24.04.2026 12:10

Ermenileri kim hatırlar? Bir asırlık inkâr ve Gazze’deki çaresizliğimiz

Evet, hakikatle olan ilişkimiz öyle bozuldu ki aynı metot ve kavramlarla iş gören bilim insanlarının konu Gazze ve Ermeni Soykırımı olunca farklı sonuçlara varabileceğine inanabiliyoruz.

Ermenileri kim hatırlar? Bir asırlık inkâr ve Gazze’deki çaresizliğimiz

Fotoğraf: Armin T. Wegner/Wikimedia Commons Public domain

Öndercan Muti


Ermenileri kim hatırlar? Onları ben hatırlarım

ve her gece beraber çöker kabuslar üzerimize,

ve bu sabah kahvemi onlarla beraber yudumluyorum

Peki ya sen, katil; seni kim hatırlıyor?

Najwan Darwish

Geçmişi, geçmiş suçları neden anarız? Kurbanları anmak, kurbanların hatıralarını yaşatmak sadece ailelerin görevi olmasın, geriye kalanların yükü bir nebze hafiflesin diye tarihin kara sayfalarını yeniden açarız. Kuşkusuz, geçmiş suçların inkârı öncelikle kurbanlara, onların yakınlarına ve sonraki kuşaklara yapılan bir haksızlık. Ancak inkâr o ilk suça bulaşmamış, sadece önceki kuşakların suçunun ve suçun inkarının sonuçlarını yaşayan herkese yaşatılan bir haksızlık.

Nasıl mı? Çünkü başkalarının görüp işittiği, tanık olduğu bir suçu inkâr etmek için gerçekleri yadsımak, başkalarıyla paylaştığınız gerçeklikle ilişkinizin bozulması gerekir. Bireyler gibi devletler ve toplumlar da kendilerini iyi ve ahlaklı kabul etmek ve başkaları tarafından böyle kabul görmek ister. Bu yüzden savaşlar uzun süredir ‘terörizmle savaş’la, ‘nükleer tehdit’le, milli güvenlikle gerekçelendiriliyor. Okullar, hastaneler, elektrik santralleri bombalandığında bile toplumlar kendilerini hala iyi ve ahlaklı hissedebilsin, kimi ‘hata’lara rağmen haklı davalarını sürdürebilsin diye.

Fakat yapılan hata ve haksızlık başkalarının gözünde apaçık bir suç ise bu suçun inkârı o toplumun kendisine dair algısıyla (adil, ahlaklı ve iyi) başkasına yaşatılan acıyı ve zararı tasdikleyen kanıtlar ve tanıklıklar arasında bir uyuşmazlık yaratıyor. Bu uyuşmazlığı, yani kendimize bakışımızla başkalarının bize dair algısı arasında oluşmuş bu uçurumu kapatmanın bir yolu suçu ve sorumluluğu kabul etmek; meşakkatli, uzun bir yol. Daha kestirme yol ise önce içeride, mümkünse de dışarıda sistematik olarak gerçeklik algısını değiştirmek: Delillere ve tanıklıklara rağmen hastane ve okulların aslında karargâh ve silah deposu olduğunu, ölenlerin, zarar görenlerin sivil değil terörist olduğunu ya onlar ya biz ya onlar mantığını bıkmadan usanmadan savunmak gibi.

Ermeni Soykırımı’nın inkârı da kuşaklar boyunca Türkiye’nin hakikatle olan ilişkisini böyle bozdu. Osmanlı dahil nice devletin resmi belgelerinin, sadece kurbanların değil bu trajediye tanık olmuş müttefik Alman subayından Amerikan büyükelçisine, Çek ve Norveçli din adamından Suriyeli Arap avukata kadar arşivlenmiş tanıklıkların ortaya koyduğu yıkım ve suç ile Türkiye’nin resmi tarihi ve inkâr anlatısı arasındaki çelişki büyüdükçe büyüdü. Uluslararası sözleşmelere vesile olmuş, literatürde örnek vaka diye anlatılan bir suçu ve sorumluluğu inkâr edebilmek için başkalarının size gösterdiği gerçeklikle sürekli kavga etmeniz gerekiyor.

Devlette süreklilik esastır; fakat beklenmedik bir olay, Gazze’deki olası soykırım suçu karşısındaki çaresizliğimiz ve çelişkilerimiz resmi tarihimiz ve ulusal kimliğimizle başkalarının bizi ve geçmişimizi nasıl algıladığı arasındaki makasın ne kadar açıldığını bize hatırlatmış oldu.

Peki bu noktaya nasıl geldik?

