğini değil, söylediğinin başına ne getireceğini düşünerek üretim yapmak zorunda kalıyor.
Tam da bu nedenle Deniz Göktaş etrafında oluşan tartışmayı yalnızca "bir komedyene tepki" olarak okumak eksik kalacaktır. Asıl tartışma, eleştirinin sınırlarını kimin belirleyeceği üzerinedir. Siyasal iktidar mı? Mahkemeler mi? Sosyal medya linçleri mi? Yoksa sanatın kendi ifade özgürlüğü mü? Gösterinin ardından başlayan hedef göstermeler ve sosyal medyada paylaşılan bazı kesitlere erişim engeli getirilmesi de bu tartışmayı daha da büyüttü.
Oysa mizahın doğası rahatsız etmektir. Rahatsız etmeyen mizah çoğu zaman reklam metnine dönüşür. Egemen olana dokunmayan, yalnızca gündelik hayatın güvenli ayrıntılarıyla yetinen bir komedi anlayışı, düzen için hiçbir tehdit oluşturmaz. Bu yüzden otoriterleşen yönetimlerin ilk hedeflerinden biri çoğu zaman mizahçılar olur. Çünkü bir diktatör karikatürde küçülebilir, bir lider sahnede sıradanlaşabilir ve kutsal görülen siyasal imgeler bir kahkahayla çözülmeye başlayabilir.
Bunun karşısında iktidarın geliştirdiği en önemli araçlardan biri de "hakaret" söylemidir. Siyasal eleştiri ile kişisel hakaret arasındaki sınır giderek genişletilir; böylece kamusal eleştiri alanı daraltılır. Mizahın yaptığı abartı, ironi ve grotesk anlatım biçimleri çoğu zaman gerçek anlamıyla değerlendirilerek cezalandırılmak istenir. Böylece mesele artık esprinin iyi ya da kötü olması değil, söylenmesine izin verilip verilmemesi haline gelir.
Türkiye'de sanatın karşı karşıya olduğu temel sorun da tam budur. Sanat piyasalaşmanın baskısı altında sermayeye bağımlı hale gelirken, siyasal baskılar da eleştirel üretimi sınırlandırıyor. Bir yanda sponsorların beklentileri, diğer yanda iktidarın çizdiği görünmez sınırlar arasında sıkışan sanatçı, giderek daha güvenli alanlara çekiliyor. Sonuçta toplum, kendisini eleştirecek aynaları birer birer kaybediyor.
Gramsci, egemenliğin yalnızca zor yoluyla değil, kültürel hegemonya aracılığıyla da kurulduğunu söyler. Tam da bu nedenle kültür alanı sınıf mücadelesinin önemli cephelerinden biridir. Stand-up sahnesi de bugün bu cephenin parçalarından biridir. Çünkü insanlar yalnızca fabrikalarda ya da sandıklarda değil; tiyatro salonlarında, konserlerde, sinemalarda ve kahkahalarında da siyaset üretirler.
Belki de bu yüzden bir stand-up gösterisi milyonlarca kişi tarafından izlenirken asıl konuşulması gereken şey tek tek şakalar değil, o şakaların neden bu kadar karşılık bulduğudur. İnsanlar yalnızca gülmüyor; aynı zamanda ortak bir sıkışmışlık hissini paylaşıyor. Mizah, dile getirilemeyeni söylemenin yollarından biri haline geliyor.
Bu nedenle bugün savunulması gereken yalnızca bir komedyenin ifade özgürlüğü değildir. Savunulması gereken, toplumun gülme hakkıdır. Çünkü kahkahanın susturulduğu yerde yalnızca sanat değil, demokrasi de sessizleşir.
Evrensel'i Takip Et