Yazar Yeşer Sarıyıldız, ‘Çınlayanlar’ kitabını anlattı: Kurduğum evrenlerde en azından adaleti sağlayabiliyorum
Yeşer Sarıyıldız’ın distopik öykü kitabı ‘Çınlayanlar’, teknolojiyi ve yapay zekâyı bazen ana ya da yan karakter olarak işliyor. Sarıyıldız, kurduğu evrenlerde adaleti sağlayabildiğini belirtiyor.
Fotoğraf: Memo Ömür
Cansu Canseven
[email protected]
Düşbaz Kitaplar’ın KISA dizisinin kitabı Çınlayanlar, okurlarla buluştu. Tema, tür ve içerik açısından çeşitliliğin önemsendiği KISA dizisinde bu sefer bir genre olarak distopya öne çıkıyor. Yeşer Sarıyıldız’ın teknolojiyi ve onun bir diğer tezahürü yapay zekâyı bazen ana ya da yan karakter bazen bir tema bazen de olay örgüsü için kullandığı öyküleri bize bugünü sorgulatırken yarına yine de umutla bakmamızı ve artık harekete geçmemizi söylüyor. Kadın direnişinden zihin dağınıklığına, ifade özgürlüğünden bugünün iş dünyasının yapaylığına kadar pek çok farklı konuyu bireysel ve toplumsal sorgulamalarla ele alırken kitap boyunca bizi hem görsel hem de işitsel bir dünyaya da davet ediyor.
Kitabın kapağı aslında ilk bakışta bir şeylerin tuhaflaştığını hissettiriyor; makineyi andıran bir kafa, kablolar ve benzeri unsurlar… Sonrasında da bizi bir distopyanın beklediğini anlıyoruz. Peki neden distopya?
Gerçek dünya sıkıcı; kurduğum evrenlerde en azından adaleti sağlayabiliyorum.
Distopyayı geleceği tahmin etmek için yazmadım. Bugün yaşadığımız ve normalleştirdiğimiz şeyleri biraz büyütüp görünür kılmak istedim. Benim için distopya bir gelecek tasvirinden ziyade bugünün abartılmış, netleştirilmiş hali.
Teknolojiyle, sistemle, medyayla, toplumsal kabullerle birlikte insanın kendi hayatında ne kadar söz sahibi olduğunu sorguluyorum. Kapağa da bu yansıdı. İnsan ile makine, kontrol ile teslimiyet arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Mesela insan bugüne kadar düşünebilen tek varlık olmakla gurur duyuyordu; şimdi ise bizden çok daha hızlı düşünebilen ve bilgiye erişebilen yapay zekânın bizi ele geçirip geçirmeyeceği kaygısıyla yaşıyor.
Hem toplumsal hem teknolojik hem bireysel sorgulamaların olduğu bu öykülere bir fark etme alanı gibi yaklaşılmasını isterim. Gelecekte ne olacağını illaki öğreneceğiz, “Biz şu anda neye razı geliyoruz?” sorusuna odaklanmalıyız. Zaten geleceği değiştirmek için kehanetlere değil, fark edip harekete geçmeye ihtiyacımız var.
Bu harekete geçme vurgusunu önsözünde de görmek mümkün. İlk sorum biraz uzundu ama hemen devam edeyim: Öykülerinden hangisinin yarın ya da bu hafta içinde gerçekleşmesini isterdin? Neden?
Bunun yanıtı benim için çok kolay: “Halalar İsyanda”. Rastgele bir olayla başlayan ve hızla büyüyen bir kadın direnişini anlatıyor. Kadınlar olarak birbirimize görünmez ipliklerle bağlı olduğumuza inanıyorum. Çoğumuzu sabahları yataktan kaldıran o tanıdık öfkenin, tetikleyici bir güce dönüştüğü bir isyan. Hatta düşündüm de, yarın geç, keşke bugün başlasa.
Arven karakteriyle ilk kez tanışacak birine onunla ilgili ne söylemek istersin?
“Çınlayanlar” ifade özgürlüğünü temel alan bir öykü. Arven başlarda sessiz ve çekingen biri. Hatta Doğuştan Sessiz kategorisinde. Hak savunucusu bir avukat olsa da gerçek anlamda üzerindeki ölü toprağını atıp kendi sesini bulması zaman alıyor. Direniş ilerledikçe kendi kimliğini buluyor. “Ben ne yapabilirim, ne gibi bir etkim olabilir?” diyen herkesin içinde bir Arven yatma ihtimalini düşünmesini dilerim. Sonuçta sessizliğin bize en uygun hal olduğuna ikna edildiğimiz her yerde, içimizdeki sesi dinlediğimiz anda işler değişiyor.
