Türkiye’de şüpheli kadın ölümleri: ATK yetersiz, kolluk şüpheli, yargı aklıyor
Son 5 yılda en az 1617 kadın cinayeti gerçekleşti, 1070 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. 2026'nın ilk 3 ayında ise 76 kadın katledildi, 76 kadın da şüpheli şekilde ölü bulundu.
Fotoğraf: MA
Zeynep Eşmek
[email protected]
İstanbul – 6 yıldır kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku’nun dosyasında yakın zamanda gerçekleşen gözaltı ve tutuklamalar, şüpheli kadın ölümlerini yeniden gündeme taşıdı. Rojvelat Kızmaz, Rojin Kabaiş, Esma Kılıçarslan, Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman...
Bu tür dosyalar; kadın ölümlerinde neden sıkça “şüpheli ölüm” kategorisinin kullanıldığına, delillerin neden eksik toplandığına ve Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarının kamuoyuna ne ölçüde şeffaf yansıtıldığına dair soru işaretlerini artırıyor.
Fotoğraf: Jindřich Nosek (NoJin)/ Wikimedia CC BY-SA 4.0
‘Neredeyse her dosyaya gizlilik kararı geliyor’
Gazetemize konuşan Avukat Hülya Gülbahar şüpheli kadın ölümlerinde soruşturma sürecinin yapısal sorunlar içerdiğini belirtti. Gülbahar, avukatların dosyayı inceleme, delillere erişme, şüpheliyle görüşme gibi haklarının birçok dosyada fiilen sınırlandığını ifade etti.
Dosya inceleme yetkisinin yalnızca istisnai durumlarda ve hâkim kararıyla kısıtlanabileceğini hatırlatan Gülbahar, buna rağmen şüpheli kadın ölümlerinde gizlilik kararlarının yaygın şekilde uygulandığını söyledi. Özellikle nüfuzlu kişilerle bağlantılı dosyalarda bu durumun daha sık görüldüğünü ve ailelerin dosyaya erişimini zorlaştırdığını vurguladı.
‘Fail beyanı esas alınıyor’
Savcılığın çoğu zaman bizzat olay yerine gitmemesi ve sürecin kolluğa bırakılmasının delillerin yeterince bağımsız ve titiz şekilde toplanmasını engellediğini söyleyen Gülbahar, birçok dosyada failin “yüksekten düştü”, “intihar etti” ya da “evde ölü buldum” gibi beyanlarının sorgulanmadan kabul edildiğini belirtti.
Gülbahar’a göre şüpheli kadın ölümlerinde en kritik sorunlardan biri delil toplama süreçleri. Özellikle cinsel saldırı iddialarının bulunduğu dosyalarda bardak, şişe gibi materyallerin çoğu zaman incelenmeden bırakıldığını, gerekli testlerin ise her zaman yapılmadığını ifade eden Gülbahar; psikolojik otopsi gibi kişinin ölüm öncesi ruhsal durumunu anlamaya yarayan bilimsel yöntemlerin de yeterince kullanılmadığını belirtti: “Daha önce ilaç bağlantılı cinsel saldırı dosyasında mağdurun ‘bilincimi kaybettim’ beyanlarına rağmen ilaca dair deliller toplanmadı. Doktor muayenesi ve tıbbi tahlillerde bile ilaç taraması yapılmadı.”
‘Tutuklama, bu dosyalarda istisna oldu’
Gülbahar, soruşturmanın ilk 24-48 saatinin kritik olduğunu vurgulayarak; bu süreçte telefon kayıtları, baz istasyonu verileri ve kamera görüntülerinin hızla toplanması gerektiğini belirtti.
Şüphelinin tutuklanmamasının delil karartma riskini artırdığını söyleyen Gülbahar, buna rağmen cinsel suçlarda tutuklamanın çoğu zaman istisna haline geldiğini vurguladı.
Şüpheli kadın ölümlerinde ailelerin aktif rolünün önemine dikkat çeken Gülbahar, ailelerin dosya ve otopsi raporlarına erişim talep etme, yeniden otopsi isteme, kamera görüntülerinin incelenmesini talep etme ve tanık dinletme gibi haklara sahip olduğunu belirtti.
Ayrıca delil karartma şüphesi varsa tutuklama talebinde bulunulabileceğini de ifade etti.
‘Bağımsız soruşturma ve şeffaflık şart’
Şule Çet davasında mağdurun özel yaşamına ilişkin soruların gündeme gelmesinin bir “mağdur suçlayıcılık” örneği olduğunu hatırlatan Gülbahar, bazı dosyalarda failin davranışlarının hafifletilmeye çalışıldığını ve bunun “fail aklayıcılık” eğilimine yol açtığını belirtti.
Gülbahar’a göre şüpheli kadın ölümlerinde etkin soruşturma için en kritik unsurlar; bağımsız soruşturma birimleri, baroların ve kadın örgütlerinin sürece dahil edilmesi, delillerin hızlı toplanması ve kamuoyuyla şeffaf bilgi paylaşımı. Özellikle nüfuzlu kişilerin dahil olduğu dosyalarda bağımsızlık ilkesinin zedelendiğine dikkat çekilirken, bu durumun adalet sürecine duyulan güveni zayıflattığı ifade ediliyor.
