14.04.2026 17:44 / Güncelleme: 18:47

NATO koruma mı savaş, çatışma ve yoksulluk mu getiriyor?

NATO üyeliği, Türkiye’nin güvenliğini ve savaşlardan, çatışmalardan uzak kalmasını mı sağladı? Tarih, aksini söyleyen örneklerle dolu.

NATO koruma mı savaş, çatışma ve yoksulluk mu getiriyor?

Fotoğraf: Dilan Temiz/ Evrensel

Eren Yüceboy
[email protected]


Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve devamında yaşanan gelişmeler; bu yıl NATO zirvesinin temmuzda Türkiye’de toplanacak olması gibi meselelere ilişkin sürdürülen tartışmalar “NATO’dan çıkılmalı mı?” “NATO’ya üyelik koruma sağlar mı?" tartışmasına da zemin hazırladı.

Tartışmalarda NATO, uluslararası bir savaş örgütü, “kötü” bir özne olarak nitelense dahi bir “güvenlik” aracı olarak ele alınıyor ve dolayısıyla NATO her ne kadar eleştirilse de Türkiye’nin üyesi olma konusundaki gereklilik siyaseten “akılcılık” olarak nitelendiriliyor. Bu durum yalnızca kendisini AKP’li olarak tanımlayan işçilerin değil, kendisini muhalif olarak pozisyonlandıran kimi işçilerin de eğilimlerinden biri olarak karşımızda duruyor. Bu işçilerin eğilimlerini besleyen argüman, doğrudan işaret edilmese dahi, NATO’nun kuruluş antlaşmasında yer alan beşinci maddeye ve bu maddenin coğrafi sınırlarını belirleyen altıncı maddeye dayandırılıyor. Beşinci madde, bir NATO üyesi devlete yapılacak saldırının bütün NATO üyesi devletlere yapıldığını ve dolayısıyla bütün üyelerin saldırı altındaki devlete yardımla mükellef olduğunu belirtiyor.

Beşinci madde güvenlik şemsiyesine işaret etse de biraz daha irdelendikçe öyle olmadığı anlaşılır hale geliyor. İlgili madde üye ülkelere saldırı halindeki başka bir üye ülkeye yardımı zorunlu kılsa da bu yardımın ne biçimde olacağına dair net bir ifadede bulunmuyor. Bu yardım; olası bir savaşın doğrudan parçası olmak biçiminde de olabilir, sınırlı sayıda asker desteği biçiminde de olabilir, saldıran ülkeye yönelik basit bir kınama metni de olabilir… Dolayısıyla, NATO’nun üye ülkelerine kağıt üzerinde sağlamış olduğu bu güvenlik imkanı olabildiğince esnek bir tanıma havale edilmiş durumda.

Peki, kağıt üzerinde yer alan bu esnekliğin maddi ve pratik karşılığını nerede aramak gerekiyor? Şöyle ki, yine antlaşma metinlerine baktığımızda, NATO bütün üye ülkeler arasında eşitler hukuku işleten bir mekanizma görünümüne sahip. Ama gerçekte olan, böylesi bir eşitlik değil. NATO’nun kendi üyeleri arasında dahi bir eşitsizlikler ilişkisi mevcut. Tahmin edileceği gibi, bu eşitsiz ilişkinin en tepesinde ise ABD yer alıyor. Güvenliğin en büyük payını ABD kendi hanesine yazıyor. Eşitsizliği belirleyen şey ise politik yaptırım gücü, diplomaside kurmuş olduğu ilişkiler, askeri yatırımlarının diğer üye ülkelere nazaran gelişkinliği vs. Hal böyleyken, güvenlik sağladığı düşünülen beşinci maddenin, örgüt içi hukukun zorunlu kıldığı bir madde olarak değil de siyasi iradeye bağlı olabildiğince esnek bir çerçeve olarak ele alınması gerekiyor. Beşinci maddenin, NATO kurulduğundan beri yalnızca bir defa ve o da ABD’nin talebiyle (11 Eylül sonrasında) resmen yürürlüğe girmiş olması da bu durumun somut sağlamasını veriyor.

Daha da somutlayarak ve Türkiye özelinde NATO etkisinin ne şekilde yansıdığını irdeleyerek ilerleyelim. NATO üyeliği, Türkiye’nin güvenliğini ve savaşlardan, çatışmalardan uzak kalmasını mı sağladı? Tarih, aksini söyleyen örneklerle dolu. Henüz üye bile değilken, üyelik başvurusu mevcutken dahil olunan Kore Savaşı örneğin. Kosova Savaşı, 11 Eylül sonrası Afganistan operasyonları, NATO’nun Libya müdahalesi. Sayısı daha da artırılabilir bu örnekler gösteriyor ki NATO, Türkiye için kendisini savaş ve çatışmalardan “koruyan” bir mekanizma olarak işlev görmedi. Aksine, Türkiye’yi ABD emperyalizminin emir komuta zincirinde yer alacak biçimde çok fazla savaş ve çatışmanın içine sürükledi.

