'Kamera açık, vicdan kapalı'
Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine getirilen yüz tanıma sistemleri, insanın doğasında olan şeyleri yok sayarak mobbingin önünü açıyor. Devler, patron kendini korurken, olan öğretmenle öğrenciye oluyor.
Fotoğraf: Alex Knight/Pexels
Sultangazi’den bir öğretmen
Efendim, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine bir yüz tanıma sistemi getirildi. Gerekçe tanıdık: çocukların eğitim hakkını korumak ve kamu zararını önlemek. Kulağa makul geliyor. Zaten bu ülkede birçok şey kulağa makul gelir.
Ama mesele kulağa nasıl geldiği değil, sahada nasıl işlediğidir.
Yaklaşık 200 bin liralık maliyetle, üstelik tek bir firma üzerinden kurumlara “zorunlu” olarak satılan bir sistemden söz ediyoruz. Pilot uygulama yok. Deneme yok. Eksik var mı, aksaklık çıkar mı, ölçen yok. Ama sistem var. 1 Mayıs itibarıyla da devrede.
Ve bu sistem bir dakikayı affetmiyor.
Bir dakika.
Eğitimin doğasında olan esnekliği, insan halini, hastalığı, yolu, hayatı yok sayan bir dakika.
Peki bu bir dakika kimin omzuna yükleniyor?
Öğretmenin.
Hasta olursan maaş kesintisi. İzin alırsan sorun. Zaten 14 gün olan yıllık izin yetmezken, resmi tatillerde “telafi” adı altında dinlenme hakkı geri alınıyor. Mayıs ayında üç pazartesi günü öğretmenler izinliyken işe çağrılıyor. Gitmeyene tutanak. Yasal karşılığı tartışmalı ama baskısı çok gerçek.
Adına ne derseniz deyin, sahada bunun adı açık: mobbing.
Bir yandan “eğitim kutsal” deniyor, diğer yandan o eğitimi veren öğretmen geçim derdi, güvencesizlik ve sürekli artan baskı altında yalnız bırakılıyor.
Ve asıl mesele…
Bu sistem sadece öğretmeni değil, çocuğu da sıkıştırıyor.
“Kesintisiz eğitim” ilkesi kağıt üzerinde doğru olabilir. Ama pratikte çocuk şunu soruyor:
“Diğerleri tatil yaparken ben neden buradayım?”
Bu sorunun cevabı yok.
Çünkü bu sistem çocuğu bir birey olarak değil, işleyen bir çarkın parçası olarak görüyor. Oysa özel eğitim, en çok insan olmayı hatırlatması gereken alandır.
Bir de işin görünmeyen tarafı var: kamera.
Kamera sınıfa sabitliyor. Eğitimi duvarların içine hapsediyor.
Oysa biz neyi öğretmeye çalışıyoruz?
“Bankamatikten para çeker.”
“Toplu taşıma kullanır.”
Peki nerede? Maketle mi? Sınıfın içinde mi?
Gerçek hayatın yerine konulan her taklit, çocuğun elinden bir deneyimi daha alır. Eğitimi kolaylaştırmaz, yüzeyselleştirir.
Otizm farkındalık haftasında çocukları dışarı çıkarmak bile mesele haline geliyorsa, burada durup düşünmek gerekir.
Çünkü eğitim bazen sınıfın dışına çıkabilmektir.
Ama görünen o ki, bu sistemde fedakârlık hep aynı yerden bekleniyor: öğretmenden.
Mesai dışı etkinlik mi? Ücret yok.
Ek çalışma mı? Karşılık yok.
Ama beklenti çok.
Sonuç?
Yorgun, sessiz, güvencesiz ve giderek tükenen öğretmenler.
Ve şimdi sorulması gereken asıl soru:
Devlet kendini koruyor, patron kendini koruyor.
Peki ya çocuk?
Hani korunan onlardı?
Eskiden eve hapsedilen çocuklar, şimdi kurumların içine mi hapsediliyor?
Denetime karşı değiliz. Kimse değil.
Ama birbirinden para kaçıran bu sistem nasıl oluştu?
Yıllardır konuşulan, kulaktan kulağa yayılan iddialar var. Bürokrasi içinde, hatta siyaset içinde gayrı resmî ortaklıklardan söz ediliyor. Denetim adına kurulan bir sistemin, gerçekten denetim yapıp yapmayacağı sorusu da buradan doğuyor.
Bugün “kamera şart” deniyor.
Yarın ne olacak?
Şimdiden konuşulan şu: “Sistem kurulsun, sonra bazı şeyler esnetilir.”
O zaman soralım: Bu mu denetim?
Öte yandan öğretmen maaşlarının asgari düzeyde gösterilmesine göz yuman bir yapının, bu konuda ne kadar inandırıcı olduğu da ayrı bir tartışma.
Sermaye sahiplerine tanınan esneklik kadar, öğretmene de insanca çalışma koşulları sağlanmalı. Yılda bir ay ücretli izin çok mu? Resmi tatillerde çocukları “ders almış gibi gösterme” telaşı olmadan, öğretmeni telafi cenderesinden çıkarmak bu kadar mı zor?
Unutmayalım: Bu yüz tanıma sistemini en çok isteyen aslında öğretmenlerdi. Çünkü kayıp-kaçak faturalar nedeniyle imza attığı için mahkemelerde ceza alan, patron baskısıyla karşı karşıya kalan yine öğretmen oldu.
Bu sistem öğretmeni ve çocuğu korumalıydı.
Fatura basmanın yeni aracı olmamalıydı.
Ama bugün geldiğimiz noktada tablo bu.
Ve belki de artık başka bir şey konuşmanın zamanı geldi.
Dün bir maden mücadelesinde gördük: Hak, verilmez; alınır.
Bu alanda çalışan öğretmenler için de yol çok farklı görünmüyor.
Sendikalaşmak, yan yana durmak ve ses çıkarmak.
Çünkü korkunun ecele faydası yok.
Şikâyet edip susmak, konfor alanından çıkmamak; hem çocuklara hem de mesleğin kendisine zarar veriyor.
Belki de artık, 1 Mayıs’ta alanlarda sadece bir gün değil, bir duruş başlatma zamanıdır.
Onurla.
(Evrensel)
Evrensel'i Takip Et