Hayatı çalınan milyonlar
Bir gün içinde 16 saat makinelerin başından ayrılamayan işçiler… Dışarıdan bakınca sadece uzun mesai gibi görünüyor belki ama insanın ruhunda bıraktığı şey çok daha ağır. Bir süre sonra günlerin anlamı kalmıyor. Sabah mı gece mi karışıyor.
İşçi kadınlar, savaş öncesindeki mesleklerini bırakmak zorunda kalmışlar, şimdi tekstil işçiliği öğreniyorlar. | Fotoğraf: Elif Görgü/Evrensel
Bursa'dan tekstil işçisi
İnsan bazen aynaya bakınca kendini işçi gibi değil de patronların kâr hırsı için tüketilen bir makinenin parçası gibi hissediyor. Çünkü bir yerden sonra yorgunluk sadece bedende kalmıyor, insanın içine yerleşiyor. Sürekli çalışmak, sürekli yetişmeye çalışmak, sürekli bir vardiyadan diğerine koşmak insanın düşüncelerini bile değiştiriyor. Eskiden yorulduğunu hisseden insan şimdi dinlenmeyi hak edip etmediğini sorguluyor. Birkaç saat oturunca suçlu hissediyor. Çünkü bu düzen işçiye durmayı değil, tükenene kadar çalışmayı öğretiyor. Akşam 7’de işe gidip sabah 7’de çıkan, sonra birkaç saat uyuyup tekrar işe dönen işçiler var. 48 saatte 36 saat çalışan işçiler… Bir gün içinde 16 saat makinelerin başından ayrılamayan işçiler… Dışarıdan bakınca sadece uzun mesai gibi görünüyor belki ama insanın ruhunda bıraktığı şey çok daha ağır. Bir süre sonra günlerin anlamı kalmıyor. Sabah mı gece mi karışıyor. İnsan eve geldiğinde sadece yorgun olmuyor; sessizleşiyor. Çocuklarıyla konuşacak enerjiyi bile kendinde bulamıyor. Kendi evinde bile misafir gibi hissetmeye başlıyor. Çünkü ömrünün en büyük kısmı artık makinelerin gürültüsü arasında geçiyor. Bir bardak su içmeye vakit bulamamak küçük bir şey değil aslında. İnsan bazen birkaç saniye durup nefes almak istiyor sadece ama o bile çok görülüyor. Çünkü bu düzende insanın ihtiyaçları değil, makinelerin durmaması önemli. Patronların kârı azalmaya başladığında ilk işçinin hayatına yükleniyorlar. Daha fazla mesai, daha fazla baskı, daha fazla yorgunluk…
Ama ne kadar çalışırsak çalışalım değişmeyen bir şey var: İşçi yine geçinemiyor. Yine borç düşünüyor. Yine ay sonunu hesaplıyor. Yine karın tokluğuna yaşamaya çalışıyor. En acısı da insanın buna alışmaya başlaması belki. Hayal kurmayı bırakıyor işçi. “Bir gün düzelir” umudunu bile yorgunlukla erteliyor. Çünkü bu düzen işçiyi sadece sömürmüyor; ona güçsüz olduğunu da hissettirmeye çalışıyor. Herkes kendi yorgunluğunu kişisel sanıyor. Oysa aynı uykusuzluğu yaşayan, aynı baskıyla ezilen, aynı özlemlerle çalışan milyonlar var.
Ve gerçek tam burada başlıyor aslında. Çünkü bu düzeni ayakta tutan patronların parası değil, işçinin emeği. O fabrikaları döndüren bizim ellerimiz. O serveti büyüten bizim ömrümüz. İşçi bunu fark ettiği anda aynaya başka bakmaya başlıyor. Kendini yalnız bir insan gibi değil, aynı hayatı yaşayan milyonların parçası gibi görüyor. Ve işçi o zaman anlar; sorun kendisinde değil, insanı tüketerek büyüyen bu düzendedir. Bu yüzden umut hâlâ var. Çünkü dünyada hiçbir düzen, onu ayakta tutan işçiler olmadan varlığını sürdüremez. İşçiler yan yana geldiğinde yalnızca hakkını değil, kendinden çalınan hayatı da geri alacak.
Evrensel'i Takip Et