30.03.2026 14:30 / Güncelleme: 15:06

1 Mayıs’a giderken: İstanbul’da yoksullaşma, parçalanmışlık ve yaygın mücadele ihtiyacı

İş yerlerinde güçlü bir tepkinin henüz açığa çıkmamış olması, dışarıdan “sessizlik” izlenimi yaratabiliyor. Oysa iş yerlerinden bakıldığında görülen şey sessizlik değil, parçalanmışlık ve güvensizliktir.

1 Mayıs’a giderken: İstanbul’da yoksullaşma, parçalanmışlık ve yaygın mücadele ihtiyacı

Fotoğraf: Evrensel

Deniz Tezel
Emek Partisi İstanbul İl Yöneticisi


Mart ayının sonuna gelindiğinde, yılın başında açıklanan ücret artışlarının işçi ve emekçilerin yaşamında kalıcı bir karşılık yaratmadığı artık çok daha açık görülüyor. Ocak ayında yapılan zamlar, daha ilk aylarda vergi yükleri, kira artışları, temel tüketim maddelerine gelen yeni zamlar ve enerji fiyatlarındaki yükselişle birlikte büyük ölçüde eridi. İstanbul gibi yaşam maliyetinin en yüksek olduğu bir kentte bu erime, başka yerlerde olduğundan çok daha hızlı ve sert hissedildi. İstanbul’da işçi ve emekçilerin gündemi gelecek hesapları değil, aldığı ücretle gününü nasıl kurtaracağının hesabını yapmak. Mutfak harcamaları haftalık olarak yeniden hesaplanıyor, kira ödemeleri birçok hane için başlı başına bir kriz haline geliyor. Ulaşım, faturalar, çocukların eğitim giderleri derken ücretler daha ay ortasına gelmeden tükeniyor. Ayın geri kalanı ise borçla, kredi kartıyla, eksik bırakılan ihtiyaçlarla, fazla mesaiye kalarak ya da ek işler yaparak tamamlanmaya çalışılıyor.

Bu tablo artık istisnai değil geniş işçi kesimlerinin ortak deneyimi haline gelmiş durumda. Bölgedeki savaş ve artan enerji maliyetleri zamların gerekçesi haline getirilirken, bunun yükü doğrudan işçilerin yaşamına yansıtılıyor. Böylece ücretlerdeki erime süreklilik kazanıyor, yoksulluk geçici bir sıkıntı olmaktan çıkıp kalıcı bir hayat biçimine dönüşüyor.

Yaşam koşulları daralıyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor

İstanbul’un sanayi bölgelerinde, fabrikalarında, depolarında, atölyelerinde ve hizmet sektöründe çalışan işçilerin yaşamına yakından bakıldığında görülen şey yalnızca “geçim sıkıntısı” değil, yaşamın bütün alanlarında hissedilen bir daralma. Beslenmeden barınmaya, ulaşımdan sosyal yaşama kadar her başlık yeniden hesaplanmak zorunda kalınıyor. İnsanlar yalnızca çalışıp eve dönüyor, eve dönüp ertesi günün hesabını yapıyor. Depoda çalışanla tekstilde çalışan, tersanede çalışanla metal ya da petrokimya iş kolunda ya da hizmet sektöründe çalışan işçinin koşulları farklı görünebilir, ancak ortaya çıkan sonuç aynı, daha uzun çalışma saatleri, daha yoğun tempo ve bunun sonucunda daha da daralan bir yaşam alanı. Bu yüzden bugün yoksulluk, yalnızca düşük ücret meselesi değil, yaşamın bütününü etkileyen bir gerileme hali olarak karşımıza çıkıyor.

Bu tablo iş yerlerinde daha da ağırlaşıyor: performans baskısı yaygınlaşıyor, daha az işçiyle daha fazla iş yaptırılıyor. Bu da hem iş yükünü artırıyor hem de işçi güvenliğini geriye itiyor. İş kazalarının ve iş cinayetlerinin artması, bu tablonun doğrudan sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Dilovası’da yaşanan ve 7 işçinin yaşamını yitirdiği patlamaya ilişkin dava sürecinde ortaya çıkan tablo, işçi yaşamının nasıl değersizleştirildiğini çarpıcı biçimde gösterdi. Patronların sorumluluktan kaçabildiği, bunun neredeyse olağan karşılandığı bir düzen içinde işçinin yaşam hakkı korunmuyor. “Binlerce kaza oluyor ama ben hiç şirket sahibinin yargılandığını ya da ifadeye çağrıldığını duymadım” diyen patronun sözü, bir itirafın dile getirilmesiydi. İş cinayetleri kaza olarak görülüyor, sorumlular ise korunuyor. Buna karşılık hak arayanlar, sendikal mücadele yürütenler, itiraz edenler daha hızlı ve sert biçimde karşılık görüyor. İşçi sınıfı açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal baskı koşulları da ağırlaşıyor.

