Butlan tablosunda üç ayrı sorumluluk: Bir kurultayın ‘hiç yaşanmamış’ sayılması, kimin neyi kazanmasıdır?
Ortada üç sorumluluk var: Anayasal düzeni mahkeme eliyle gasbeden iktidar, buna zemin açan eski lider ve mücadeleyi halktan koparıp elitler arası pazarlığa çeken yönetim. Ancak tarihte olduğu gibi son sözü yine halk söyleyecek.
Fotoğraf: CHP Basın Grubu
Esat Aydın
[email protected]
Bir iktidarın gücünü en net gösterdiği an, zora ihtiyaç duymadan istediğini aldığı andır.
Eskinin darbeleri gürültülüydü, radyolar marş çalardı. Eski darbeler zamanı durdururdu, yeni darbeler zamanı yeniden yazıyor.
Bir mahkeme, üç yıl önce yapılmış bir kurultayı “Baştan beri hiç olmamış” saydı; partiyi, eski liderine teslim etti.
Özgür Özel de 21 Mayıs gecesi CHP Genel Merkezinin bahçesindeki otobüsün üstünden; “Butlan bir darbedir ve bu darbe tankla, kamuflajla yapılmamıştır” diye açıkladı.
Bir halkın “olmuş” dediği şeye, iktidarın “olmamış” deme cüreti göstermesidir bu.
İşin hukuki tarafı sanıldığından daha açık. Türk siyasi tarihinde bugüne kadar hiçbir partinin olağan kurultayına “mutlak butlan” kararı verilmemişti; 21 Mayıs kararı bu anlamda bir ilktir.
Bu kararın gerçek adı seçimle kurulmuş bir iradeyi, seçim dışı bir elle iptal etmektir. Dikkat edilsin, burada hukuk ortadan kalkmıyor, aksine fazlasıyla işliyor.
Mahkemeler günler öncesinden milletin gözüne sokulurcasına vardı; gerekçe vardı, usul vardı, temyiz yolu da açık dendi.
İşte bu görüntü, kararın asıl örtüsü…
En tehlikeli darbe de bu, darbeye benzemeyen darbe...
Bir ruhu geri vermek
Bu kararı 1980 ile yan yana koymak, aradaki inceliği ortaya çıkarır. 12 Eylül’de devlet parti kapattı, bina mühürlendi, mal varlıkları hazineye geçti, adlar yasaklandı.
O gün olanlar açık, kaba, herkesin failini bildiği bir tasfiyeydi.
2026’da ise partinin kendisi yerli yerinde bırakıldı, iradesi iptal edildi.
Mahkeme partiyi kayyıma da vermedi; çünkü kayyım tepki çekerdi.
Bunun yerine çok daha ustaca bir şey yaptı, partiyi, üç yıl önceki eski liderine verdi.
Aradaki fark, otoriterleşmenin geçirdiği evrimin kendisi.
1980 müdahalesi, yukarıdan, üniformayla geliyordu; herkes “Bunu onlar yaptı” diyebiliyordu.
2026 müdahalesi ise içeriden geliyor, kararı bir mahkeme veriyor, devralmayı bir CHP’li yapıyor.
Fail görünmezleşiyor. Failin parmak izi siliniyor.
Halkın gözünde sahne, bir parti içi hesaplaşma gibi kuruluyor; müdahale, müdahale edilen yapının iç meselesi gibi pazarlanıyor
Asıl soruya geliyoruz: Neden tam da şimdi? Cevabı kişisel hırsta değil, yapısal bir zorunlulukta aramak gerekiyor.
Bir iktidar, açık seçimde rahatça yenebildiği bir rakibe karşı bu tür ağır araçlara başvurmaz. Mahkemeye, ancak sandığa güveni kalmadığında uzanır.
Bir buçuk yıldır kesintisiz süren operasyonlara, tutuklamalara, kuşatmaya rağmen CHP çökmedi; sertleştiği yerde durdu.
Yani bu karar, iktidarın sandıktan duyduğu korkunun belgesi…
Kansu Yıldırım Evrensel’deki yazısında bu korkunun arkasında dar bir liderlik kaygısından çok daha geniş bir hesap olduğunu yazdı.
Yaklaşık 1.5 trilyon dolarlık bir ekonomik-politik düzeni tek bir adamın “hırsı”, “öfkesi” ya da “keyfiyeti” üzerinden okumanın eksik kalacağı kanaatinde.
Lider psikolojisine indirgenen her analizin failin gerçek yapısını gözden kaçırdığına dikkat çekti.
Türkiye kaynaklarının, topraklarının, emek düzeninin ve dış bağlantılarının büyük bir yeniden paylaşımdan geçtiğini söyledi.
Bu paylaşımın itiraz görmeden tamamlanması için belirli bir süre boyunca tablonun “sabit” kalması gerekiyor, dedi.
Sandık, bu sabitliğin en büyük tehdidi; çünkü dağınık duran öfkeleri; yani işini, toprağını, geleceğini kaybedenlerin öfkesini, tek bir oyda buluşturabilir.
Seçimi etkisizleştirmek, bu buluşmayı önceden dağıtmaktır.
Mutlak butlan, işte bu seçimsizleştirme stratejisinin en cüretkar adımıdır.
Rejim rakibi yenmek yerine, yarışın kendisini ortadan kaldırmayı seçmiştir.
Bir gün önce gelen ses
Bir sesin içeriden olması, onun nesnel olarak kimin işine yaradığını değiştirmez.
Mahkeme CHP’yi, partinin içindeki bir fraksiyona devrederek asıl faili etkisizleştirdi.
Failin parmak izi siliniyordu. Devralmayı bir CHP’li yapıyordu.
