Göçmenlere ölüm ve zulüm düzenlemesi haziranda yürürlükte: AB Göç ve İltica Paktı Avrupa’yı ‘çitliyor’
AB’nin Haziran 2026’da yürürlüğe girecek yeni Göç ve İltica Paktı, mülteci haklarını tamamen tasfiye ederek ‘Kale Avrupa’yı tahkim ediyor.
2015 yılının eylül ayında ailesiyle Yunanistan’a geçmek isterken Ege Denizi'nde boğularak hayatını kaybeden 3 yaşındaki Alan Kurdi’nin cansız bedeni Bodrum sahilinde bulunmuştu.
Sevda Karaca
AB ülkelerinin sınır politikalarında yeni bir döneme giriliyor. Avrupa Parlamentosunun iltica ve göç politikasında kapsamlı değişiklikler içeren kritik düzenlemesi, haziran 2026 itibarıyla tamamen yürürlüğe girecek.
Avrupa Birliği (AB), yeni Göç ve İltica Paktı’nı “daha güvenli sınırlar, hızlı prosedürler ve dayanışma” gibi kavramlarla servis etse de bu süslü ifadeler insanlık dışı uygulamaların makyajı niteliğinde. Zira bu paktla birlikte mülteci hakları artık gündem maddesi olmaktan çıkarılmış durumda. “Çekirdek Avrupa” etrafında örülen teknolojik ve askeri duvarlar; gözetleme sistemleri, dikenli teller ve özel güvenlik şirketleriyle tahkim edilen “Kale Avrupa” modelini derinleştiriyor.
“Güvenli üçüncü ülke” kılıfıyla Türkiye, Tunus ve Fas gibi ülkeler birer tampon bölgeye dönüştürülürken; AB, ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü elekten geçirip “yük” olarak gördüğü sığınmacıları para karşılığında bu ülkelere hapsetmeyi hedefliyor. Kurulacak “yetenek havuzları” aracılığıyla göçmenler “nitelikli-niteliksiz” diye tasnif edilecek ve seçilenler ağır sözleşme koşullarıyla Avrupa’ya taşınacak. Üstelik AB’nin sınır kolluğu Frontex, sığınmacıların tutulduğu bu ülkelerin iç işlerine müdahale edebilecek kadar geniş yetkilerle donatılıyor.
Emperyalist güçler, savaşlarla yerle bir ettikleri coğrafyalardan kaçan insanlara hayatı göç yollarında bir kez daha dar etmeye hazırlanıyor. Dünya, halkların sürekli yer değiştirmek zorunda bırakıldığı bir belirsizliğe sürüklenirken; yoksul ülkeleri AB’nin arka bahçesindeki kamplara çevirecek olan bu pakt, ne yazık ki yeterince tartışılmıyor. Oysa bu süreç Türkiye’yi de hayati derecede etkileyecek.
Göçmen haklarını gündeminden düşürmeyen ve paktın görüşülme sürecine Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi (AGİTPA) Göç Komisyonu üyesi olarak dahil olan DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ile yürürlüğe girecek olan bu yeni düzenlemeyi ve olası sonuçlarını konuştuk.
‘Savaş süreklileşiyor, Avrupa kendine kale inşa ediyor’
Bu paktı daha önceki paktlardan ayıran temel farklılık nedir? İçeriğinden çok mantığı açısından bakarsak, bu dönemde böyle bir sertleşmeyi gerekli kılan ne?
Bu yeni göç paktı aslında çok uzun süredir gündemde. Taslak metin 2022 yılında sunuldu, son iki yıldır pratik olarak müzakere edildi ve nihai hali verilerek 12 Haziran’da yürürlüğe girmesi kararlaştırıldı. Bu pakt, ‘Kale Avrupa’ olarak tanımlanan, mülteci kabul etmeyen anlayışın en somut ilanı ve AB’nin göçmen karşıtı adımlar zincirinin son halkasıdır.
Göç politikasındaki bu sertleşme; ‘Arap Baharı’ süreci, Ortadoğu’daki isyanlar ve Suriye savaşının derinleşmesiyle başladı. IŞİD tehdidi ve kitlesel göçlerin arttığı o dönemde pakt, ‘Sınırlarımızı koruyalım’ yaklaşımıyla şekillenmişti.
