Havana Üniversitesi Marksizm Bölümünden Marxlenin Valdés: 'Küba’da Venezuela formülünü tekrarlayamayacaklar'
ABD ablukası ve işgal tehdidi altında bulunan Küba'daki gelişmeleri Havana Üniversitesi Marksizm Bölümünden ve Cubadebate Yazarı Marxlenin Valdés ile konuştuk.
Marxlenin Valdes
Kavel Alpaslan
Tam 67 yıldır ABD’nin ekonomik, ticari ve finansal ablukası altında yaşayan Küba, zor günlerin içerisinden geçiyor. Karayipler’de bulunan bu ada ülkesine çevre ülkelerden yapılan petrol sevkiyatının tehditlerle engellenmesinin ardından elektrik kesintileri gündelik hayatın pek çok alanını felç ediyor. Enerji ve ticaret alanında ambargo kaynaklı sorunlardan; sağlık, eğitim ve ulaşım gibi kilit sektörler ölümcül bir şekilde etkileniyor.
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump ‘İran’da başlattığı savaşın ardından sıranın Küba’ya geleceğini’ defalarca tekrar etti. Emperyalist saldırı çanları bir kez daha Küba Devrimi’ni boğmak için çalınırken Havana hem iki ülke arasında kurulan temaslara yeşil ışık yakıyor, hem de olası bir ABD işgaline karşı askeri hazırlık yapıyor.
Peki Küba bu zor koşullarla nasıl mücadele ediyor? Gündelik hayat nasıl etkileniyor? Kübalılar neler düşünüyor? Uzun zamandır devam eden ABD baskısı adada nasıl bir miras bıraktı? Trump’ın deyimiyle ‘Venezuela modeli’ Küba’da tekrarlanabilir mi?
Tüm bu sorularımızı ve Havana Üniversitesi Marksizm Bölümünden ve Cubadebate Yazarı Marxlenin Valdés’e sorduk...
‘Yakıt eksikliği tüm ekonomiyi etkiliyor’
Öncelikle Küba’daki güncel duruma dair neler söyleyebilirsiniz? ABD’nin petrol ambargosundan sonra gündelik yaşam nasıl etkilendi? Ne gibi aksaklıklar yaşandı?
Öncelikle, ABD’nin çeşitli hükümetleri boyunca süregelen ülkeme karşı düşmanca politikasının Ocak 2016’da başlamadığını, yaklaşık yetmiş yıldır kesintisiz olarak devam ettiğini hatırlatmak isterim. Küba Devrimi sürekli ve her gün bununla yüzleşmek zorunda kaldı. Bir yanda sosyalist olmayı seçmiş bir toplumun ve halkın kendine özgü zorlukları vardı. Diğer yanda ise ABD emperyalizminin, bu egemen siyasi kararımıza karşı bir ceza olarak cerrahi bir hassasiyetle tasarladığı devasa engeller bulunuyordu.
Şimdi ise kesinlikle yeni bir aşamadayız. Bu emperyal saldırganlık tırmandı ve daha da fazla tırmanma tehdidi taşıyor. Zira yılın başından bu yana Yanki (ABD) yönetimi, bizi askeri olarak işgal etme ihtimalini birden fazla kez masaya koymuş durumda. Her zamanki ekonomik, ticari ve finansal ablukaya ek olarak, ABD’nin mevcut yönetimi şimdi buna bir de enerji ablukası ekledi. Bu durum hem Küba’yı hem de ada ile petrol ticareti yapmak isteyen üçüncü ülkeleri etkiliyor. Yaklaşık iki hafta önce Rusya’dan bir gemi gelene kadar, üç aydan uzun bir süredir hiç petrol gemisi adaya yanaşmamıştı.
Büyük petrol rezervlerine sahip olmayan bir ülke, dışarıdan sıfır yakıtla nasıl işler? Küba, son üç ay boyunca diğer ülkelerin altından kalkamadığı bu en uç zorlukların bile üstesinden gelebildiğini gösterdi. Bu durum Küba makroekonomisine de yansıyor. Yakıt eksikliği tüm ekonomiyi çaprazlama bir şekilde etkiliyor. Elbette her ailenin günlük ve hane içi yaşamını da vuruyor.
‘On bin çocuk ameliyat olmak için ablukanın kalkmasını bekliyor’
Bununla birlikte, mevcut durum ekonomik açıdan epey karmaşık. Ülkemize karşı yürütülen bu konvansiyonel olmayan savaşın sonucu uzun süreli ekonomik saldırılar, maddi yoksunlukların birikmesine yol açtı. Buna bir de ilk Trump yönetiminden bu yana ablukanın yoğunlaşması eklendi. Ardından kovid-19 pandemisi yaşandı. Şimdi ise Trump-Rubio ikilisinden oluşan bu ikinci döneme geldik. Tüm bunlar hesaba katıldığında tablo ağırlaşıyor.
