Sahne, mücadele ve hatıralar: Füsun Erbulak’la söyleşi
“Anılar yaşlanmaz” diyen Füsun Erbulak’la söyleştik. Tiyatro uğruna ailesine karşı duran Erbulak, yeni çıkardığı Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet kitabından yola çıkarak tiyatroyu, Deniz Gezmiş’lerle bağını ve Şirin Cemgil’le dostluğunu anlatıyor.
Sedef Akçay
[email protected]
Anılar yaşlanmaz, diyor Füsun Erbulak. Belki de bu yüzden anlattıkları hâlâ capcanlı. Tiyatroya gönül vermiş, bu sevda için ailesini karşısına almış ve nihayetinde sahnelerde büyümüş bir kadından bahsediyoruz. Hep Kitap etiketiyle yayımlanan Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet kitabı vesilesiyle söyleşiyoruz kendisiyle. Filtresiz, dobra ve samimi bir dille yazılmış kitabını okuduktan sonra birebir aynı özelliklerle 83 yaşında muzip bakışlarıyla karşılıyor bizi. Kitabından başlayan sohbet uzayıp gidiyor. Tiyatroya nasıl başladığı, Deniz Gezmiş’lerle kurduğu bağ, Şirin Cemgil’le dostluğu ve daha pek çoğunu konuşuyoruz. Üstelik kızı Sevinç Erbulak da katılıyor bir noktada sohbetimize. Evin her yeri anı dolu, zaman kısıtlı heyecanla başlıyoruz kaydımıza…

Son kitabınız Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet Aralık 2025'te çıktı. Kitabın girişinde tiyatroya başlama serüveninizi anlatıyorsunuz. Kitabı henüz okumamış olanlar için bize biraz bu hikâyeden bahseder misiniz?
Ben tiyatroya ilk gittiğimde Gülriz Sururi ile Altan Erbulak oynuyordu, Oyuncakçı Dükkânı oyununda. O gün karar verdim. Ben oyuncu olacağım. Hatta yan kapıdan tuvalete girip çıktıklarını gördükçe de böyle hayran hayran bakıyordum.
Evde bunu söyleyince babam daha ılımlı yaklaştı. Seni dışarıya göndereyim, oku orada dedi. Yönetmen ol ama sahneye çıkma. Annem kıyameti kopardı. Sen işte sokak kadını mı olacaksın? Katiyen olmaz, yasak falan filan. Fakat ben o sırada Dame de Sion'da okuyorum ve Galatasaray Lisesi'nde de bir Fransızca hocamız var adı Thomson. O bize bir oyun kararlaştırdı; Per Übü, Kral Übü.
Ondan sonra orada Ayberk Çölok'la oynadım. Ve de çok başarılı olduk. Annem babam da bir şey diyemediler. Çünkü dilimiz gelişsin diye gidiyoruz oraya. Ondan sonra artık Ayla Algan'ların Amerikan Konsolosluğu'nda Beyoğlu'nda bir okulları vardı. Beklan’lı Ayla Algan'ın. Oraya gizli gizli cumartesi, pazarları gitmeye başladık.
Fakat oraya birlikte gittiğimiz arkadaşlardan birinin annesi demiş ki benim anneme "Ay çok gurur duyduk. Sizin gibi bir ailenin kızı da orada okuyor diye”. Annem tabii bunu öğrenince yel yepelek yelken kürek geldi oraya. Yolda ben ağlıyorum, o küfrediyor. Ben ağlıyorum, o küfrediyor. Neyse eve geldik. Ondan sonra ben artık kesin kararımı verdim. Ne olursa olsun bu işi yapacağım.
…
Bir gün Ayberk'le Beyoğlu'nda dolaşırken Ayı Masalı Refik Erduran diye okudum. "Girsene içeri." dedi. "Teklif et." dedi. İçeri girdim, "Ben oyuncu olmak istiyorum." dedim. Semide Günay vardı o zaman içeride, sekreter. “Vallahi evladım, roller dolu. Ama sen bize telefonunu ver. Biz seni ararız." diyerek beni gönderdi. Gece telefon çaldı ve çağırdılar. İşte gidiş o gidiş.
17 Ekim 1967'de tiyatro oyuncularının bir sendikası olacak diye yazmışsınız. Ve siz de bu vesileyle örgütlü mücadeleye katılıyorsunuz. Bahseder misiniz?
Toplantılar yapıyorduk, okuduğumuz kitapları özetliyorduk, yeni oyun yazanların oyunlarını dinliyorduk. Ve çok katkıda bulunmuştu bize. O sendikada Latife Fegan başımızdaydı. Ondan çok şey öğrendim. Ben politik konularda cahil bir insandım. Mesela Anna Karenina'yı falan çok güzel okurdum ama diğer politik olaylarda biraz sıtkım sıyrıktı. Orada işte o Latife Fegan sayesinde parti nedir, solculuk nedir, sosyalizm ile komünizm farkı nedir? Bunları öğrendim. Demir Ökçe falan öyle şeyler okuyorduk ve tartışıyorduk. Öyle öyle kafama şeytan girdi.

