Butlan, Yavaş ve muhalefetin aritmetiği
Yavaş'ın kazanması, onun Kürt seçmene açıkça düşman bir milliyetçi dil benimsememesine yani seküler milliyetçi damardan beslenirken o damarın keskin ucuna teslim olmamasına bağlı. Yavaş'ın siyasi sanatı burada sınanmıştı; ama bu sınavı verememişti.
Fotoğraf: ANKA
Esat Aydın
[email protected]
Türkiye siyaseti 21 Mayıs'ta bir eşik atladı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi mutlak butlan kararıyla CHP yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırdı, Kemal Kılıçdaroğlu tüzel başkanlığa döndürüldü. Üç gün sonra polis genel merkeze girdi. Özgür Özel binadan çıkıp Meclis'e yürüdü, bu yeni eşikti.
Bunlar bir aday denkleminin, bir muhalefet stratejisinin yeniden tasarlandığı anlar olarak tarihe geçti.
Ve bu yeniden tasarımın merkezinde, bir isim duruyor. O isim hesaplı belirsizliğiyle tanınan Mansur Yavaş. Yavaş, butlan kararının ardından bir konumlanma sergiledi. Bir yandan hukuk diliyle, kararın yok sayılamayacağını söyleyerek Kılıçdaroğlu kanadına "1-2 ay içinde kongre kararı al" çağrısı yaptı; öbür yandan, genel merkezden polis zoruyla çıkarılan Özel'i Meclis'te ziyaret eden ilk güçlü isim oldu CHP adına.
Yavaş, iki kanada da kapıyı açık tutarak kendisini denklemin üstünde konumlandırdı. Bu, bildiğimiz Yavaş stratejisi olarak yorumlandı.
Bu yorumlar Yavaş'ın sahip olduğu sermayeye yani ölçülü, kavgaya bulaşmayan, ‘devlet adamı’ imajına dayandırılıyordu. Öyle ya, iç savaşa taraf olan herkes yıpranırken, mesafesini koruyan aktör mevcut değerini artırırdı.
Güvenpark kırılması
Bu belirsizlik bir lüks olmaktan çıktı. 30 Mayıs'ta bir hesap kapandı. Mansur Yavaş Güvenpark'a geldi, on binlere hitap etti, ardından Özgür Özel ile kol kola Anıtkabir'e yürüdü. Sembolik bir tercih değildi bu. Tarif ettiğim "hesaplı belirsizlik" stratejisinin son sahnesiydi.
Yavaş köprünün ortasında durmuyor artık; bir yakası var ve o yaka Özel'in yakası.
Ama konuşmayı satır satır okumak gerekiyor; çünkü Yavaş orada ne söylediğini çok iyi biliyor. "Bu insanların değişim umudu, geleceğe bakma isteği ve ülkenin yeniden ayağa kalkacağına dair inancı… benim kişisel vefa duygumun çok çok üzerindedir" dedi. Bu görünürde bir bağlılık ilanı; ama "kişisel vefa", bir hesap kapatma sözü gibi. Dahası ve kritik olan Yavaş sahadaki toplumsal umudu seçtiğini söylüyor. Bu da lider adayının dili.
Seçilmek isteyen biri konuşur böyle.
Kulislerde Yavaş'ın Kılıçdaroğlu ile de hareket edeceği konuşulurken bu fotoğraf saflaşmayı yeniden alevlendiriyor.
Ama asıl soru bu tercihle ne kaybedip ne kazandığı.
Kaybı somut.
Fuat Uğur, "Safını belli etti, ona geçmiş olsun" diye yazdı.
Bu tepki Yavaş'ın artık "dokunulmaz " olmadığını, hedef tahtasına girdiğini gösteriyor. İktidar şimdiye kadar onu bekletti, izledi, faturayı biriktirdi.
Güvenpark'tan sonra o fatura sunulabilir.
Kazanım da gerçek ve nitelikli. Özel cephesinin en yüksek anket desteği ve en geniş seçmen tabanı Yavaş'ta. Onun orada bulunması, sokaktaki gücü taşıyıp bu mücadelenin "kazanabilirlik" argümanını ciddi ölçüde meşrulaştıracaktır.
Ancak bir gerilim var.
Kalabalık Özel'in hikayesini de izliyor. Özel de bir hikaye kuruyor. Yavaş, o alanın gücüne ortak oluyor; ama o gücü henüz yönetmiyor.
Güvenpark sonrası bir şey eklenmesi gerekiyor.
Yavaş artık bir kaderin aktif belirleyeni olmaya talip, pasif izleyicisi değil. Bu talep hem onu güçlendiriyor hem de daha önce sahip olduğu en değerli sermayeyi terk etmek anlamına geliyor.
Özel ne yapıyor?