En görünür ve elle tutulur etki, elektrik kesintileri. Yerleşim bölgelerinde aralıksız 30 saate kadar sürebilen kesintiler yaşanıyor. Buna bir de ulusal elektroenerji sistemindeki (SEN) çökmeler ekleniyor. Bu durum, tüm günlük rutini yeniden uyarlamayı zorunlu kıldı. Yiyecekleri satın alma, saklama ve pişirme düzeni tamamen değişti. Soğutma olmayınca yiyecekler daha kolay bozuluyor.
Ama zorluklar bununla da bitmiyor: Yemek pişirmek zorlaşıyor, soğutma imkanı kalmıyor. Küba’nın boğucu sıcağını hafifletmek mümkün olmuyor. Çocuklar okuldan döndükten sonra ödevlerini yapmakta güçlük çekiyor. Elektrik olmadığında, bu durum onların konsantrasyonlarını ve performanslarını olumsuz etkiliyor. Hem bireysel çalışmalarında hem de günlük hayatlarında zorlanıyorlar.
Tüm bu zorlukları çözmek için ailelerin çabalarını ikiye katlaması gerekiyor. Otobüslerle toplu taşıma neredeyse tamamen durdu. Taksiler fiyatlarını üçe katladı. Tüm gıda maddeleri pahalandı. Enflasyon arttı ve dolayısıyla maaşın satın alma gücü düştü.
Hastanelerin fiziki koşulları kötüleşiyor. Hepsinden önemlisi, hastalara kaliteli bakım vermeye devam etmek için gerekli tıbbi malzemeler tükeniyor. Bugüne kadar ameliyat olmayı bekleyen 90 binden fazla hasta olduğu biliniyor. Bunların 10 binden fazlası ise çocuk. Hepsinin geleceği ilaçların, cerrahi aletlerin ve diğer tedavi malzemelerinin ülkeye girişine bağlı. Oysa ülke bunları ya abluka nedeniyle ya da bu ağır koşullar altındaki döviz darlığı yüzünden temin edemiyor.
Bu saldırgan politikanın bize nasıl ve ne kadar zarar verdiğine dair örnekler saymakla bitmez. Amaçları, halkı ve Devrim’i boğarak yok etmek. Yine de, bu hiç de mutlu olmayan manzaranın diğer tarafında başka bir gerçek var. Orada her gün çıkıp zorluklara meydan okuyan, asi ve yürekli bir halk buluyorsunuz. Bu halk eli kolu bağlı oturmuyor. Bunu işte bu üç aylık yakıtsız dönemde gösterdik. Her şey daha da kötüleşti. Ama ülke, bizi küçümseyen ve bizden nefret eden o azınlığın istediği gibi çökmedi.
Kübalılar ne düşünüyor?
Tam da burada Kübalıların bakışını açabiliriz. İnsanlar mevcut kriz hakkında neler düşünüyor? Hakim ruh halini biraz daha detaylandırabilir misiniz? ABD’nin ablukası ve Trump’ın işgali dillendirişi nasıl bir yankı buluyor?
İnsanlar tüm zorluklara rağmen hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Dünden bugüne kendimizi yeniden icat etmek zorunda kaldık. Bu yeni aşamada da aynısını yapmaya devam ediyoruz.
Eğer Küba’ya gelme fırsatınız olursa şunu bizzat görebilirsiniz: Hâlâ aşağı yukarı ‘normal’ bir ülkede yaşıyoruz. Normal kelimesini tırnak içine alıyorum. Çünkü komünizme geçişi seçmek ve sosyalist bir Devrim’i savunmak bile, başlı başına bizi büyük ölçüde kapitalist olan bu dünyanın çoğu toplumundan farklı kılıyor.
67 yıldır dünyanın en büyük imparatorluğu tarafından abluka altında tutulan bir ülkeden bahsediyoruz. Buna rağmen Kübalılar olarak sakin bir hayat istiyoruz ve buna hakkımız var. Elbette bizi bu imkandan uzaklaştıran tüm bu sorunlar karşısında insanlarda hoşnutsuzluklar, hayal kırıklıkları, kırgınlıklar, rahatsızlıklar ve hatta anlayışsızlıklar oluşması da doğal. Kimileri suçu Trump’a, Marco Rubio’ya ve ABD emperyalizmine atıyor. Kimileri ise Küba hükümetini kötü yönetimle suçluyor. Ülke içinde her zamanki gibi siyaset yoğun bir şekilde yaşanıyor. Herkes kendi ideolojik duruşunu hararetle savunuyor. Sınıf mücadelesi hiç durmadı.