Bugün ise durum farklı. Savaş artık emperyalist kapitalist sistem için geçici bir araç değil, süreklileşmiş bir yönetim biçimi; hem ekonomik krizi yönetmenin hem de toplumları kontrol altında tutmanın bir yöntemi haline geldi. ‘Savaştayız’ söylemiyle toplumları konsolide eden bu sistem, kitlesel göçleri bizzat kendi politikalarının sonucu olarak üretiyor.
Ancak bu pakt, göçün nedenlerine dair tek bir cümle kurmuyor; buna karşılık ‘güvenlik’ kavramı her satırda karşımıza çıkıyor. Burada asıl soru şu: Kimin güvenliği? Bu, sadece savaşı yürüten devletlerin ve Avrupa ülkelerinin güvenliğidir. Göç yollarındaki dram ve insani koşullar tamamen yok sayılıyor.
Üstelik dil de sertleşti. Daha önceki metinlerde ‘düzensiz göçmen’ denirken, artık ‘illegal göçmen’ tanımı kullanılıyor. Yani insanlar en baştan suçlu ilan ediliyor. Avrupa’nın ‘değerler’ söylemi sadece kendi ayrıcalıklı kesimi için geçerli kılınırken; bu paktla hem hukuki hem de fiziki duvarlar örülüyor.
Özgül Saki ve Sevda Karaca| Fotoğraf: Evrensel
Kitlesel ölümlere, askeri baskılara açılan yol
Pratikte paktın sonuçları ne olacak?
En temel değişiklik, sığınma başvurularının sınırda ve çok kısa sürede sonuçlandırılması. Savaştan, yoksulluktan ve şiddetten kaçan insanların 5-7 gün gibi kısa bir sürede; kimlik, sağlık ve güvenlik kontrolünden geçirilerek büyük bir bürokratik süreçten çıkarılması öngörülüyor. EURODAC (biyometrik veri tabanı) sistemi kapsamlı bir biyometrik veri tabanına, yani açık bir fişleme mekanizmasına dönüştürülecek. Bu “hızlandırılmış prosedür” uyarınca bir göçmen bir ülkeden ret aldığında başka hiçbir AB ülkesine başvuramayacak. Amaç göçmenleri sınırda tutmak; bu da göç yollarını daha tehlikeli hale getirecek, rotalar uzayacak ve kitlesel ölümler artacaktır.
Bir diğer kritik başlık, Avrupa sınır ajansı Frontex. Daha önce teknik destek veren bu yapının bütçesi ve yetkileri devasa biçimde büyütülüyor. “İnsan kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle Avrupa sınırları dışında da müdahale edebilen, fiilen uluslararası bir güvenlik gücüne (ABD’deki ICE polisleri [göçmen polisi] gibi) dönüşüyor. AKP iktidarının Suriye savaşı döneminde ortaklık imzaladığı Frontex, artık sadece sınırlarda değil, “takip” adı altında Çeşme’de, hatta Ankara’da operasyonel olabilecek. Meclis onayı ve şeffaf bir tartışma süreci işletilmeden hayata geçirilen bu güçlenme, çok ciddi bir egemenlik ve hak ihlali sorunudur.
Paktın bir diğer yüzü ise mülteci haklarının “Fiyatlandırılmasıdır.” Belli bir miktar göçmeni almayı reddeden ülke, mülteci başına 20 bin avro ödemek zorunda kalacak. İnsan hayatı adeta bir pazarlık nesnesine dönüştürülürken, sosyal haklarda da “en alt düzeyde” ortaklaşmaya gidilecek. Haklar en yüksek standartta değil, AB genelindeki “minimum hak” seviyesinde eşitlenecek.
AB dışı ülkeler toplama kampına dönüştürülüyor
Sınırları aşabilen çok az kişi olacak; geri kalanlar ise Türkiye, Balkanlar ve Afrika ülkeleri gibi “üçüncü ülkelere” gönderilecek. Bu, fiilen devasa geri gönderme merkezlerinin, yani yeni nesil toplama kamplarının kurulması anlamına geliyor.