Sessizlik değil, örgütsüzlük ve parçalanmışlık

Bu kadar ağırlaşan koşullara rağmen iş yerlerinde güçlü ve birleşik bir tepkinin henüz açığa çıkmamış olması, dışarıdan bakıldığında bir “sessizlik” izlenimi yaratabiliyor. Oysa iş yerlerinden bakıldığında görülen şey sessizlik değil, parçalanmışlık ve güvensizliktir. İşçiler konuşuyor, tartışıyor, karşılaştırıyor. Ama bu tartışmalar çoğu zaman küçük grupların dışına çıkamıyor. Bunun arkasında işsizlik korkusu, borçluluk ve örgütsüzlük önemli bir rol oynuyor. Ücreti daha ele geçmeden borçlara giden bir işçi için işten atılma ihtimali doğrudan bir yıkım anlamına geliyor. Bu da en basit hak arama girişimini bile zorlaştırıyor.

Yoğun çalışma temposu ve vardiya sistemi ise işçilerin bir araya gelmesini zorlaştırıyor. Aynı iş yerinde çalışan işçiler bile düzenli bir ilişki kurmakta zorlanıyor. Birbirinin yüzünü görmek, ortak bir meseleyi tartışmak, aynı anda aynı yerde bulunmak bile güçleşiyor. Bu durum güvensizliği artırıyor, ortak hareket etme ihtimalini zayıflatıyor.

İstanbul gibi bir kentte bu kopukluk daha da derin yaşanıyor. Şehrin farklı uçlarında, farklı iş kollarında çalışan işçiler aynı ekonomik baskının altında yaşamaya çalışıyor. Ancak bu ortak sıkışma, otomatik olarak ortak bir davranışa dönüşmüyor. Çünkü işçiler arasında yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda örgütsel ve tarihsel bir kopukluk da var. Geçmiş mücadele deneyimlerinden mahrum olma hali, kalıcı örgütlülüklerin kurulamamış olması ve var olduğu kadarıyla da zayıf olan sendikal örgütlülüğün işçilerin gerçek çalışma ve yaşam koşullarına dayanmak yerine çoğu zaman dar, bürokratik bir çerçevede kalması bugünkü dağınıklığın önemli nedenleri arasında yer alıyor.

1 Mayıs ve mevcut sendikal tutumun sınırları

Bu koşullar altında 1 Mayıs’a gidilirken sendika konfederasyonlarının tutumu ayrı bir önem kazanıyor. Türk-İş’in 1 Mayıs’ı Edirne’de yapma kararı, yalnızca bir yer tercihi değil, sınıfın mevcut durumuna nasıl yaklaşıldığını gösteren bir tutumdur. İstanbul gibi milyonlarca işçinin yaşadığı ve çalıştığı bir kentte, sanayi havzalarından kopuk bir 1 Mayıs yaklaşımı işçi sınıfının birliğini güçlendirmiyor. Tersine, mevcut parçalanmışlığı yeniden üretiyor. Bu yaklaşım, sendikal bürokrasinin uzun süredir izlediği çizgiyle uyumlu olarak sürüyor. Mücadeleyi büyütmek yerine sınırlandıran, iş yerlerindeki birikimi açığa çıkarmak yerine kontrol altında tutan bir hattın yeniden tahkim edilmesi. 1 Mayıs’ın alan tartışmasına sıkıştırılması da bu nedenle tesadüf değil. Bu tartışmalar çoğu zaman sınıfın gerçek sorunlarının önüne geçiyor, işçilerin kendi gündemini kurmasını zorlaştırıyor. Bugün ihtiyaç olan, sınıfın yaşadığı çok yönlü saldırının karşısına yaygın, kitlesel ve birleşik bir hazırlıkla çıkmaktır. İstanbul’da işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tablo, 1 Mayıs’ın yalnızca bir gün olarak ele alınamayacağını açık biçimde ortaya koyuyor. 1 Mayıs, bu dağınıklığın aşılması için bir imkan olarak görülmediği sürece, sembolik bir gün olmaktan öteye geçemez. Oysa ihtiyaç olan, İstanbul gibi bir sanayi kentinde 1 Mayıs’ın yaygın ve kitlesel bir biçimde örgütlenmesidir. Bu da ancak fabrika fabrika, iş yeri iş yeri, sanayi havzalarında ve emekçi semtlerinde yürütülecek bir çalışmayla mümkündür.

1 Mayıs’a giden süreçte yerel buluşmaların, iş yeri toplantılarının ve küçük ölçekli kutlamaların örgütlenmesi; işçilerin birbirini görmesini, konuşmasını ve güven ilişkisi kurmasını sağlayacak bir zemin yaratır. Böyle bir hazırlık yalnızca bir günün değil, sonrasının da zeminini oluşturur. Çünkü bu süreçte kurulan bağlar, ortak taleplerin şekillenmesine ve daha ileri mücadele biçimlerinin tartışılmasına olanak sağlar. İşçi sınıfının dağınıklığını aşmasının yolu da buradan geçer.