‘İstanbul Sözleşmesi soruşturmayı güçlendirir’
Avukat Hülya Gülbahar, şüpheli kadın ölümlerinde soruşturma süreçlerinin daha etkin ve adil yürütülmesi için uluslararası standartlara ihtiyaç olduğunu söyledi. Gülbahar, bu noktada Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) ve UN Women tarafından geliştirilen Latin Amerika Model Protokolü’nün (LAMP) önemli bir yol haritası sunduğunu belirtti.
2014 yılında yayımlanan bu protokolün, kadın cinayetlerinin soruşturulması ve kovuşturulmasında görev alan kamu görevlileri, adli tıp uzmanları ve tüm ilgili birimler için kapsamlı bir rehber niteliği taşıdığını ifade eden Gülbahar, “LAMP’a göre bir kadının ölümü ilk aşamada ‘intihar’ olarak değerlendirilse bile bazı durumlar mutlaka cinayet şüphesiyle ele alınmalıdır. Görünürde sağlıklı bir kişinin ani ve beklenmedik ölümü, kadının partneri ya da eski partneri tarafından ölü bulunması veya olay anında yanında bir erkeğin bulunması gibi durumlarda soruşturma en baştan geniş kapsamlı yürütülmelidir” dedi.
Gülbahar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla 2021 yılında feshedilen İstanbul Sözleşmesinin hükümlerine de dikkat çekti: “İstanbul Sözleşmesi bu anlamda hem önleyici hem de soruşturmayı güçlendirici hükümler içeriyor. Süreçlere baroların ve kadın/çocuk örgütlerinin aktif katılımı şeffaflık ve denetim açısından kritik önemde.”
Özellikle nüfuzlu kişilerin veya kamu görevlilerinin dahil olduğu şüpheli ölümlerde soruşturmayı yürüten birimlerin bağımsız olması gerektiğine dikkat çeken Gülbahar, “Bu bağımsızlık sağlanmazsa delillerin karartılması ya da sürecin etkilenmesi riski ortaya çıkar. Bu durum, Gülistan Doku ve benzeri dosyalarda gördüğümüz yapısal sorunları yeniden gündeme getiriyor” ifadelerini kullandı.
‘Sorun çoğunlukla savcılıkta başlıyor’
Fotoğraf: Burcu Yıldırım
Gazetemize konuşan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, şüpheli kadın ölümlerinde Adli Tıp Kurumu’na (ATK) dönük eleştirilerin önemli bir kısmının yanlış hedefe yöneltildiğini belirtti. Fincancı, “ATK raporunu yazar, savcılığa gönderir. Elindeki veriyi saklayamaz; sorun çoğu zaman bu verilerin savcılık aşamasında nasıl değerlendirildiğiyle ilgilidir” dedi.
Hukukçuların adli tıp alanında yeterli bilgi ve deneyime sahip olmamasının süreci doğrudan etkilediğini ifade eden Fincancı, “Adli tıp dersleri zorunlu müfredattan kaldırıldı. Şu an da seçmeli ve çoğu zaman tercih edilmiyor. Bu nedenle raporlar ya tam anlaşılmıyor ya da değerlendirilmiyor” dedi.
‘Deliller ATK’ye çok geç ulaşıyor’
Delillerin ATK’ye geç ulaşmasının ya da hiç ulaşmamasının da ciddi bir sorun yarattığını vurgulayan Fincancı, kurumun uluslararası akreditasyon standartlarına bağlı olduğunu hatırlatarak, “ATK’nin bir delili incelememesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Bu, akreditasyon kaybına kadar gidecek ciddi bir ihlaldir. Ancak delil önüne gelmezse ya da geç gelirse, bu durum incelemeyi doğrudan etkiler” ifadelerini kullandı.
Otopsi süreçlerine de dikkat çeken Fincancı, olay yeri bilgilerinin çoğu zaman ATK ile paylaşılmadığını belirtti: “Otopsiye getirilen cenazeye ilişkin olay yeri bilgileri de dahil, cesedin bulunduğu koşullar, üzerindeki bulgular çoğu zaman aktarılmıyor. Bu da ‘kör otopsi’ dediğimiz ciddi bir soruna yol açıyor.”
‘Olay yerine sadece polis gitmemeli’
Fincancı, şüpheli kadın ölümlerinde sorunun soruşturma süreçlerinin yürütülme biçiminde yattığını vurguladı: “Olay yerine çoğunlukla polis gidiyor, en fazla savcı eşlik ediyor. Ancak adli tıp uzmanı doğrudan olay yerine götürülmüyor; hatta bazı durumlarda olay yeri inceleme ekibi bile bulunmuyor. Oysa bu, dünyada kabul gören bir uygulama değil. Türkiye’de bu şekilde yürütülen süreç, soruşturmanın sağlığını doğrudan etkiliyor ve bazı delillerin hiç anlaşılmamasına ya da gözden kaçmasına neden olabiliyor” dedi.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et