Prof. Dr. Cangül Örnek: 'Şiddet politik bir tercih, yönetmenin aracı'
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, okullardaki şiddeti derinleşen yoksulluk, yapısal sorunlar ve cezasızlık rejimi bağlamında ele alarak, şiddetin "yönetme biçimi" olarak kullanıldığını vurguladı.
Fotoğraf: Evrensel
Nisa Sude Demirel
[email protected]
Maraş ve Urfa’da arka arkaya gerçekleşen okul saldırılarının ardından artan şiddet ve suç oranları yeniden tartışma konusu oluyor. Toplumda yankı uyandıran her şiddet vakasının ardından olduğu gibi birtakım güvenlik zafiyetleri ve özellikle çocuklar açısından artan vakalar gündeme geliyor. Ancak uzmanların özellikle dikkat çektiği üzere kadın cinayetlerinden göçmen nefretine, toplumda dezavantajlı gruplara dönük artan şiddetten sokak hayvanlarına yönelik uygulamalara kadar toplumu ‘şiddetle örgütleme’ örnekleri birbirinden ayrı ilerlemiyor. Siyaset Bilimci Cangül Örnek, özellikle derinleşen yoksullukla artan şiddet arasındaki ilintiye dikkat çekerek mevcut çıktının son derece politik bir tercih olduğunun altını çiziyor.
Şiddetin Türkiye’de çok boyutlu biçimde katlandığını görüyoruz. Her alanda bir ‘yönetme biçimi’ olarak da karşımıza çıkarken bunların arasındaki ilişkiyi nasıl açıklayacağız?
Şiddetin okullara kadar yayılarak artması, yalnızca gençlerin veya okulların mevcut durumuyla açıklanabilecek bir gelişme değil. Türkiye, çok boyutlu bir şiddet toplumuna dönüşmüş durumda. Burada özellikle ‘yapısal şiddet’ dediğimiz; güç ve üretim ilişkilerinin kurulma biçiminden kaynaklanan şiddete dikkat çekmek istiyorum.
Türkiye, son yıllarda çok sert bir zenginleşme ve yoksullaşma sürecini aynı anda yaşıyor. Bu durumun kendisi zaten bir şiddet biçimidir; toplumun bir kesiminin, diğer kesiminin yaşam koşullarını zorlaştırması ve insanca yaşamak için arzu ettiği şeylere ulaşmasını engellemesi anlamına gelir. Kaldı ki Türkiye’de son birkaç yıldır siyasette de kuralsız bir şiddet uygulamasına tanık oluyoruz; özellikle iktidarın muhalefete yönelik hukuk, polis, medya ve propaganda araçlarıyla uyguladığı şiddet de bunun bir parçası.
‘Şiddet Türkiye'de yapısal sorun’
Yoksul mahallelere veya eski toplumsal ilişkilerin çözülmekte olduğu kırsal bölgelere baktığımızda, pek çok ilişkinin şiddet üzerinden yükseldiğini görüyoruz. Örneğin, maden şirketlerinin köylülere uyguladığı şiddet her yerde karşımıza çıkıyor.
Gençlik bu şiddet yapısının içerisinde yetişirken sosyal olarak destekleyecek hiçbir sistemli düzenleme olmadığı gibi şiddeti yeniden üreten bir yapı var. Burada başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere pek çok bakanlık büyük bir sorumluluk taşıyor. Çocukların kendilerini özgürce ifade edebildiği, eleştirebildiği ve benliklerini rahatlıkla geliştirebildikleri bilimsel bir eğitim ortamı kurmak yerine; ‘yeni maarif modeli’ adı altında çocukları kendi istedikleri kalıba sokmaya çalışan bir eğitim politikası izlediler. Bu köklü nedenler, şiddetin Türkiye’de hem yapısal bir sorun olduğunu hem de politik bir tercih olduğunu gösteriyor.
‘Güvenlikçi politikalar kontrolü derinleştirir’
Tam da söylediğinizle alakalı olarak; ne zaman buna benzer şiddet vakalarıyla karşılaşsak, çizdiğiniz o toplumsal çerçevenin görünmez kılındığını ve toplumsal tepkiyi bastırmak için güvenlikçi politikalara başvurulduğunu görüyoruz. Bu durum, mevcut tabloyu daha da besleyen bir şeye dönüşüyor mu?
Güvenlikçi politikalar, bu kadar köklü bir sorunu çözmek için hiçbir yerde çare olmamıştır. Bunlar, sadece toplumdaki tepkiyi sönümlemek ve toplumu daha derin bir denetim altına sokmak için geliştirilen mekanizmalardır. Kapitalist ülkelerde devletler, bu tür vakaları toplumu daha iyi denetleyebilmek ve beğenmedikleri siyasal yönelimleri bastırabilmek için bir vesile olarak kullanırlar.