Egemen, failini muhalefetin içinden devşirerek “istisna hali” rafine bir uygulama halinde karşımıza çıkarıyordu.
Zemini terk etmemek
Eğer butlan bir parti içi mesele değil, anayasasızlaştırma ve seçimsizleştirmeyse -ki öyledir- buna verilecek yanıt da o ölçekte olmak zorundadır.
Birkaç ilke kendini dayatıyor.
İlki tartışmanın eksenini terk etmemek. Soru “Kurultay ne zaman?” değil, “yetkisiz bir mahkeme seçilmiş bir iradeyi nasıl yok sayabilir?” olmalı.
Çünkü “Kurultaya gidelim” demek, iktidarın kurduğu oyunun kurallarını kabul etmektir.
YSK’nin tescil ettiği, eski genel başkana yakın isimlerin yasal süresinde itiraz etmediği bir kurultay, 2024 yenilgisi ardından yetkisiz bir mahkemece iptal ediliyor.
Cümle bu kadar nettir; bulanıklaştırılmamalıdır, bulanıklaştığı an anlamsızlaşır.
Diğeri lekeyi içine almamak. Gerçi Özgür Özel 23 Mayıs’ta “Biz de temizlenelim” demedi, suçlamayı sırtlanmadı; ama arınma sözü iktidara ve onun mahkemesine çevrilemedi; asıl kir, seçilmişi içeri atıp atananı baş tacı eden müdahalenin kendisindedir demedi. “Arınma” iktidara ve onun yargısal aygıtına çevrilmedi.
Üçüncü halka “Halk bunu zaten görüyor” rahatlığına kapılmamak. Toplumun çoğunluğu bu operasyonları “siyasi” buluyor olabilir; anketlerde CHP konsolide olmuş olabilir. Ama piyasa tepkisinin ya da kamuoyu kanaatinin tek başına siyasi değişimi tetikleyeceğini ummak, liberal kaderciliktir.
Kamuoyunun haklı öfkesinin kendiliğinden bir sonuç doğuracağını ummak, bir tür tembelliktir.
CHP Genel Merkezi “haksızlıktan ve incinmiş haysiyetten” doğan umudun öfkesini örgütle(ye)miyor.
Bir partinin genel merkezinin önünde, il ve ilçe binalarının balkonlarında, kalabalık bir ağıt tutturuyor. Yiğidim, aslanım…
Ses gür, yürekler dolu, gözler yaşlı… Hiçbir şey bu kadar samimi, hiçbir şey bu kadar tehlikeli olamaz. Çünkü o ağıt, bir iktidar operasyonuna verilecek yanıtın yerine geçiyor. İktidara yönelmesi gereken öfkeyi, kendi göğsüne, kendi yasına doğru kıvırıyor.
Memleket yoksullukla, adaletsizlikle, talanla, emek sömürüsüyle yanarken, halk faili görürken, “Bunu onlar yaptı” derken, reddediş bir adres ararken, sermayenin tahakkümünden mustarip herkesi, köylüyü, öğrenciyi, güvencesizi içine alacak kadar geniş CHP Genel Merkezi bahçesinden adressiz, dağınık öfkeler bir karşı irade yerine telefon ışıklarıyla bir arabesk teselli oluyor.
Acıyı eyleme değil, dayanmaya çeviriyor. Öfkeyi bir adrese değil, kendi göğsüne yöneltiyor.
O şarkıyı Genel Merkezin önünde söyleyen kalabalık, farkında olmadan kendi mücadelesinin yasını tutmaya başlıyor.
Mesele, öfkenin yönelimsizleştirilmesidir. Somut bir adrese, bir karara, bir politikaya yönelmesi gereken öfkenin, adressiz bir duygusal ana çevrilmesidir.
Oysa iktidarın yaşattığı bu süreç ancak toplumsal ve siyasal mücadeleyle geriletilebilir. “CHP savunusu” üzerine kurulu dar bir direniş hattının da başarı şansı yoktur.
Hiçbir tablo, onu değiştirecek örgütlü bir irade olmadan kendi kendine düzelmez. Çünkü iktidarın meşruiyetini asıl daraltan şey yoksulluk ve adaletsizliktir.
Cevap sınıfsal bir eksende verilmedikçe, mesele bu geniş zemine bağlanmadıkça, iktidar ne kadar zayıf olursa olsun, onu kısa sürede dağıtır.
Sonuncusu asıl öznenin kim olduğunu unutmamak. Bu sürecin nasıl yürütüleceğine dair en doğru cümleler, çoğu zaman genel merkezlerden, siyasi elitlerden gelmiyor; dersini bırakıp meydana, kampüse ya da sokağa çıkanların elinde, dilinde kuruluyor.
Bir hukuksuzlukla, ancak fiili ve meşru bir mücadeleyle baş edilebilir.
Olağanüstü bir anda her şeyi olağanmış gibi yaşamak, her şey normalmiş gibi davranmak, siyasetin en pahalı körlüğüdür.
Şimdi geriye sade bir tablo kalıyor.
Ortada üç ayrı sorumluluk var ve hiçbiri ötekini hafifletmiyor.
En önde, anayasal düzeni mahkeme eliyle gasbeden, seçimsizleştirmenin faili bir iktidar; hemen yanında, niyeti ne olursa olsun bu zemini kendi sesiyle döşeyen, geri çağrılmış, hizalanmış bir eski lider ve biraz geride, mağdur olduğu halde mücadeleyi meşruiyet zemininden masa başına, elitler arası müzakereye çekerek halkın enerjisini söndürme tehlikesi taşıyan bir yönetim.
Ama tarihin bütün kırılma anlarında olduğu gibi burada da son sözü onlar değil halk söyleyecek.
Evrensel'i Takip Et