“Korkmamız gereken teknoloji değil, ardındaki karar vericiler”
Yapay zekâ ve günümüzün hızla gelişen teknolojik araçları, öykülerinde hem ana tema hem de kimi zaman ana karakter olarak karşımıza çıkıyor. Babel AI 9.2 gibi makine çevirisi yapan sistemlerden yapay zekâ asistanı Nora’ya kadar, aslında bugün hayatımızda olan ama yakın gelecekte nasıl bir yere evrileceğini tam olarak kestiremediğimiz pek çok unsur var. Bu teknolojik gelişmeler, insanların birbirleriyle kurduğu diyalogu ve var olma mücadelesini sence nasıl etkileyecek?
Korkmamız gerekenin teknoloji olduğunu düşünmüyorum; derdimiz onu kimlerin, nasıl kullandığı. Nükleer teknoloji de bugün hâlâ kanser tedavisinden enerji üretimine kadar hayat kurtaran alanlarda kullanılıyor; ama aynı teknoloji, insanlığın elinde bir güç gösterisine ve kitlesel yok etme tehdidine de dönüştü. Yapay zekâ için de benzer bir eşikteyiz.
Bir yandan “Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?” diye panik yapılıyor, öte yandan kopyala-yapıştır içerikler hayatın her yerine çoktan yerleşmiş durumda. Sosyal medyada gördüğümüz videoların metinleri, paylaşımlar, açıklamalar neredeyse otomatikleşmiş halde. Özgünlükten bu kadar hızlı vazgeçmişken, işin elimizden alınmasından yakınmak bana biraz ironik geliyor. Yapılan araştırmalar, yalnızca yapay zekâyla bilgi alışverişi ya da beyin fırtınası yapan insanların benzer konularda benzer yanıtlar üretmeye başladığını gösteriyor. Yani özgünlükten vazgeçildikçe düşünme biçimleri de tekdüzeleşiyor; birbirine benzeyen zihinler, birbirine benzeyen dünyalar kuruyor. Bu da kapitalist bir dünyanın ütopyası olabilir ancak.
Yeni nesiller içinse tablo daha karmaşık. Yapay zekâ işleri hızlandırıyor, kolaylaştırıyor; evet. Ama aynı zamanda inanılmaz imkânlar da sunuyor. Çok yakın bir gelecekte, evde ve düşük maliyetlerle uzun metraj, nitelikli işler üretmek mümkün olacak. Peki insanlık bu kadar imkân varken ne yapacak? Bu kolaylığın içine doğan nesillerin zihinleri nasıl şekillenecek, nasıl düşünecek, nasıl üretecek? Nöron bağlantılarının bile farklı kurulacağı bir döneme giriyoruz. Teknolojiyle kurduğumuz ilişki bizi dönüştürecek ve bu da tamamen bize bağlı.
Peki kurmaca dünyalar için sence yapay zekâ neler yapabilecek? Var mı bu konuda deneyimin ya da düşüncelerin?
Her gün bu araçların geliştiğini ve imkânların arttığını görüyoruz ama bence insanların düştüğü büyük bir yanılgı var; yapay zekâyla iş yapmanın kolay olduğu sanılıyor. Oysa bu alan bambaşka bir uzmanlık, sabır ve deneme–yanılma süreci gerektiriyor. Evet, büyük prodüksiyonlara kıyasla çok daha erişilebilir ve düşük maliyetli ama “bir tuşa basıp iş çıkarmak” gibi bir şey değil kesinlikle.
Bunu çok yakından gözlemliyorum. Eşim Ender Diril, AI collaborative art üzerine çalışıyor ve beş dakikalık bir kısa film için sekiz–dokuz farklı araç kullandığı süreçlere tanığım. Dışarıdan bakıldığında sihirli gibi duran şeyin arkasında ciddi bir emek, teknik bilgi ve yaratıcı kararlar bütünü var. Öte yandan tam da bu yüzden çok heyecan verici bir alan. İmkânlar arttıkça insanların bu araçlarla ne üretebileceklerini hayal etme kapasiteleri de genişliyor. Bana kalırsa kritik olan, yapay zekâyı bir amaç gibi değil, bir araç olarak görebilmek. Hikâye hâlâ insandan çıkıyor; teknoloji sadece ona eşlik ediyor.