Özgür Özel; Ankara, İzmir ve Manisa'da bugüne kadar üç hattı dillendiriyor ve bunlar birbirini dışlamıyor.
Birincisi, hukuki direniş… Yargıtay'dan kesin karar çıkana kadar tedbirin kaldırılmasını beklemekti.
İkincisi, PM ya da delegeler üzerinden 45 gün içinde olağanüstü kurultay toplayıp delege iradesini yeniden tahkim etmekti…
Üçüncüsü ise bunların tıkanması halinde, ihraç durumunda gündeme gelecek "yedek parti" senaryosu…
Özel'in stratejisi, mağduriyet sermayesini sokağa ve sandığa tahvil etmek üzerine kurulu. Tahliyede polisin parti binasına girmesi ona bunu sağladı. Yargı ve polis müdahalesi aidiyet pekişmesi üretti. Özel, bu ikili kuşatmayı kimliğinin merkezine taşıyarak direnç üretiyor.
Yedek parti teknik olarak mümkün; ama maliyetli. Özel'e destek veren vekil ve belediye başkanının olası bir ayrışmada birlikte hareket edebileceği, yarım milyondan fazla üyenin yeni partiye taşınmasının hedeflendiği konuşuluyor. Böyle bir senaryoda TBMM'de ana muhalefet değişiyor.
Ama eko-politik yani kaynak ve örgüt ekonomisi açısından üç ciddi engel var. Birincisi; CHP adı, hazine yardımı, 100 yıllık örgütsel hafıza ve seçmen sadakati Kılıçdaroğlu'nun elinde kalan tüzel kişilikte kalıyor.
İkincisi, kayıp riski; Türkiye'de parti bölünmelerinin tarihsel sicili kötü. DYP, DSP, SHP, MHP ve Babacan-Davutoğlu örnekleri bunu teyit ediyor. Bölünen taraf genelde toplamın küçülmesine yol açıyor; oy tabanı çoğu zaman eriyor.
Üçüncüsü, zamanlama… Yeni parti kurmak aylar alır, mağduriyet enerjisi hızla buharlaşır. Bu yüzden Özel'in ilk tercihi kurultay yoluyla mevcut tüzel kişiliği geri almak; yeni parti, o yol tıkanırsa devreye girecek bir "yangın çıkışı" olarak anlam kazanıyor.
Bu tabloda Özel, partiyi geri alırsa ve İmamoğlu'nun hukuki yasağı kesinleştiği ölçüde Yavaş onun doğal halefi olur gibi duruyor.
Kılıçdaroğlu ise tüzel başkanlığı ve iktidarla bu "yumuşak geçiş" zeminini korursa, Yavaş'ın yolu Kılıçdaroğlu'nun hattına göre başka bir mecraya, belki parti dışı bir adaylığa savrulur.
Benim senaryom biraz bu yönde. Yani Yavaş'ın geleceği, kendi tercihinden çok, CHP'nin hangi kanadının ayakta kalacağına bağlı.
"Zafer" sosyolojisi
Sorunun derinliği, bir toplumsal damarın yükselişinde… Türkiye'de son yıllarda, Zafer Partisi'nin temsil etmeye çalıştığı bir seküler milliyetçi öfke birikiyor. Bu damarın beslenme kaynakları ekonomik sınıf düşmesi, daralan yaşam alanları, göç meselesi ve Kürtler…
Bu damar daha çok Zafer Partisi, Anahtar Parti'de cisimleşen, MHP ve İYİ Parti'nin parçalanan sosyolojisi… Güvenlik kaygıları yüksek kentli orta sınıflar, göçmen karşıtlığı üzerinden radikalleşen genç seküler milliyetçiler ve CHP'ye yalnızca "Erdoğan gitsin" diye oy vermiş ama kültürel olarak sosyal demokrat olmayan seçmenlerin oluşturduğu geniş bir küme…
Fransa'da Le Pen, Hollanda'da Wilders çizgisi; Almanya'da AfD'nin damarları ya da İtalya'da Meloni'nin faşist restorasyonu bu yeni formun farklı örnekleri…
Türkiye'de bunun zemini var mı? Evet, var. Çünkü distopik yoksullaşma, göç meselesi, güvenlik kaygısı ve devletin çözülme korkusu, toplumun önemli bir bölümünü "istikrar–otorite–kontrol" eksenine itiyor. Üstelik bu, CHP seçmeninin bir bölümünde de mevcut. Mansur Yavaş'ın gücü de burada yatıyor, ideolojik heyecan değil ama, "devleti dağıtmayacak adam" hissi yaratıyor.
