Bugün 17 Mayıs, homofobi ve transfobiyle mücadele günü: 'LGBTİ’ler artık daha sistematik hedef alınıyor'
17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel, Türkiye’de LGBTİ’lere yönelik nefret söylemi ve hak ihlallerinin giderek derinleştiğini belirterek, “Dil değiştikçe toplumda şiddet de meşrulaşıyor” dedi.
Fotoğraf: Anastasiia Chepinska/Unsplash
Zeynep Eşmek
[email protected]
İstanbul – 17 Mayıs, Dünya Sağlık Örgütünün eşcinselliği hastalık sınıflandırmasından çıkardığı tarih olarak anılıyor ve her yıl homofobi, bifobi ve transfobiye karşı farkındalık günü olarak kabul ediliyor. Türkiye’de LGBTİ’lere yönelik şiddet ve hak ihlalleri son yıllarda artış gösterirken, ayrımcılık ve nefret söyleminin kamusal ve kurumsal düzeyde etkili olduğu görülüyor. 26 yıla rağmen, görünürlük, örgütlenme ve temel haklara erişim alanlarında sorunlar sürüyor.
Gazetemize konuşan 17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel, Türkiye’de transların karşı karşıya kaldığı tabloyu değerlendirerek siyaset dili, nefret söylemi ve yasal uygulamaların baskı ortamı yarattığını söyledi.
Yalnızca LGBTİ’ler değil toplumsal barış da hedef alınıyor
Güzel, özellikle son yıllarda kullanılan siyasi dilin toplumsal barışı doğrudan etkilediğini belirterek, “Bu söylemler yalnızca tartışma yaratmıyor; LGBTİ+ bireyler için yalnızlaştırma, kaygı ve görünmezlik üretiyor. LGBTİ+ yapılan söylemler yalnızca onları değil, toplumsal barışı da yöneltmiş nefret söylemleridir” dedi.
Güzel, nefret söylemlerinin zamanla gündelik hayatın parçası haline geldiğini vurgulayarak bunun doğrudan nefret suçlarını beslediğini ifade etti. Özellikle trans bireylere yönelik cinayetlerin bu sürecin en ağır sonucu olduğunu belirten Güzel, “Dil değiştikçe toplumda şiddet de meşrulaşıyor” değerlendirmesinde bulundu.
İktidar söylemlerinde sıkça kullanılan “toplumsal değerler” vurgusuna da değinen Güzel, LGBTİ’lerin toplumun tam içinde olduğunun altını çizerek “Bu insanlar bu toplumun parçası. İnsanlığa ve toplumsal yaşama katkı sunan bir hak mücadelesinden söz ediyoruz. ‘Milli manevi’ değerler söylemi çoğu zaman ötekileştirmek için bir paravana dönüşüyor” dedi.
‘Aile politikaları ve ekonomik çerçeve iç içe’
Son dönemde öne çıkan “aile yılı” politikalarına da dikkat çeken Güzel, bu süreçte kaynak dağılımının ve politik yönelimin belirleyici olduğunu ifade ederek, “Hepimiz yoksulluk içindeyiz ama bu durumda bile doğum yanlısı politikalar ve LGBTİ+ karşıtı söylemler birlikte ilerliyor. Bu da LGBTİ+ konusunun artık bir rant haline getirildiğini gösteriyor” diye konuştu.
Sağlık alanındaki uygulamalara ayrı bir parantez açan Güzel, transların en temel haklardan biri olan sağlık hizmetlerine erişiminin giderek zorlaştığını söyledi. Hormon tedavisine erişimin fiilen sınırlandırılmasının, doğrudan yaşam kalitesini ve beden özerkliğini etkilediğini belirtti. Güzel, bu noktada çelişkinin altını çizerek, “Bir yanda 18 yaşında milletvekili olunabiliyor, evlenilebiliyor, mal ve mülk üzerinde tam hak sahibi olunabiliyor. Ama konu kendi bedenine gelince, hormon tedavisine erişim gibi en temel sağlık hakkı bile tartışmalı hale getiriliyor” dedi. Bu durumun eşit yurttaşlık ilkesine aykırı bir tablo yarattığını ifade etti.
‘Hedef gösterme artık daha görünür’
LGBTİ’lerin çarpıtılmış bilgilerle hedef haline getirildiğini belirten Güzel, “Biz bu toplumda yüzyıllardır varız. Ancak bugün varlığımız, sanki yeni bir tehditmiş gibi sunuluyor” dedi.
Siyasetçilerin nefret söylemlerinin yaptırımsız kalmasının nefret suçlarını artırdığını vurgulayan Güzel, “Cezasızlık, bu dilin daha rahat kullanılmasına yol açıyor. Bu da doğrudan sahadaki şiddeti besliyor” ifadelerini kullandı.
‘Çocuklarımız yaratılan korku atmosferinde yaşıyor’
Bir LGBTİ’nin annesi de gazetemize konuştu. Çocuklarının üzerinde giderek ağırlaşan bir baskı yaratıldığını ifade eden anne, “Çocuklarımızın sistematik biçimde yalnızlaştırıldığını, hedef gösterildiğini ve giderek derinleşen bir korku iklimi içinde yaşamaya zorlandığını açıkça görüyoruz. Bu artık tesadüf değil, politik olarak üretilmiş bir sonuç” dedi.
