Euphoria: Parıltılı makyajların arkasında metalaşan bedenler
Euphoria, olayların nedenlerini karakterlerin psikolojisinin kötü olması gibi sınırlı bir şekilde ele alıyor. Bunu öyle bir aktarıyor ki, izleyiciyi karakterleri bu koşullara sürükleyen kapitalist sisteme karşı bir öfkelenmekten alıkoyuyor.
Zeynep ÖZKARA
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Euphoria 2019’da yayımlanan ilk sezonunda sunduğu bir grup lise öğrencisinin yaşadığı travmalar, kimlik arayışları, uyuşturucu bağımlılığı, toksik ilişkiler anlatısının yanında; parıltılı makyajları, mor neon ışıkları, Labrinth müzikleri, kıyafetleri, görkemli partileriyle adeta yeni bir estetik ve moda algısı yaratmıştı. Bu sezon Sam Levinson imzası taşıyan dizi, hikâyesini lise koridorlarından acımasız bir dünyaya taşıdı. Lise yılları tamamen geride kaldı ve karakterlerin yetişkinlik hayatı işlenmeye başladı. Neon ışıklar yerini ağır ve sıcak ışıklara bıraktı. Son sezonunda her şeyiyle büyük bir değişim geçirmesiyle, önceki sezonlarla karşılaştırıldığında apayrı dizilermiş gibi görülüyor. Bu durum izleyiciler tarafından çokça eleştirilse de göz alıcı estetiğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Ancak Euphoria’yı görselliğiyle ön plana çıkan bir yapım olarak görüp gençliğin “marjinal” hayatları olarak okumak ve yansıtılan gerçeklikleri görmemek de haksızlık olur. Dizide uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, şiddet, istismar gibi bugün hayatımızda da sıkça karşımıza çıkan birçok sorunun bütün çıplaklığıyla yansıtılması dizinin asıl ilgi çeken kısmı. Peki bunları bütün gerçekliğiyle sadece ekrana yansıtmak yeterli mi? Seyirci bunları sadece pasif bir gözlemci olarak izleyerek neyi ne kadar anlayabilir?
Dizi sorunların “nedenini” değil “nasılını” gösteriyor
Sanatın işlevi yaşadığımız sorunları bir dekor gibi sergilemek değildir. İzleyici, karakterlerin yaşadığı sorunların “nedenini” değil de yalnızca “nasılını” görürse bu, sorunların çıkış noktasından kopulup yalnızca seyir zevki veren bir estetiğe dönüşmesine neden olur. Euphoria bu yanılgının bir örneğidir. Rue’nun aşırı doz alırken Labrinth müziği eşliğinde sunulan o göz alıcı sahne bu estetize edişi bize gösterir. Rue’nun uyuşturucu kullanımının yarattığı trajik sonuçlar belki de uyuşturucu kullanımından caydırmak için seyirciye izletilir ama bu koşullara onu neyin sürüklediği işlenmezse seyirci sistemin yarattığı tahribatı yalnızca bir görsel şölen olarak izler. Nate’in ilk sezonda Maddy’e uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddete rağmen Maddy ve Nate’in ilişkisi izleyicinin yalnızca “okulun popüler ve havalı çifti” olarak konumlandırmasına sebep olur. Çünkü şiddetin arka planını göstermez. Dizinin başlarında oldukça hassas, erkeklerin onu sadece arzulamasından rahatsız hisseden bir karakter olan Cassie; son sezonda ilgiye ve görünürlüğe bağımlı bir karaktere dönüşmesiyle OnlyFans hesabı açar. Dizi Cassie’yi düğünündeki çiçeklere paraları yetmediği için bunu yapıyormuş gibi gösterir. Cassie sadece çiçekler için buna yöneliyorsa önceki sezonda Kat neden fotoğraflarını satmaya başlamıştı? Veya gerçek hayatta da bir sürü kadın neden bu platforma dahil oluyor? Euphoria burada doğrudan OnlyFans’i eleştirmiyor. Meselenin kökenine inmeye çalıştığı noktada ise inebildiği en derin yer karakterlerin travmaları oluyor. Bu durumu karakterlerin psikolojilerinin kötü olması gibi sınırlı bir şekilde, bireyci bir bakış açısıyla ele alıyor. Yaşadıkları tüm bu acı ve travmaları öyle bir aktarıyor ki, izleyiciyi karakterleri bu koşullara sürükleyen kapitalist sisteme karşı bir öfkelenmekten alıkoyuyor ve yerine yalnızca estetik bir haz yaratmakla yetiniyor.
Kadının özgürleşmesi mi, bedenin metalaşması mı?
Nitekim dizinin yayınlanmasının ardından makyajlarının ve giysilerinin moda olması, Euphoria konseptli partilerin düzenlenmesi de bu kopuşun göstergesidir. Sanat burada bir kültür endüstrisi olarak kapitalist ekonominin bir parçası haline gelir. Gördüğümüz parlak neon ışıklar yaşanan sorunları gölgeler. OnlyFans’ın neredeyse Hollywood kadar para kazandığı ve bir performans sanatı olduğu replikleriyle Cassie’yi ne kadar zenginleştirdiği gösterişli sahnelerle bize izletilirken, karakterin bu platform yüzünden bedenine ne denli yabancılaştığı ise seyircinin anlayamadığı, Cassie’nin bilgisayar başında kendi bedenini büyüttüğüne dair gördüğü bir illüzyonla geçiştirilir. Dizi bu şekilde OnlyFans’ın arkasında işleyen o asıl sömürü mekanizmasını yok saymakla kalmayıp bunun Cassie’nin kişisel tercihi olduğunu bize şu replikle göstermeye çalışır: “Ben bir seks işçisi değilim, bedenini hikâyeler anlatmak için kullanan bir performans sanatçısıyım.”