Ama bugün ideolojik farklılıklar arasında birleştirici bir unsur işlevi gören -ve krizle birlikte keskinleşen- bir şey var: Vatan savunması. Bizim toplumumuzda ‘vatan’ ve daha da önemlisi ‘vatanın savunulması’ tüm Kübalıların bilincinde kutsal bir yere sahiptir. Ve vatan gerçekten de saldırı altında, büyük bir tehditle karşı karşıya.
3 Ocak 2026’da 32 Kübalı, Venezuela’da Başkan Nicolás Maduro ve Cilia Flores’i koruma görevini yerine getirirken hayatını verdi. Hâlâ halk olarak ulusal maneviyat üzerinde büyük bir etki bırakan bu kaybın yasını tutuyoruz. Şehitlerimizle her zaman gurur duyacağız.
Bugün şuna zerre şüphe yok: Halkımız, egemenliğimizi, bağımsızlığımızı ve kendi kaderini tayin hakkımızı korumak ve bunun için savaşmak konusunda kararlılığını koruyor. Bu da, tüm bunların garantörü olan Devrim’i savunmakla aynı şeydir. Ve halk bunu her türlü fedakarlık pahasına yapmaya hazır.
Güneş ablukaya alınamayacağı için yenilenebilir enerji
Peki Küba’da hükümet bu denli zorlu bir krizden nasıl çıkmayı planlıyor? Mevcut kriz koşulları hesaba katıldığında Küba’nın uzun süre bu şekilde dayanabileceğini düşünüyor musunuz?
Halkı kurtararak sosyalist Devrim’i kurtarma yönünde siyasi irade ortaya koyan ve bunu kanıtlayan bir hükümetimiz var. Alınan her önlem halkın tamamı tarafından sevilmese de, şok tedbirlerine başvurulmuyor. Dönüşümler yapılıyor. Tabii şu da var: Bu kadar ağır dayatmalarla karşı karşıya olmasaydık, bu dönüşümlerin hepsine belki de gerek kalmazdı ya da bunları bu şekilde yapmayı tercih etmezdik. Sosyalizm içinde kalarak ekonomiyi ve toplumsal üretim ilişkilerini daha verimli şekilde işletebilmek için alternatifler aranıyor. Bu çok zor. Ülkeyi ileriye taşımak için sermaye gerekiyor. Ama turizm saldırı altında. Kübalı sağlık iş birliği tugayları[1] da öyle. Doğrudan yabancı yatırım ise sermaye çekmek açısından olabilecek en elverişsiz ortamla karşı karşıya.
Buna rağmen hükümet, enerji dönüşümünü kararlılıkla sürdürüyor. Bu, fosil yakıtlarla elektrik üretimini mümkün olduğunca yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ikame etme projesini hızlandırmak anlamına geliyor. Ada, şimdilik güneşin abluka altına alınamayacağı gerçeğinden yararlanarak yavaş yavaş güneş panelleriyle dolacak. Rüzgar enerjisi ve biyokütle konusunda da konuşuluyor ve ilerleme kaydediliyor.
‘Fırtınanın gözünün içindeyiz’
Sizin de belirttiğiniz üzere Küba’nın ilk kez bir ablukayla mücadele etmiyor. Örneğin ’90’lı yıllarda, ‘Özel Dönem’ sırasında Küba halkı için de durum çok zordu. O dönemde de enerji ve petrol bu ablukanın çok önemli bir parçasıydı. O zamanla bugün arasındaki farklar ve benzerlikler neler?
O zor yıllarla bugün arasında paralellikler kurmak elbette doğal. İkisi de temelde dış faktörlerin yol açtığı kriz dönemleri. Ancak titiz bir karşılaştırma yapabilmek için her iki döneme ait resmi istatistikler gerekir, ki şu an elimde bu rakamlar yok.