Burada geçen yazıda bahsettiğim John Holloway'in bir de "Öfke Günleri"ne bir pencere açayım. Öfkeyi ikiye ayırıyor Holloway; haksızlıktan ve incinmiş haysiyetten doğan umudun öfkesi ile hınç ve hırstan beslenen, aşırı sağın yıkım öfkesi olarak. İkisi de aynı kaynaktan yani paranın egemenliğinden doğuyor; ama biri evrenselci ve kolektif, diğeri içe kapanmacı ve yıkıcı tezahür ediyor.
Holloway'in iki kategorisi de eyleme dönük. Onda, öfkenin absorbe edildiği, eyleme dönüşmeden tüketildiği bir üçüncü hal yok. Oysa balkonlarda, otobüs üstünde tutturulan "Yiğidim aslanım" ağıtı tam da bu… İncinmiş haysiyetin, "hayır"a dönüşemeden kendi yasını söylediği hal…
Burada ileride değineceğim kritik bir kavşak var. DEM Parti ile iktidar arasında yeni süreç ve yeni anayasa tartışmalarının, laiklik ya da Kürtlere eşit vatandaşlık gibi başlıklarda sıkışmış hisseden seküler milliyetçi tabanda birleşmeyi ve radikalleşmeyi hızlandırma ihtimali…
Yani "Terörsüz Türkiye" süreci ilerledikçe, paradoksal biçimde, ona en sert tepki gösterecek milliyetçi-laik blok da güçleniyor. Bu, daha önce de test edildiği üzere Türk siyasetinin diyalektik bir yasası gibi işliyor. Her açılım, kendi karşı tepkisini üretiyor.
İşte Yavaş bu damarla, CHP'nin sosyal demokrat çekirdeği arasındaki köprüde duruyordu. Bu köprünün öbür ucunda iki ayrı muhalefet tahayyülü duruyordu.
Kılıçdaroğlu artık yalnızca eski genel başkan değil. 30 Mayıs’taki konuşmadan sonra CHP içindeki devletçi–dengeci–kontrollü muhalefet hattının sembolü. Bu hat, Erdoğan rejiminin sertleştiği dönemlerde çatışmadan kaçınmayı, bürokratik meşruiyeti korumayı ve partiyi "makul devlet partisi" olarak tutmayı savunuyor. Fakat 2023 yenilgisi bu hattın toplumsal enerjisini ciddi biçimde azalttı. Çünkü seçmenin önemli kısmı artık sonuç almak istiyor.
Özel ise daha çok "demokratik blok" kurmaya çalışırken Yavaş, "devlet merkezli restorasyon" hissini de veriyor. Ama bu, riskle de yüklü. Bu damardan beslenmek, yeni sürece soğuk bakmayı, Kürt seçmenle mesafeyi getirir ve burası, tüm aritmetiğin kilitlendiği nokta…
Yavaş, AKP+MHP+DEM blokunu aşabilir mi?
Soruyu somutlaştıralım. Bir tarafta Erdoğan'ın adaylığı etrafında birleşmesi muhtemel AKP+MHP çekirdeği, artı süreç pazarlığıyla nötralize edilmiş ya da kısmen kazanılmış DEM seçmeni. Diğer tarafta, seküler milliyetçilikten de oy devşiren bir Yavaş adaylığı.
İlk bakışta "muhalefet + Kürtler" denklemi muhalefet lehine görünür. Ama mesele toplam değil, çakışmadır. Yavaş'ın seküler milliyetçi damardan oy devşirmesi, Kürt seçmeni uzaklaştıracak söylem gerektirir. Yani Yavaş'ın sağ-laik kanattan kazandığı her oy, sol-Kürt kanattan kaybettiği oyla kısmen nötrlenir. Bu, muhalefetin yıllardır çözemediği "ittifak" paradoksudur. Geniş çadır kurmak için gereken merkez söylem, çadırın iki ucundaki seçmeni aynı anda memnun edemez.
Mansur Yavaş'ın açmazı da burada. Çünkü Türkiye'de seçim kazanmak için yüzde 50+1’lik sosyolojik koalisyon gerekiyor. Erdoğan bunu yıllardır yapıyor. Türk-İslamcı muhafazakarlık ile devlet güvenlik bürokrasisini birleştiriyor.
Gerektiğinde Kürt alanında kontrollü esneme yaratıyor, sermayeyi korku ve bağımlılıkla yanında tutuyor.
Toplumdaki büyük yoksullaşma + Mansur Yavaş efekti; AKP + MHP çekirdeği + DEM seçmeni toplamını aşar mı? Siyasetin bakması gereken soru belki de budur.
İktidar blokunun bir avantajı da devletin tüm aygıtını seferber edebilen, rakibini hukukla budayabilen konumu… Mutlak butlan bunun kanıtı…
Böyle bir tabloda Erdoğan yeniden "istikrarın merkezi" gibi davranabiliyor. Muhalefet kendi içinde tükenirken iktidar tek kurşun atmadan kazanıyor.