Somut örnekler kapıda: Hollanda hükümeti, Trump yönetiminin yöntemlerini andıran bir modelle, onlarca göçmeni Uganda’ya göndermeye hazırlanıyor. Hollanda böylece, AB üyesi olmayan bir ülkeyle sığınmacıları barındırmak üzere protokol imzalayan ikinci ülke oldu. Hatırlanacağı üzere İtalya da benzer bir amaçla Arnavutluk ile anlaşmış; ancak bu plan İtalyan mahkemelerince defalarca iptal edilerek durdurulmuştu. Birleşik Krallık’ın Ruanda planı da benzer hukuki engellere takılmıştı. İşte bu yeni pakt, daha önce “hukuka aykırı” bulunan tüm bu uygulamaların önündeki engelleri kaldırarak bu dışsallaştırma politikasını yasallaştırıyor.
AB’nin sömürgeci refleksleri devrede
Bu paktın arkasındaki geniş uzlaşmayı nasıl okumak gerekir? AB içinde neden tam da bu dönemde bu denli büyük bir mutabakat var?
Bu durum, dünya sisteminin yeniden şekillenmesiyle doğrudan ilgili. ABD ile AB arasındaki ilişkiler farklı bir evreye girerken, NATO içindeki dengeler de yeniden tanımlanıyor. Enerji kaynakları, savaş politikaları ve yeni güç dengeleri ekseninde AB, artık kendi güvenliğini bizzat sağlama arayışında. ABD’nin daha “açık ve sert” yürüttüğü politikaları, AB daha “hukuki” bir kılıfa büründürerek uyguluyor. Burada sömürgeci reflekslerin yeniden devreye girdiğini görüyoruz: Hem kendi sınırları içinde korunaklı kalma hem de dışarıya karşı yayılmacı olma çabası iç içe ilerliyor. Bu pakt da tam olarak bu stratejinin bir aparatı.
Peki, AB içinde bu süreçte hiç çatlak ses çıkmadı mı?
Sesler var ama oldukça sınırlı. Örneğin İspanya, göçmenlere çalışma izni vermeyi tartışıyor; ancak bu hamle insani bir kaygıdan değil, pragmatik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. “Nüfus yaşlanıyor, ucuz iş gücüne ihtiyacımız var” mantığıyla hareket ediliyor. Yani göçmenler yine sermayenin ihtiyaçlarına göre ayıklanıyor: “Kalifiye” olanlar sisteme dahil edilirken, en yoksullar ve “vasıfsız” görülenler kapı dışarı ediliyor. Mevcut tablo o kadar karanlık ki, bu tür faydacı adımlar bile kamuoyunda olumlu bir gelişmeymiş gibi algılanabiliyor.
Mülteciler
Türkiye kirli pazarlığın nasıl parçası oldu?
Bu pakt Türkiye’yi nasıl etkileyecek?
Türkiye zaten uzun süredir AB’nin göç politikasının fiili bir karakolu konumunda. Geri Kabul Anlaşması ile sığınmacıları sınırları içinde tutan bir “tampon bölgeye” dönüştü. AB, Türkiye’ye mali yardım sağlayarak göçmen akınını burada dondurmak istiyor; Ankara ise bu durumu uluslararası ilişkilerde bir koz olarak kullanıyor. Brüksel’deki görüşmelerde Türkiye’ye sunulan “özel ülke” statüsü; vize serbestisi ve üyelik müzakereleri gibi başlıklarla harmanlanarak birer pazarlık unsuru haline getirildi. İktidar, bu süreçten ne tür siyasi ve ekonomik fayda sağlayacağına odaklanarak bu kirli pazarlığın tarafı olmayı seçti.
Öte yandan iktidarın Ortadoğu’da daha fazla rol kapma, tampon bölgeler inşa etme ve bu alanlarda nüfuz kurma hedefi; göç politikasını yayılmacı emellerin bir manivelasına dönüştürüyor.
Türkiye’de bu pakt neden yeterince tartışılmıyor?