Yine de şunu söyleyebilirim: Fidel’in adlandırdığı şekliyle o ‘Barış zamanındaki özel dönem’ hakkında değerlendirme yapmak daha kolay. Çünkü geçmişte kalmış bir dönem. Oysa bugün tam anlamıyla ‘fırtına gözünün[2] içindeyiz’. Son olarak şunu da unutmamak gerek: Aradan geçen bu 25 yılda dünya, teknolojik ve iletişim devrimi de dahil olmak üzere baş döndürücü bir hızla değişti. Bu değişimler Küba’yı da etkiledi ve bizim öznelliğimizi dönüştürdü. Bugün ihtiyaçları (Ki artık çok daha genişlemiş durumdalar) karşılamaya yönelik beklentiler, geçen yüzyılın ’90’lı yıllarına kıyasla çok daha kapsamlı ve karmaşık. Halk arasında sıkça duyulan “Eskiden daha mutluyduk, hem de az şeyle” sözü, tarihin materyalist bir kavranışıyla açıklanabilir. Buna göre, hayatın metalaşması, daha fazla mal tüketme ihtiyacını karşılama imkanını giderek ulaşılmaz kılıyor.
Genel hatlarıyla, o özel dönemin başlıca olumsuz etkenleri arasında şunları hatırlayabiliriz: 1990’dan 1993’e kadar Küba’nın GSYİH’si yüzde 35 düştü. Kötü beslenme ve vitamin eksikliği, nüfusun bir bölümünde nöropati ve nevrit gibi hastalıklara yol açtı. Toplu taşıma felç oldu. Ülkenin üretim ve ithalat kapasitesi ciddi ölçüde azaldı. Elektrik kesintileri her gün yaşanıyordu ve uzun sürüyordu... liste uzayıp gidiyor.
Ben o yıllarda çocuktum. Bu yüzden durum beni anne babamı etkilediği gibi etkilemedi. Günlük rutinimde kesintiler olduğunu hatırlamıyorum, gerçi kuşkusuz vardı. Örneğin, ilkokul yıllarımda masrafları tamamen Küba devleti tarafından karşılanan öğle yemeği ve ikindi ara öğünü ciddi şekilde etkilenmişti. Ara öğün yavaş yavaş ortadan kalktı, öğle yemeğinin ise kalitesi ve çeşitliliği azaldı, ama yine de verilmeye devam etti. Burada vurgulamak istediğim şey şu: O zaman da şimdi olduğu gibi, asıl darbeyi yiyenler ‘bakım verenler’ oluyor. Aileleri ve evleri tamamen olumsuz koşullar altında ayakta tutmak zorunda kalanlar onlar. Ayrıca şunu da eklemeliyim: Devlet, ihtiyaçları karşılayan bir tedarikçi olarak daha fazla varlık gösterdiği alanlarda bile geri adım atmak zorunda kaldı. Çünkü önce kıt kamu kaynaklarını nereye yatırırsa en çok verimi alacağına öncelik vermesi gerekti.
Bu söylediklerim bugün için de aynen geçerli. Şu anda daha önce yaşadığımız pek çok durumun tekrarlandığını görüyoruz: Uzun süren elektrik kesintileri. Su ve tüp gaz sıkıntısı. Ameliyat ve onkoloji tedavisi bekleyen binlerce hasta. Eğitimin her kademesinde yeniden düzenlemeler -hatta yükseköğretimde kısmen uzaktan eğitim modeline geçmek zorunda kalındı. Temel girdileri garanti edemez hale gelmiş bir işletme ve üretim sistemi (özellikle gıda maddelerinde). Devlet tarafından sübvanse edilen fiyatlarla karneye bağlı olarak dağıtılan gıda ve ürün miktarının azalması... ve yine liste uzayıp gidiyor.
Geçen yüzyılın ’90’lı yıllarına kıyasla bugün elimizi güçlendiren bazı unsurlar var. O dönemde olmayan bir otel altyapısına sahibiz. Hizmet sunumu konusunda deneyim kazandık. Rusya ve Çin ile mükemmel ikili ilişkilerimiz var. Bu durum, ABD’nin Küba’ya karşı yürüttüğü mevcut politikanın yarattığı izolasyonu kırmak açısından bugün büyük bir destek anlamına geliyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişte, bu teknolojinin dünya lideri olan Çin gibi stratejik bir müttefikimiz var. ’90’larda var olmayan iletişim imkanlarına, yani mobil telefon altyapısına ve internet erişimini tüm adaya yayacak antenlere sahibiz. Gerçi elektrik olmadığında çoğu zaman veri kapsama alanı da etkileniyor.