‘İlerici’si, milliyetçisi, muhafazakârı resmi söylemin dışına çıkmadıkça, 'tehcir' sırasında yaşanan katliamlardan, çöl ya da kurak alanlarda kurulan ‘kamp’larda açlıktan ölenlerden, boş kalan köylerden, kiliselerden, okullardan ve evine hiçbir zaman dönememiş Osmanlı Ermenilerinin akıbetinden bahsetmek içeride tabuya dönüştü. Hakkını verelim, cumhuriyetin ve aydınlarının kuşaklar boyunca içeride neredeyse firesiz yürüttüğü unutma ve unutturma siyaseti dışarıda da Türkiye’nin o meşhur stratejik önemi sayesinde uzun süre alıcı buldu. Dışarıdan yapılan her türlü hatırlatma ise ‘hakaret’ kabul edildi, yeri geldiğinde baskı yeri geldiğinde ödül verilerek püskürtüldü.

Ta ki Soğuk Savaş bitene kadar.

Araştırmacıların ‘hafıza patlaması’ diye andığı 90ların ortasıyla başlayan yeni dönemle hem içeride ama özellikle de dışarıda ilk çatlaklarını yaşamaya başladı inkâr siyaseti. Geçmişle yüzleşme, dinsel, etnik ve politik azınlıklara karşı işlenen devlet suçlarını, toplu şiddeti kınama uluslararası ilişkilerde norm haline geldi. Bu günlerde eridiği tartışılan, insan hakları hareketinin ve söyleminin etkili olduğu, uluslararası ceza mekanizmalarının soykırımları ve savaş suçlarını cezalandırmak ve engellemek için kurumsallaştığı o dönem. Dünya üniversitelerinde ve saygın kurumlarda Ermeni Soykırımı şüpheye yer bırakmayacak şekilde yerleşik bir konu haline gelirken dünyanın farklı ülkelerinde Ermeni Soykırımının tanınmasına yönelik artan toplumsal talepler müttefik Türkiye anlatısıyla, ya da stratejik çıkarlarla bastırılamaz oldu.

Türkiye bu ‘hafıza patlaması’nın ve soykırım çalışmalarının küreselleşmesinin önünde tabii ki duramadı. Yeri geldi çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek Osmanlı Ermenileri toptan terörist ilan edildi, çoğunluğu Ermenice bile bilmeyen bir tebaa bölücü oldu, kadim bir kültür ve halk yok edilerek vatan savunuldu; fakat nihayetinde tehcirin varlığını kabul etmek zorunda kaldı, sonra yaşanan ‘trajedi’den savaş koşullarını sorumlu tuttu. Bu ve bunun gibi gerekçeler içeride bazen baskıyla bazen de salt tekrarla kabul gördü fakat Türkiye dışarıya, uluslararası kurumlara ve küresel kamuoyuna seslenme ve ikna yeteneğini de kaybetti.

Gazze’de yaşananlara karşı Türkiye kamuoyu haklı olarak isyan etti, Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davadan önce Türkiye’de basın ve yetkililer İsrail’i Gazze’de soykırım yapmakla suçlamaya başlamıştı. Birçok muhalif gazeteci ve yorumcunun yanı sıra muhalefet partileri de bu davayı neden Güney Afrika değil de Türkiye’nin açmadığını sorguladı. İsrail’le devam eden özellikle askeri mühimmat ticaretinin ayyuka çıkmasıyla Türkiye resmi olarak Güney Afrika’nın açtığı davaya müdahil oldu olmasına, fakat bu davanın neden Türkiye tarafından açılamayacağını işlediği savaş suçları nedeniyle hakkında tutuklama kararı çıkmış İsrail başbakanı Netanyahu hatırlattı: Türkiye’nin müdahil olma kararının ardından verdiği bir röportajda samimiyetsiz kısa bir cümleyle Ermeni Soykırımı’nı tanıdığını ilan etti. Hem de yıllarca İsrail ve Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde Ermeni Soykırımı’nın tartışılmaması, Ermeni Soykırımı’na dair etkinliklerin engellenmesi, Ermeni Soykırımı’nın tanınmaması için Türkiye’ye desteğini eksik etmemiş bir ülkenin temsilcisi ve siyasetçi olarak.