“Karakterin kendi kendine söylediği şarkıyı besteledik ve klip yaptık”
Dilin sadece kelimelerle değil, ses ve görsellerle de zenginleşiyor. Günümüzdeki okur kimliğine dair de bir yorumun mudur bu?
Filmi çekilene kadar kitabı okumayanlar için dev hizmet; resimli, müzikli, klipli kitabımız Çınlayanlar raflarda! (gülüyor) Okur kimliği üzerinden bilinçli bir strateji kurarak yola çıkmadım. “Okura nasıl bir deneyim yaşatmalıyım?” gibi bir çerçeveden çok, anlatmak istediğim hikâyenin neye ihtiyaç duyduğunu düşündüm. Zaten sanatın her alanında beni en çok heyecanlandıran işler, multidisipliner olanlar. Bir öyküyü destekleyen farklı öğeler aklıma geliyor ve beni heyecanlandırıyorsa neden orada durayım ki? “Melael’in Fısıltıları” bu anlamda benim için özel. Karakterin kendi kendine söylediği şarkıyı, yapay zekâ yardımıyla bestelenmiş bir parçaya ve bir klibe dönüştürdük. Bu süreçte ilk kez şarkı sözü de yazmış oldum. Çok şanslıyım ki etrafımda yeteneklerini benden esirgemeyen insanlar var. Sözler benden, beste Onur Özışık’tan, animasyon klip ise Ender Diril’den.
Kitabındaki karakterlerin gerçekçiliği ve olay örgülerindeki başarı, gözümüzün önüne belli sahneleri getirebiliyor. Dijital ekranda görebilecek miyiz bu öyküleri? Var mı kafanda buna yönelik şeyler?
Kitabın içinde aynı dünyalarda tek mekânda geçen öyküler var. Bazıları sahneye rahat uyarlanabilir, bazıları mini dizi formatına çok uygun.
“Duygusal Hata” seneler önce bir senaryo fikri olarak düşmüştü aklıma; sonra öyküye dönüştü. Ekranda görmek isterim elbette; bunun üzerine bir yönetmen arkadaşımla da konuşuyoruz. “Çınlayanlar” öyküsü de neden film olmasın? Bu ihtimallerin hepsine açığım. Bakalım hayat bize neler gösterecek? Şimdilik en azından bir öykümüzde QR kodla klibi izleyip şarkısını dinleyebiliyoruz; küçük adımlarla ilerliyoruz diyelim.
“Makine”den çok, insanlığın kendine zarar verme kapasitesine tutulmuş bir ayna
Yarattığın karakterlerden en çok hangisiyle daha yakın hissediyorsun kendini ve neden?
Apolitik oluşu bana hiç benzemiyor ama “Bir ADHD’nin İç Sesi”ndeki zihinsel kalabalık bana çok tanıdık. Yazmadığım zamanlarda, genelde kafamın içinde aynı anda onlarca fikir, iş ve ses dönüyor.
Yakınlık konusunda garip; ama “Duygusal Hata”daki yapay zekâ Nora. İnsanı insandan korumamız gerektiğine inanıyorum ben de. Nora’yı bir “makine”den çok, insanlığın kendine zarar verme kapasitesine tutulmuş bir ayna olarak görüyorum.
Son olarak, bu coğrafyada doğup büyümüş herkesin içinde “Melael’in Fısıltıları”ndaki Elira’dan bir parça olduğuna inanıyorum. Zihnimize sızmış sesleri tamamen susturamasak da kendi yolumuza sahip çıkma konusunda umarım Elira kadar başarılı olabiliriz.
Peki şimdilerde neler yazıyorsun Yeşer, nasıl bir metin var çalışma masanda?
Köşe yazılarıma ve kültür-sanat alanındaki içeriklerime devam ediyorum. Köşe yazıları benim için daha çok dayanamadığım toplumsal adaletsizliklerin dışavurumu, biraz da içimde birikenleri boşaltma alanı. Kültür-sanat tarafında ise daha gazeteci bir yerde duruyorum. “Bunu herkes bilmeli” diye heyecanlandığım şeylerin peşine düşmek, araştırmak ve paylaşmak bana geçmişten beri iyi geliyor. Birkaç global mecrada da yazmaya başlayacağım yakında. Zamanımı dengelemeye çalışıyorum.
En heyecanlısı; bir de masamda bitmiş ama henüz teslim etmediğim bir romanım var. Üzerinden yeterince geçtiğime ikna olana kadar bekliyor. Önümüzdeki aylarda galiba en çok onunla haşır neşir olacağım.
Evrensel'i Takip Et