Anne, nefret dilinin yalnızca siyasi söylemlerle sınırlı kalmadığını vurgulayarak, bu dilin okuldan sokağa, iş yerinden aile yaşamına kadar yayıldığını ve ayrımcılığı görünmez olmaktan çıkarıp normalleştirdiğini söyledi. Yaşananları bir “şiddet rejimi” olarak tanımlayan anne, bunun yalnızca fiziksel saldırılardan ibaret olmadığını belirtti. “Hukuk, kurumlar ve toplumsal normlar üzerinden üretilen çok katmanlı bir baskıdan söz ediyoruz. Bu yapı, ayrımcılığı sıradanlaştırıyor ve giderek görünmez bir şiddet değil, günlük hayatın parçası haline getiriyor” dedi.
Sağlık hakkına da dikkat çeken anne, özellikle hormon tedavisine erişimin zorlaştırılmasını doğrudan yaşam hakkına müdahale olarak değerlendirdi. “İnsanlar hayatta kalmak ve iyi olabilmek için ihtiyaç duyduğu tedaviye ulaşamıyor. Yüksek maliyetlerle, bürokratik engellerle ya da güvencesiz yollarla baş başa bırakılıyor. Bu bir sağlık politikası değil, açık bir hak ihlali” ifadelerini kullandı.
“Parçalı değil, bütünlüklü bir daraltma”
Genel tabloyu değerlendiren anne, yaşananların tekil olaylar değil, giderek bütünlüklü bir kontrol ve daraltma rejimi haline geldiğini söyledi. “Artık insanlar sadece kimlikleri nedeniyle değil, var oldukları için bile risk altında olduklarını biliyor” dedi.
Son olarak LGBTİ’ler ve hak savunucularının hedef haline getirildiğini belirten anne, “Görünürlük cezalandırılıyor, hak savunuculuğu baskı altına alınıyor. Buna rağmen tamamen yok edilmiş bir mücadele alanı yok ama herkes daha temkinli, daha kırılgan ve daha tedirgin yaşamak zorunda bırakılıyor” diye konuştu.
LGBTİ’lere yönelik ihlaller raporlara yansıdı
Kaos GL’nin 2025 raporuna göre LGBTİ’lere yönelik hak ihlalleri artarak daha sistematik bir hâl aldı. Özel hayat hakkı ihlalleri 2024’te yüzde 16 iken 2025’te yüzde 67’ye çıkmış, sağlık hakkı kapsamında 21 ihlal belgelendiği ve bunların özellikle transların hormon tedavisine erişimindeki engellerle bağlantılı olduğu belirtildi. Yaşam hakkı kapsamında ise 6 ihlal kaydedilmiş, bunların 3’ü nefret cinayeti olarak raporlandı.
Anayasa tartışmalarından seçim meydanlarına
LGBTİ haklarına yönelik ayrımcı ve hedef gösterici açıklamalar, “aile”, “ahlak”, “nesil” ve “toplumsal değerler” söylemleri üzerinden kamuoyunda sık sık tartışma konusu oldu.
• 2004’te TCK taslağına giren “cinsel yönelim” ibaresi çıkarıldı. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek bunu “gereksiz” olarak savundu.
• 2006’da Dengir Mir Mehmet Fırat bir CHP milletvekili için “yanlış bir seksüel tercih” ifadesini kullandı. 2007 anayasa tartışmalarında Burhan Kuzu LGBTİ hakları için “Türkiye için erken” derken, Fırat “belki 22. yüzyılda olur” dedi.
• 2008’de hem siyasetçiler hem iktidara yakın medya LGBTİ’leri hedef alan söylemler kullandı. Burhan Kuzu, eşitlik ve evlilik taleplerine karşı çıkarak “İstiyorlar diye verecek miyiz?” dedi.
• 2009’da Kuzu, LGBTİ örgütlerinin anayasa önerileri için “bunların da derdi başka” ifadelerini kullandı.
• 2010’da Bakan Selma Aliye Kavaf eşcinselliği “hastalık” olarak tanımladı. Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise tek sağlıklı ilişkinin “kadın erkek ilişkisi” olduğunu söyledi.
• 2011–2013 arasında farklı AKP’li isimler LGBTİ’leri “sorun”, “toplumsal bozulma” ve “ahlaka aykırı” ifadeleriyle değerlendirdi. Erdoğan da bazı uluslararası örnekleri “ahlak kurallarına ters” sözleriyle eleştirdi.
• 2012’de Melih Gökçek LGBTİ’lerin kamu görevlerine gelmesine karşı çıktı. Aynı yıl anayasa tartışmalarında LGBTİ haklarına yönelik düzenlemelere itirazlar sürdü.
• 2015 seçim sürecinde söylemler daha da sertleşti; bazı AKP ve hükümet temsilcileri LGBTİ haklarını “Türkiye gerçekliği dışı” olarak nitelendirdi ve eşcinsel evlilik karşıtı açıklamalar yaptı.
• 2023 bütçe görüşmelerinde LGBTİ’ler “fıtrata aykırı” ve “aileye tehdit” söylemleriyle hedef alındı.
• AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta, Aralık 2025’te yaptığı açıklamada, “Tek başıma da kalsam, AK Parti grubu tek başına da kalsa LGBTQ+lara karşı mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” diyerek partinin LGBTİ karşıtı tutumunu açıkça ortaya koydu.
Evrensel'i Takip Et