Türkiye Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin imzacısı ve bu sözleşmenin 1. ve 3. maddelerine ve mahkemenin önceki kararlarına ve Birleşmiş Milletler raporlarına atıfla İsrail’in soykırım yapmakla suçlandığı davaya müdahil oldu. Fakat başta yazdığım gibi, kuşaklar boyu kanıksanan inkâr politikası gerçeklikle algımızı öyle bir bozdu ki basit bir Google ya da YouTube araştırmasıyla karşılaşılabilecek bir gerçeğe bile gözümüz kapalı:

İsrail’i soykırım yapmakla suçladığımız sözleşme bizim ısrarla inkâr ettiğimiz bir suçun, Ermeni Soykırımı’nın da vesile olduğu bir metin. ‘Soykırım’ teriminin mucidi ve bu sözleşmenin mimarı Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin Berlin’de öğrenciyken Soghomon Tehlirian’ın dava sürecini yakından takip eder. 1915’te ailesinin tamamını kaybetmiş bir Osmanlı Ermenisi olan Tehlirian soykırımın mimarlarından Talat Paşa’yı Berlin’de tespit edip öldürür. Profesörleriyle, Talat Paşa’yı öldüren Tehlirian yargılanırken yüzbinlerce insanın ölümünden sorumlu Talat Paşa’nın nasıl yargılanmadığını tartışır. Soykırım nedir ve neden suç olmalıdır diye o günlerde düşünmeye başladığını, Osmanlı Ermenileri’nin tehcir kararıyla sistematik olarak yok edilmesinin, yaşanan mağduriyetin ve felaketin cezasız kalmasının onu nasıl etkilediğini hem anılarında hem bilimsel metinlerinde hem de verdiği röportajlarda açıkça aktarır.

Yani Türkiye’nin İsrail’i soykırım fiiliyle suçladığı o maddeler de atıfta bulunduğu metin de bizzat 111 yıl önce Osmanlı ve İttihak ve Telakki elitinin Osmanlı Ermenilerine yaşattığı felaketten bağımsız bir metin değil; suçun tanımında 111 yıl önce işlenmiş fiilerin izi var.

Hadi diyelim tarihsel vakadan alınan ilham ayrı hukuki analiz ayrı. Kaldı ki o sözleşme sadece Lemkin tarafından yazılmamış, uzun politik ve hukuki tartışmaların ardından ortaya çıkmış, daha ziyade Holokost’un yaşattığı dehşete ve şaşkınlığa cevaben ortaya çıkmış.

Fakat Türkiye’nin İsrail’in soykırım işlediğine kanıt gösterdiği fiillerin çoğu konu Ermeni Soykırımı olunca Türkiye Cumhuriyeti’nin bir asırdır soykırım suçunu oluşturmadığını savunduğu fiiller: Türkiye savaş koşullarını işaret ederek tehcirin ayrılıkçı Ermeni oluşumlarına karşı bir güvenlik tedbiri olduğunu, tehcir sırasında yaşanan açlık ve saldırılar nedeniyle gerçekleşen ölümlerin sistematik olmadığını ve amacın bütün bir Ermeni nüfusu cezalandırmak ya da yok etmek olmadığı savuna geldi. Fakat İsrail’e karşı sunulan başvuru ise soykırımın savaş sırasında da gerçekleşebileceği ve savaş koşullarının toplu cezalandırmaya ve ölümlere yönelik tedbirleri meşrulaştırılamayacağı savunuyor. İşin trajik tarafı, Türkiye’yi benzer argümanlarla Ermeni Soykırımı’na karşı savunmuş hukukçulardan biri bugün aynı argümanla İsrail’i Türkiye’nin müdahil olduğu davada savunmakta…

Başvuru metnindeki diğer çelişkileri detaylandırmak ayrı bir yazı gerektirir. Fakat bu çelişkiler hukuki değil, Türkiye’nin öne sürdüğü suçların işlendiğini kanıtlayan sayısız BM raporu, tanıklık ve bağımsız kuruluş raporu mevcut. Gelinen noktada Gazze’de yaşananların soykırım olmadığını savunabilen soykırım uzmanları kaldıysa da artık savundukları tezler karşılık bulamıyor. Çelişki Ermeni Soykırımı söz konusu olduğunda aynı sözleşme maddelerini ve üçüncü taraflar tarafından yazılmış resmi raporların geçerliliğinin inkâr edilmesinde.

Tamam, davayı Türkiye açmadı. Belki gazeteciler unuttu ama devleti yönetenler zaten asılsız Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme gelebileceğini ön görüp Güney Afrika’nın açtığı davaya müdahillikle davanın itibarını, görünürlüğünü arttırmaya karar verdi diyelim.

Bu mümkün ama kağıt üzerinde.