Bunun birkaç temel nedeni var. İlki, “AB üyesi değiliz, bizi etkilemez” şeklindeki yanıltıcı algı. Oysa Türkiye, bu süreçten en sert etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Pakt ile birlikte, Avrupa’ya çeşitli sebeplerle gitmiş olanların bilgileri güncellenecek; bu da halihazırda mülteci statüsünde olanlar için bile hiçbir garantinin kalmaması demek. Yeni tarama mekanizmalarıyla, Avrupa’daki sığınmacıları geri göndermenin yolları aranıyor. Örneğin, Türkiye’deki siyasi davalar (PKK/KCK vb. soruşturmalar) nedeniyle göç eden ve bu gerekçeyle iltica hakkı alan kişilerin, paktın getirdiği “güvenli ülke” veya “hızlandırılmış iade” prosedürleriyle Türkiye’ye teslim edilmesi riski doğuyor.
İkinci neden; derinleşen ekonomik kriz ve buna bağlı olarak bilinçli şekilde körüklenen göçmen karşıtlığıdır. Toplum, krizin asıl sorumlularını sorgulamak yerine öfkesini en yakınındaki “yabancıya” yönlendiriyor. Üçüncüsü ve belki de en acısı; güçlü bir muhalefet hattının bu hayati meseleyi temel bir siyasi gündem haline getirememesidir. Bu sessizlik, hem iktidarın hem de AB’nin kapalı kapılar ardındaki planları için devasa bir boşluk yaratıyor.
Dayanışma örgütleri de hedefte
Bu pakt sadece göçmenleri değil, onlarla omuz omuza duran dayanışma örgütlerini de hedef alıyor. Yardım faaliyetlerinin bile suç kapsamına alınmasının sonuçları ne olur?
Pakt, daha en baştan göçmenliği “suç” ile eşleştirdiği için, sığınmacılara destek veren sivil toplum kuruluşlarını (STK) da bu suç tanımının içine hapsediyor. Sınırda bekletilen, hak ihlaline uğrayan insanlar için mücadele eden örgütler, her an “suçlu” ilan edilme riskiyle karşı karşıya.
Bunun somut bir örneği geçtiğimiz şubat ayında Yunanistan’da yaşandı; kabul edilen yasa tasarısıyla göçmenlere “destek” olan STK çalışanlarına hapis cezası yolu açıldı. Yeni pakt, bu baskıcı uygulamayı tüm AB sathına yayacak yasal zemini sunuyor. Denizdeki kurtarma faaliyetleri engellenecek, raporlama çalışmaları durdurulacak; bu da kaçınılmaz olarak kitlesel ölümlerin artmasına neden olacaktır. Uzun süredir fonları kesilerek veya hukuki baskılarla kapatılmaya zorlanan dayanışma ağları, bu paktla birlikte tamamen saf dışı bırakılmak ve göç sahası bütünüyle devletlerin kontrolüne (ve şiddet tekeline) alınmak isteniyor.
Emperyalist savaşlara karşı mücadele esas
Bu tabloya karşı nasıl bir mücadele hattı kurulmalı?
Göç meselesini sadece bir “insan hakları” parantezine sıkıştırarak ele almak, ne yazık ki çözüm üretmekten uzak ve sınırlı bir yaklaşım kalıyor. Meselenin özüne inmek için göçün yapısal nedenlerini; yani savaş politikalarını, kapitalist üretim ilişkilerini ve derinleşen iklim krizini temel almak zorundayız. Dolayısıyla, güçlü bir savaş karşıtı hat inşa edilmeden ve bu hat sınıf mücadelesiyle organik bir bağ kurmadan göç sorununun çözülmesi mümkün değildir.
Siyasi partilerin ve sendikaların göçü “geçici bir sorun” olarak görmekten vazgeçip, kendi temel politikalarının merkezine yerleştirmesi hayati bir önem taşıyor. Aksi takdirde, egemenlerin dayattığı bu baskıcı paktlar karşısında etkili bir direnç hattı oluşturulamaz. Gelinen noktada göç; artık sadece vicdani bir “insani kriz” olmanın çok ötesinde, doğrudan doğruya sistemin kalbinde yürütülen politik bir mücadele alanıdır.
Evrensel'i Takip Et