Okulların kapısına silahlı özel güvenlikler dikmeniz veya X-ray cihazları koymanız şiddeti çözmeyeceği gibi, bir de bunların yaratacağı şiddetle uğraşmak zorunda kalırsınız. Türkiye’de köylüye yönelik şiddet bile jandarma eliyle uygulanıyor, üstelik hukuk köylüyü haklı bulduğu halde. Ben iktidarın güvenlikçi politikalarının inandırıcı olacağını düşünmüyorum. Toplum içinde yaşadığı durumun farkında; çünkü gündelik hayatta, mahallede, iş yerinde bu şiddeti bizzat deneyimliyor.
Fotoğraf: Şerif Karataş/Evrensel
‘Şiddet bizzat teşvik edildi’
Şuna da dikkat çekmek istiyorum: Özellikle 15 Temmuz’dan sonra bireysel silahlanmanın ne kadar desteklendiğini, bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından teşvik edildiğini unutmayalım. Eski içişleri bakanının “Önce ayaklarını kırın, hukuk arkadan gelir” şeklindeki sözleri hâlâ hafızalarda. Bu ülke, her kapitalist toplum gibi şiddet mekanizmaları üzerinde duruyor ama idari mekanizmaları elinde tutan sorumsuz idarecilerin de bu tür açıklamalarını gördük. Siz bunların ortasında gençliğin başka bir şey yaşamasını bekleyemezsiniz.
Kamuoyuna yansıyan çarpıcı şiddet davalarında iktidarın sürekli bir ‘cezasızlık algısı’ndan bahsettiğini görüyoruz. Sizin bahsettiğiniz, en yerelden merkeze kadar yayılan güvensizlik hissiyatı; çeteleşme ve uyuşturucunun yaygınlaşmasıyla birleştiğinde, bu ‘cezasızlık algısı’ söylemi bazı yasalar için bir kılıf haline mi geliyor? Bu politikalar, örneğin okullara yönelik saldırılardan sonra atılacak adımları nasıl etkiler?
Türkiye’de bir cezasızlık olduğu gerçek ancak bu çok seçici olarak uygulanıyor. Cezasızlık rejimi, tam da kadın cinayetleri gibi suçlarda failleri teşvik ediyor. Ama öte yandan, siyasi rakiplerinizle hesaplaşmak istediğiniz durumlarda çok büyük cezalar yağdırabiliyorsunuz.
Özellikle orta sınıfın korkularını, alt sınıflara ve marjinal gruplara karşı duydukları güvensizlik hislerini besleyecek tüm olanakları kullanıyorlar. Kamuoyunun tepkisini çeken davalar, birçok çevre tarafından tam da bunun için bir vesile olarak görülüyor. Toplumdaki tüm bu marjinalizasyon ve kriminalizasyon süreçleri; sadece belli bir kesimin ayrıcalıkları korunarak ve onların dışındaki herkes ‘güvenlik sorunu’ olarak kodlanarak çözülecekmiş gibi gösteriliyor. Dolayısıyla bu tür önlemler ‘tedbir’ maksatlı alınmıyor. Tam tersine, son yıllarda suç ve suçluyla kurduğumuz ilişki tamamen maniple ediliyor.
Sorun tekil değil
Prof. Cangül Örnek’in bahsettiği atmosfer, doğrudan çocuklara da sirayet ediyor. Geleceksizleşme, erken yaşta işçileşme, derinleşen yoksulluk gibi pek çok neden sıralıyor uzmanlar. TÜİK’in suça sürüklenen çocuklara ilişkin verilerine göre 2010’da 83 bin 393’ken 2023’te bu sayı 178 bin 834’e çıktı. Çeşitli suçlarda 2015 ve 2023 yılları arasındaki artış şöyle oldu: Cinsel suçlar nedeniyle güvenlik birimlerine getirilen çocukların sayısı 3 bin 416’dan 6 bin 258’e, genel tehlike yaratan suçlar 2 bin 986’dan 6 bin 7’ye, hırsızlık 36 bin 942’den 2022’de 52 bin 84’e çıktı, 2023’te yeniden 37 bin 233’e düştü, konut dokunulmazlığının ihlali 685’ten 949’a, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma 2 bin 14’ten 3 bin 459’a, öldürme 549’dan 1110’a, pasaport kanununa muhalefet 3 bin 924’ten 13 bin 807’ye, tehdit 4 bin 938’den 7 bin 127’ye, yağma ve gasp 2 bin 691’den 4 bin 375’e, yaralama suçu ise 45 bin 850’den 71 bin 244’e çıktı.
Ancak artan yalnızca propaganda edildiği gibi ‘sosyal medya’, ‘video oyunları’ gibi yanlışlığı defalarca ifade edilen nedenlerle ‘suça sürüklenen’ çocuklar değil. Şiddetin pek çok biçimi yaygınlaşıyor. Örneğin Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2025 yılında 294 kadın katledildi, 297 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu sayı 2014’te toplamda 303’tü.
Evrensel'i Takip Et