Türkiye ve başka ülkelerin davaya müdahil olması davaya olan ilgiyi arttırabilir, sembolik bir ağırlık kazandırabilir. O ülkelerin basını hem ülke içinde hem ülke dışında savundukları tezlerin daha fazla ses getirmesini sağlayabilir. Ama bir asırdır ısrarla sürdürülen inkâr ve biriken çelişkiler buna da izin vermiyor: TRT World’e röportaj çağrılan Omer Bartov ve ‘muhalif’ basında atıf yapılan bildirilere imza atan soykırım uzmanları belki Türkiye’nin İsrail’e karşı tezlerini doğruluyor ama Bartov dahil bu uzmanların neredeyse yıllardır Türkiye’yi Ermeni Soykırımı’nı tanımaya çağırıyor. Aynı uzmanların Ermeni Soykırımı üzerine düzenledikleri akademik etkinlikler, yazdıkları yazılar ve araştırmalar hem TRT’de hem de ‘muhalif’ medyada yıllardır itibarsızlaştırılıyor, karalanıyor. Evet, hakikatle olan ilişkimiz öyle bozuldu ki aynı metot ve kavramlarla iş gören bilim insanlarının konu Gazze ve Ermeni Soykırımı olunca farklı sonuçlara varabileceğine inanabiliyoruz.

Peki rüyalarında Gazali’yle Hegel’le tartışan, uluslararası ilişkiler ve siyaset profesörü eski bir başbakan, onun röportaj verdiği yılların uluslararası ilişkiler gazetecisi ve medya yöneticisi Türkiye’nin o Soykırım Sözleşmesi’ne atıfla başka bir ülkeyi soykırımla suçlayabileceğine, bunu yaptığında bırakın konunun uzmanlarını ve uluslararası hukukçuları, küresel kamuoyunu ikna edebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Maalesef olabilir. Bir asırlık inkâr politikası, Ermeni Soykırımı’nın başka suçların tanımlanmasına ve cezalandırılmasına örnek oluşturduğundan habersiz bir ‘aydın’ sınıfı yarattı. Yeri geldiğinde unutulan yeri geldiğinde savunulan bu suç Türkiye’nin hakikatle bağını da bu denli kopardı.

Yazının girişinde aktardığım mısralar Filistinli şair Najwan Darwish’e ait. Darwish Adolf Hitler’e atfedilen ‘Ermenileri kim hatırlıyor?’ sorusuna içten bir cevap veriyor. Biz de 111. yılında Ermeni Soykırımı’nın kurbanlarını tekrar analım. Tabii sonraki kuşakların bizden farklı olarak bu çelişkilerden azade ve tarihiyle barışık olmasını, başka suçların engellenmesine gerçekten karşı çıkabilmesini dileyerek.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
24.04.2026 05:56

Bir yanda bahar sıcaklığı, diğer yanda afet riski: Kuvvetli yağış ve fırtına hangi illeri vuracak?

Yurt genelinde hava durumu adeta tezat yaşıyor. Batıda sıcaklıklar 7 derece artarken, doğu bölgeleri sel riski, fırtına ve çığ tehlikesiyle karşı karşıya. İşte bölge bölge hava durumu tahminleri.

Bir yanda bahar sıcaklığı, diğer yanda afet riski: Kuvvetli yağış ve fırtına hangi illeri vuracak?

Fotoğraf: Dmitry Egorov/Pexels

24.04.2026 02:14 / Güncelleme: 02:16

ABD Başkanı Trump: İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes 3 hafta uzatılacak

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ve Lübnan temsilcileriyle Oval Ofis'te yapılan görüşmenin ardından, iki ülke arasındaki ateşkesin 3 hafta uzatılacağını duyurdu.

ABD Başkanı Trump: İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes 3 hafta uzatılacak

ABD Başkanı Donald Trump | Fotoğraf: ANKA

24.04.2026 09:49

Serinlemek için girdiği gölde boğulma tehlikesi geçiren üniversiteli kurtarılamadı

Adana’da serinlemek için girdiği Seyhan Baraj Gölü’nde boğulma tehlikesi geçirip, dalgıç polisler tarafından kurtarılan Çukurova Üniversitesi öğrencisi Mehmet Furkan Aksu, hastanede hayatını kaybetti.

Serinlemek için girdiği gölde boğulma tehlikesi geçiren üniversiteli kurtarılamadı

Fotoğraf: DHA

24.04.2026 10:31 / Güncelleme: 10:47

Eski Halfeti kayyımı Şeref Albayrak gözaltına alındı

Halfeti Belediyesine yönelik düzenlenen operasyonda, 2016-2019 yılları arasında kayyım, 2019-2024 yılları arasında da belediye başkanı olarak görev yapan Şeref Albayrak dahil 47 kişi gözaltına alındı.

Eski Halfeti kayyımı Şeref Albayrak gözaltına alındı

Fotoğraf: MA

24.04.2026 00:26

İradenin Zaferi ve Büyük Diktatör

Charlie Chaplin, ‘İradenin Zaferi’ filmi ile faşizm propagandasına mizahın gücüyle karşı durmuştur. Her sahnesi politik bir gönderme içeren ‘Büyük Diktatör’ filminde Chaplin; Yahudilere ve Çingenelere yapılan işkencelere dikkat çeker.

İradenin Zaferi ve Büyük Diktatör

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!