Genel olarak şunu söyleyebiliriz: ’90’lardaki özel dönemde dibe vurduğumuz seviyelere henüz ulaşmadık. Bugün içerideki en büyük karmaşıklık, Küba halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmak için verdiği uzun soluklu kahramanca direniş sürecinde maruz kaldığı yılların birikmiş maddi ve psikolojik yıpranmışlığından kaynaklanıyor. Bu yeni aşama, Devrim’in şöyle bir gerçekle yüzleşmek zorunda olduğu bir döneme denk geliyor: Devrim’e önce değişimin öznesi, sonra da devrimci öncü olarak önderlik etmiş olan tarihsel kuşak, doğal yollarla sahneden çekiliyor. Şimdi asıl mesele, Küba sosyalizmini kurtaracak bir sürekliliğin yeni ve gelecekteki hükümetlerde nasıl sağlanacağıdır.
‘ABD ile görüşmelerde hükümet değişikliği konusu gündeme gelmedi’
Bu süre içerisinde bir yandan Havana ile Washington arasındaki müzakerelerin başladığını duyduk. Ama diğer yandan Küba hükümetinin adada olası bir ABD askeri müdahalesine karşı hazırlık yaptığını da gördük. Bu koşullar altında ne bekleyebiliriz? Ocak ayında Venezuela’da yaşananlara benzer bir şey Küba’da da olabilir mi?
Küba hükümeti yaklaşık dört hafta önce, karşılıklı çıkarları ilgilendiren konularda Kübalı ve ABD’li yetkililer arasında temasların sürdüğünü açıkladı. Küba her zaman diyaloğa hazır olmuştur. Bunun için egemenliğimize, bağımsızlığımıza ve kendi kaderimizi tayin hakkımıza saygı gösterilmesini ve eşit koşulları şart koşar. İki (ya da daha fazla) taraf diyalog masasına oturmadan önce asgari olarak gözetilmesi gereken budur.
Bu şu anlama geliyor: Başkanımızın ve dışişleri bakanımızın açıkça belirttiği gibi, bu görüşmelerde (İster diyalog ister müzakere densin) siyasi sistemimizin sorgulanması ya da bir hükümet değişikliği konusu asla gündeme gelmemiştir ve gelmeyecektir. Bizi kimin temsil edeceğine yalnızca ülke içindeki Kübalılar, demokratik bir şekilde karar verebilir. Hiçbir zaman dış baskıları kabul etmedik, hiçbir tür şantaja boyun eğmedik.
O dönemde müzakerelerden bahsetmek erken ya da aceleye getirilmiş gibi görünüyordu. Geçtiğimiz günlerde dışişleri bakan yardımcımız bu görüşmelerin durumuna dair konuştu, henüz ‘Başlangıç aşamasında olduğunu’ vurguladı. İki hükümet arasında henüz yapılandırılmış bir müzakere söz konusu değil. Biz Kübalılar saygı temelinde diyaloğa hazırız, ama bu sadece bizim irademize bağlı değil.
Biz her zaman dünyanın uluslararası hukuka ve barış içinde bir arada yaşama ilkesine dayalı kurallarla yönetilmesini umduk. ‘Bir gün değil, her gün’ askeri işgalle tehdit edildiğimiz şu mevcut koşullarda bile, ABD’deki ve kapitalist dünyadaki bazı iktidar elitlerinin küçük hesaplara dayalı soykırımcı çıkarlarının üzerinde sağduyunun galip geleceğine güvenmeye devam ediyoruz. Yine de korkmuyoruz; hiçbir zaman da korkmadık. Fidel’in bize öğrettiği gibi, en kötüye hazırlıklı olmalı ve en iyinin bizi şaşırtmasını ummalıyız. Bu yüzden halk, ordu ve hükümet olarak, bir askeri saldırı durumunda karşılık verebilmek için her hafta hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Tekrar ediyorum, böyle bir şeyin olmamasını umuyor ve diliyoruz.
Hazırlık seviyelerini ve etkinliklerini pek çok kez kanıtlamış güvenlik kollarımız var. Vatanı, halkı ve yöneticilerini savunmaya hazır bir askeri savunma sistemimiz var. Bizim ülkemizde Venezuela formülünü tekrarlayamazlar. Eğer öyle bir ihtimal olsaydı, bunu yıllar önce denerlerdi. İşte bu yüzden askeri işgal ihtimaline, Gazze formülüne başvuruyorlar: “Bir ülkeyi dümdüz etmek.” Bunlar Trump’ın, ülkemize karşı her şeyi denediklerini ve artık geriye sadece bizi yerle bir etmenin kaldığını itiraf eden sözleriydi.
Umarız insanlık, ‘medeniyet’ üzerinde barbarlığın bir kez daha yayılmasını engellemek için zamanında uyanır. Bu arada Küba halkı savaşmaya, direnmeye ve kazanmaya devam edecek.
Evrensel'i Takip Et