Cassie’nin OnlyFans dünyasına girdikten sonra kurduğu bu cümle bir savunma cümlesi değil, metalaşmanın bugün geldiği konumun göstergesidir. OnlyFans gibi platformlar tıpkı bu replik gibi “kadının özgürleşmesi ve girişimciliği” maskesi altında bedenlerini sergileyerek bir ticaret nesnesine dönüşmelerini sağlıyor. Ancak bu ne bir özgürlük ne de bir işçiliktir. Bu, bir kadının arzularını ve duygularını yok sayarak son çare bedenini satmaya kalkıştığı ekonomik koşulların ve sistemin çürümüşlüğünün tablosudur. Buna fabrika örneği üzerinden de bakabiliriz. Bir fabrikada işçiler patrona doğrudan bedenini değil emek gücünü kiralar. İşçi işten çıktıktan sonra bedeni ona aittir. Ancak zorunlu seks işçiliği böyle değildir. Üretilen nesneye değil direkt olarak insanın bedenine, cinselliğine el konulur. Neoliberal “seks işçiliği” yani OnlyFans ise aracılar ortadan kaldırıldığı ve kadın tek başına kendi çıplaklığını sergilediği için kadının “girişimci” veya “kendi işinin patronu” olarak anılmasıyla platformun meşrulaştırmaya çalışıldığı zorunlu seks işçiliğinin yalnızca biçim değiştirmiş halidir.
Bir kıskacın sağ ve sol eli: Muhafazakarlık ve neoliberalizm
Kadınlar bu platformda daha görünür olabilmek için izleyici tarafından Cassie’nin o çokça eleştirilen sahnesinde olduğu gibi “petplay”, “ageplay” pozları verebilir. Abonelerinin isteklerine göre kişiselleştirilmiş kostümler giyer ve onları duygusal ve cinsel olarak tatmin edecek cümleler kurar. Ancak bunun boyutu dizide gösterildiğiyle sınırlı değil. Pornografik içeriklerde olduğu gibi şiddet erotize ediliyor, kadınlar abonelerinin talepleri doğrultusunda türlü şiddet söylemlerine, aşağılamalara maruz kalıyor. Sistem ise bütün bu şiddeti ve istismarı bize “özgürlük” olarak sunmaya çalışıyor. Ancak cinsellik ve insan ilişkileri; ancak ekonomik zorlukların ortadan kalktığı, bu zorlukların yani sistemin insanlar üzerindeki etkilerinden arındırıldığı, meta olmaktan çıkarıldığı koşulda özgürleşebilir. İnsanın bedeni ve kimliği alınıp satılamaz, metalaşamaz. Buna karşı durmak ise bizleri gerici veya muhafazakâr yapmaz. Burjuva muhafazakâr ideolojiler kadınları dinî dogmalar gibi nedenlerle eve hapsederken, neoliberalizm onları ‘özgürlük’ maskesiyle bir meta kılığına hapsediyor.
Bu şekilde kadınlar bir kıskaca sıkışıp kalıyor. İlk bakışta birbirine çok zıt görünen bu iki kıskaç aslında aynı sistemin sağ ve sol elidir. Bir yandan muhafazakârlık ve geleneksel değerler yalanlarla kadını eve hapsedip ona yalnızca doğurganlık görevini yükleyerek yeni işçi kuşaklarının yeniden üretimini sağlarken, diğer yandan neoliberalizm aynı kadını özgürlük vaadiyle “piyasanın” bir tüketim nesnesi haline getirmeye çalışıyor. Yani değişen tek şey sömürünün biçimi oluyor. Kapitalizm kârın sürekliliğini sağlamak için var olan her şeyi piyasaya göre şekillendirir, ekonomik zorluklar insanların üzerinde sürekli bir baskı yaratır. Yoksullukla savaşan birey, bireysel kurtuluş yolu olarak kendi bedenini “piyasaya” sunmak zorunda kalacak duruma gelir. Bunun kaçış noktası ise bu sistemin kadınlara dayattığı bireysel kurtuluşlarda olamaz. Bu bir sistem inşasıdır, dolayısıyla bu inşanın arkasında sermayenin örgütlü gücü vardır. Bu örgütlü gücü yenmenin tek yolu ise sınıf temelli örgütlü bir mücadeledir. Neoliberalizmin kadınların üzerinde kurduğu tahakkümü sahte bireysel özgürleşmeler veya girişimcilik vaatleriyle yenmek mümkün olamaz çünkü sermaye düzeni her şeyi kendi kâr amaçlarına göre dizayn ederken karşısındaki örgütsüzlüğü kolayca yutabilir. Yani sistemin yarattığı zorluklardan kurtulmanın yolu ne Alamo’yu öldürmek ne OnlyFans hesabı açmak ne de İncil okumaya başlamaktır. Yaşanılan zorluklardan kaçışın yalnızca bireysel yolları gösterildiğinde bunu reddetmek ve ancak kolektif bir mücadeleyle bu zorluklardan kurtulabileceğimizi görmek varmamız gereken sonuçtur.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et