“Türkiye’nin güvenliği”ne ilişkin sürdürülen tartışmalardaki diğer bir yan ise; güvenliğin yalnızca “askeri” bir meseleye indirgenmesi. Oysa, güvenlik dediğimiz kavram, yalnızca askeri bir terimi karşılamıyor. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde yer alan haliyle güvenlik; kişilerin korkusuzca yaşayabilme durumu olarak tanımlanıyor. Ya da başka örnekte, Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre güvenlik kavramı “Halk sağlığı olaylarının riskini ve etkisini en aza indirmek için gerekli olan faaliyetler bütünü” tanımını da kapsıyor.

O halde güncel politik meselelere ilişkin sürdürülen tartışmalardaki güvenlik kavramına bu geniş perspektiften yola çıkarak cevap arayalım. NATO, üye ülkelere yalnızca bir güvenlik vaadinde bulunmuyor. Böyle bir vaat varsa bile ortada, denebilir ki bu vaadi üyesi olan ülkelere “satıyor”. Yani, üye ülkelere çeşitli görev ve sorumluluklar yükleyerek onları bünyesine katıyor. Bu haliyle, aldığı verdiğinin önüne geçiyor. Örneğin, NATO üyesi olan ülkelerin silahlanmaya ayırdıkları pay artırıdı. Bir nevi üye olmanın aidatı olarak, NATO, üyelerine GSYİH’lerinin yüzde 5’ini silahlanmaya ayırmasını dayattı. Bu rakam yüzde 2’ydi…

Görmek gerekiyor ki silahlanmaya ve yani aslında savaşa ayrılan bütçenin artırılması demek, bütçenin değerlendirilebileceği başka kamusal ihtiyaçlardan kısmak demek oluyor. Eğitimden, sağlıktan, bilimden, kültürden… Yani, NATO üyeliği ve dolayısıyla savaş harcamalarının artması, doğrudan bu ülkede yaşayan bizlerin güvenliğine tehdit olarak karşımızda duruyor. Okulunda bir öğün ücretsiz şekilde beslenemeyen çocuğu da eğitimden koparıldığı için çetelerin içine sürüklenen gençleri de geçinemediği için ek iş yapmak zorunda kalan ve iş kazalarında cinayetlerinde hayatını kaybetme riskine rağmen koşullara katlanan işçileri de sokaklarda korkarak yürüyen kadınları da hastanelerde randevu kuyruğu bekleyen ihtiyarları da güvenlik tanımımızın bir parçası haline getirmek ve tartışmayı buradan da sürdürmek zorundayız.

Güvenli yaşamlara sahip olacaksak, böyle bir özlemimiz varsa şayet; bunu NATO gibi örgütlerin şemsiyesi altında aramadan, milyonların ortak iradesiyle mümkün olduğunu görmeliyiz. Güvenliğimizden emin olduğumuz esnada da bu, onların lütfettiği değil, halkların kazanılmış haklar hanesinde yer alan bir durum olarak var olacaktır.

14.04.2026 14:26 / Güncelleme: 15:10

İran bağlantılı tankerler Hürmüz Boğazı'ndan geçti

ABD'nin İran limanlarına uyguladığı ablukanın ilk gününde, İran bağlantılı tankerler Hürmüz Boğazı'ndan geçti.

İran bağlantılı tankerler Hürmüz Boğazı'ndan geçti

Peace Gulf | Fotoğraf: MarineTraffic

14.04.2026 14:28 / Güncelleme: 17:32

Gülistan Doku soruşturmasında kritik rapor ortaya çıktı

Gülistan Doku soruşturması kapsamında 2025’te hazırlanan yeraltı görüntüleme raporunda, 1.70 m boyunda mezar boşluğu tespit edildi. Cesedin 1-2 yıl sonra çıkarıldığı değerlendiriliyor.

Gülistan Doku soruşturmasında kritik rapor ortaya çıktı
14.04.2026 14:22

ODTÜ Mimarlık Topluluğu 'Kadın ve Mekan' etkinliği düzenledi: Mekân kimin için?

ODTÜ Mimarlık Topluluğu’nun “Kadın ve Mekan” başlıklı etkinliğinde mekanın cinsiyetle ilişkisi, beden ve mekan ilişkisi ve şehir ölçeğinde kadının konumu üzerine tartışma yapıldı.

ODTÜ Mimarlık Topluluğu “Kadın ve Mekan” etkinliği düzenledi: Mekân kimin için?

Fotoğraf: Evrensel

14.04.2026 11:47

Emek Partisi Dersim İl Örgütü: 'Dönemin Valisi Tuncay Sonel soruşturmaya dahil edilsin'

EMEP Dersim İl Örgütü, Gülistan Doku soruşturmasındaki gözaltı kararlarına dair, başta dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel olmak üzere soruşturmanın etkin yürütülmesini engelleyen kamu görevlilerinin soruşturmaya dahil edilmesi gerektiğini vurguladı.

Emek Partisi Dersim İl Örgütü: “Dönemin Valisi Tuncay Sonel soruşturmaya dahil edilsin”

Fotoğraf: Evrensel

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!