Erdoğan'ın bundan sonraki siyaseti de seçimin anlamını yeniden tanımlamak -seçimsizleştirme- üzerine kurulacaktır. Yavaş, bu asimetriyi yalnızca yüksek bir "kazanabilirlik" algısı ve geniş bir koalisyonuyla aşabilir. Yavaş anketlerde Erdoğan karşısında en güçlü muhalif aday olageldi; ama bu, ancak Kürt seçmenin sandığa giden hattının açık tutulmasına bağlı… Teorik olarak bu mümkün…
Kürt değişkeni
Bu denklemin kilit taşı Kürtlerin blokta yer alması mı, aday çıkarması mı sorularında gibi duruyor. Üç senaryo var.
Birincisi, Kürtlerin Erdoğan blokunda fiilen yer alması; çözüm süreci karşılığında iktidara -koşulsuz değilse de- işlevsel destek yani. 2010 referandumu bir örnek… Bu, muhalefet için felaket gibi okunuyor; Yavaş'ın sağdan kazanacağı her oyu anlamsız kılar; çünkü kaybedilen sol-Kürt oyu telafi edilemez algısı var. Ancak bu senaryonun gerçekleşme olasılığı sınırlı… Kürt hareketi, aynı yargısal aletin kendisine de döneceğini çok iyi biliyor. İktidara güveni kırılgan.
İkincisi, Kürtlerin kendi adayını çıkarması… Bu, ilk turda muhalefet oyunu böler ve Erdoğan'a ilk turda kazanma ya da güçlü bir üstünlükle ikinci tura geçme imkanı verir gibi geliyor. Kürt hareketi bunu ancak bir pazarlık kozu olarak "bizi yok sayamazsınız" mesajıyla birinci tur için düşünebilir. İkinci turda rasyonel davranışı, Erdoğan karşısında muhalif adayı desteklemektir. Yani aday çıkarmak, bir nihai tercih değil.
Üçüncüsü ve en olası olanı, "ilkesel mesafe, stratejik destek" formülü… Kürtler CHP krizine ilkesel olarak sahip çıkıyor. Ama asıl pazarlığı kendi gündemleri üzerinden yürütür ve sandıkta nihai tercihini son ana saklar.
Bu durumda Yavaş'ın kazanması, onun Kürt seçmene açıkça düşman bir milliyetçi dil benimsememesine yani seküler milliyetçi damardan beslenirken o damarın keskin ucuna teslim olmamasına bağlı. Yavaş'ın siyasi sanatı burada sınanmıştı; ama Yavaş bu sınavı verememişti.
Sonuç
Tüm bunları birleştirdiğimizde ortaya bir tablo çıkıyor. Yavaş, teorik olarak Erdoğan blokunu aşabilecek tek profil gibi duruyor; çünkü hem CHP çekirdeğine hem de seküler milliyetçi kitleye aynı anda hitap edebiliyor. Ama bu potansiyel, son derece dar bir yoldan geçiyor. Bir ucunda bugün için CHP'nin hangi kanadının ayakta kalacağı belirsizliği, öbür ucunda Kürt seçmeni kaçırmadan milliyetçi tabanı kazanma dengesi var.
Erdoğan'ın stratejisi de bu yolu daha da daraltmak üzerine kurulu. Mutlak butlan kararıyla muhalefeti iç savaşa hapsediyor, yeni süreçle Kürt seçmeni nötralize ediyor ve erken seçim tehdidini bir araç olarak tutuyor.
Bunların hepsi, Yavaş gibi bir adayın ihtiyaç duyduğu birleşik cepheyi imkansızlaştırmaya yönelik.
Yani mesele, Yavaş'ın yeterince güçlü olup olmadığından çok, muhalefetin kendisini tüketen bir kuşatma içinde birleşik bir irade kurup kuramayacağı.
Çünkü önümüzdeki dönemde rejimin karakteri üzerine bir mücadele olacak.
Muhalefet, korkular üzerinden birleşen milliyetçi bir restorasyon hattına mı sıkışacak; yoksa Türklerle Kürtleri, sekülerlerle muhafazakarları, emekçilerle kent yoksullarını aynı demokratik zeminde buluşturabilecek yeni bir siyasal tahayyül mü kuracak?
Önceki yazılarda var: Donmuş bir öznenin kuşatmayı kırması için önce hareket etmeyi hatırlaması gerekir. Sandığın açacağı kapının anahtarı CHP'li Yavaş'ın elinde olabilir; ama o anahtarı kullanacakların hala kendi içinde kavga ettiğini unutmamak gerek.
Çünkü Erdoğan'ın gerçek rakibi bir kişi değil. Erdoğan'ın gerçek rakibi, toplumun yeniden birleşebilme ihtimalidir
Evrensel'i Takip Et