1 Mayıs’ın güçlü, yaygın ve kitlesel biçimde örgütlenmesi ortak sorumluluk

Bu nedenle bugün 1 Mayıs’ın nasıl ve nerede kutlanacağına dair tartışmanın, sınıfın gerçek sorunlarının önüne geçen bir “alan” tartışmasına sıkıştırılması kabul edilemez. Türkiye işçi sınıfının en yoğunlaştığı kent olan İstanbul’da, 1 Mayıs’ın güçlü, yaygın ve kitlesel biçimde örgütlenmesi, başta mücadeleci sendikalar ve sendika şubeleri olmak üzere tüm sınıf güçlerinin ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluk, yalnızca bir günün organizasyonuna indirgenemez. Fabrikalarda, iş yerlerinde ve emekçi semtlerinde yürütülecek hazırlık çalışmalarıyla işçilerin taleplerinin açığa çıkarılması ve birleşik bir iradenin oluşturulmasını gerektirir. Konfederasyon ayrımı gözetmeksizin İstanbul’da sınıfın çıkarlarını dert edinen sendika şubelerinin, mücadeleci sendikacıların ve ileri işçilerin, sınıfın dağınıklığını aşacak bir tutumla hareket etmesi, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının birliğini ve gücünü ortaya koyan bir gün haline getirmek için çaba göstermesi bugün yakıcı bir görevdir.

Bu koşullar altında 1 Mayıs’ın anlamı, İstanbul’da işçi sınıfının kendi gücünü yeniden fark etmesi, bu gücü yaygın biçimde örgütlemesi ve fabrikalardan sanayi havzalarına, emekçi semtlerden iş yerlerine uzanan bir hatta büyütmesidir. 1 Mayıs’ın gerçek değeri de burada yatar: Sınıfın yalnızca bir günlüğüne görünür olması değil, kendi sürekli örgütlenme ihtiyacını daha geniş ve daha derin bir zeminde kurabilmesidir. İstanbul’da yaygın ve kitlesel bir 1 Mayıs, yalnızca bir miting değil, sınıfın kendi gücünü yeniden fark etmesinin bir adımı olabilir. Bu nedenle 1 Mayıs’ı yalnızca bir gün olarak değil, iş yerlerinden başlayarak büyüyen bir örgütlenme süreci olarak ele almak gerekir. Ancak bu şekilde 1 Mayıs, işçi sınıfı açısından gerçek anlamını bulabilir.

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
30.03.2026 13:07

2026 FIFA Dünya Kupası: Kosova-Türkiye milli maçı ne zaman, saat kaçta ve hangi kanalda?

Türkiye A Milli Futbol Takımı, 2026 FIFA Dünya Kupası Avrupa Elemeleri play-off finalinde Kosova deplasmanında sahaya çıkacak. Karşılaşma TV8’den canlı yayınlanacak.

2026 FIFA Dünya Kupası: Kosova-Türkiye milli maçı ne zaman, saat kaçta ve hangi kanalda?

Fotoğraf: AA

30.03.2026 13:52

İstanbul'da sağanak etkisini sürdürüyor

İstanbul’da aralıklarla etkisini artıran sağanak, birçok ilçede yaşamı olumsuz etkiledi. Şişli’de bir iş yerini su basarken, bazı yollarda araçlar mahsur kaldı.

İstanbul'da sağanak etkisini sürdürüyor

Fotoğraf: AA

30.03.2026 09:04 / Güncelleme: 10:01

Muhittin Böcek'in başdanışmanı gözaltına alındı

Antalya Büyükşehir Belediyesine yönelik soruşturma kapsamında, tutuklu Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in başdanışmanı Cem Oğuz ile bir belediye çalışanı gözaltına alındı.

Muhittin Böcek'in başdanışmanı gözaltına alındı

Fotoğraf: DHA

30.03.2026 12:58

Şampiyonluğa bir adım daha: Bingölspor 30 yıl sonra 2. Lig’de

Bingölspor, önümüzdeki hafta alacağı puanla 2. Lig’e yükselmeyi garantileyebilir. Taraftarlar tarihi şampiyonluk turunu bekliyor.

Şampiyonluğa bir adım daha: Bingölspor 30 yıl sonra 2. Lig’de

Arşiv | Fotoğraf: DHA

30.03.2026 10:40 / Güncelleme: 12:09

CHP'li Ulaş Karasu: Memur-Sen Genel Başkanı kamu görevinden çıkarılmalı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, "Anadolu 100 yıllık narkozdan çıkıyor" diyen Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın'a tepki gösterdi; konuyu Meclis gündemine taşıyarak "Zaman yitirmeden bu kişi kamu görevinden çıkarılmalıdır" çağrısında bulundu.

CHP'li Ulaş Karasu: Memur-Sen Genel Başkanı kamu görevinden çıkarılmalı

Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın | Fotoğraf: AA

30.03.2026 14:15

AB'den Lübnan'daki işgali genişletme kararı alan İsrail'e çağrı: Operasyonları durdurun

Avrupa Birliği, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun orduya Lübnan'ın güneyinde işgali genişletme talimatı vermesinin ardından İsrail'e askeri operasyonlarını durdurma çağrısında bulundu.

AB'den Lübnan'daki işgali genişletme kararı alan İsrail'e çağrı: Operasyonları durdurun

Fotoğraf: AA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!