Deniz Gezmiş'in işlediği bir kemer duruyor önünüzde. Köy düğünü ismi de. Biraz bunun hikâyesini anlatır mısınız? Bu kemer size nasıl geldi?
Ben Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını çok sevdim. Onlarla hiç tanışmadım. Hiç görüşmedim. Fakat avukatları Halit Çelenk bana bu kemerlerden bolca yolluyordu. Ve ben bunları 100'er liraya satıyordum. 100 lira nasıl bir şeydi? İyi bir tiyatro maaşı 1000 liraydı o zaman. Yani 100 lira ne çok büyük ne de çok küçük bir paraydı. O paraları alıp Halit Çelenk'e veriyordum. O götürüyordu. Onlar ailelerine ve fukara insanlara gönderiyordu bu paraları.
Bu kemer gibi daha yüzlercesi geçti elime. Hatta Nâzım Hikmet'in son eşi, Vera Tulyakova'ya bile bir tane armağan etmiştim. Onlar geldi burada kaldı. Vera Feonova'yla. Vera Feonova'ya da folklor desenli bir tane hediye etmiştim.

Sevinç Hanım, Deniz Gezmiş'in işlediği köy düğünü kemerini sordum Füsun hanıma. Bunu Küba'ya götürüyorsunuz Fidel Castro'ya vermekniyetiyle. Nedir bu hikâye?
Bunu Fidel’e ayırmıyor tabii o vakitte ama o kadar seviyor ki Fidel’i, o zaman hayatta. Dedi ki bir Küba seyahati var. Beraber gidelim, Fidele'e de kemeri verelim. Bana da bir ‘olur’ geldi. Bu arada dünya bugünkü dünya olsa ve Fidel şu an hayatta olsa bu kemeri verebilirdik Fidel’e. Ha parantez açayım, iyi ki vermedik. İyi ki kemer şu anda burada. Küba’da Fifth Avenue diye bir sokak, Fidel’in çalışma ofisi orada. Kontak bulamadık. Ama annem deli yani ben vereceğim bu kemeri diyor. Ulaşılabilir de bir insan olduğunu düşünüyor. Bence burada da doğru düşünüyor. Yani eğer Fidel'e annem tanıtılsaydı kim olduğu, ne getirdiği bence o da başının üzerinde yer verirdi anneme. Ben öyle düşünüyorum. Biz gittik o ofise. Çok yokuşlu böyle patika bir yer.
Çok sıkı korunuyor. Çünkü Fidel. Tabii bunu da tahmin ediyoruz. Önümde, kemer havada böyle halk oyunu oynar gibi sallayarak bağıra bağıra yürüyor. Böyle bir arkasından baktım gerçekten deli gibi görünüyor. Castro'ya bağırıyor, "Kemer getirdim." falan diyor. Levhalar var hep. Son levhada da şey yazıyor, İngilizce olarak bu noktadan sonra seni vurabilirim ve bu legal. Dedim ki, anne bak bu yazıyor. “Olsun." dedi. "Olsun, vurmaz o beni." dedi.
"Anne, yani o vurmayacak zaten." dedim. Çok üzülerek tabii ki ikna edebildim.
Denizlerin idamı sonrasında Şirin Cemgil’le tanışmanız çok önemli bir olay. Biraz anlatır mısınız?
Şirin’le tanışmam şöyle oldu. Karşıya oynamaya giderken vapurda Başar Sabuncu’yu gördüm. Çok üzgün olduğumu söyleyince, “Küçük burjuva gibi üzülüp duracağına git, bu insanların anaları, babaları, çocukları var. Onlara yardım elini uzat” dedi. Bunun üzerine Şirin Cemgil’in evine gittim. Yanımda Fatoş Tez ve Ayşegül Devrim vardı. Sonra onlar hiç gitmedi, ben sürekli gittim.
Böyle tombulca bir kadın kapıyı açtı. “Buyurun” dedi. “Şirin Cemgil’le görüşmek istiyorum” dedim. “Benim, buyurun” dedi. İçeri girdim. Minnacık bir oğlan vardı, Taylan. Konuşamıyordu daha. Ondan sonra ben hep gittim; elbiseler, tatlılar götürdüm.
Sevinç Erbulak: Başka türlü bir dostluk oluyor aralarında. Şirin Cemgil ülke değiştirince annem yazıyor, Şirin yazıyor. Amazon Kadını kitabı bu mektuplardan oluşuyor. Biri gitmek zorunda, biri burada kalıyor.
Füsun Erbulak: Çok şey öğretti bana. O güne kadar Anna Karenina gibi romanlar okurdum. O bana Demir Ökçe, Tütün verdi. Uzun yürüyüşler yapardık, her ağacı tanırdı, şarkılar söylerdi. Taylan’a oyuncak götürürdüm.
Sevinç Erbulak: Biraz da oğlu yerine koyuyor. O sırada ağabeyim ölmüştü.
Füsun Erbulak: Almanya’ya gidince mektuplar yazdı. Evinde yoksul Kürt çocuklar vardı. “Bu çocuklara ileride alamayacakları şeyler getirme” dedi bana.
O çıkarken hapishaneden enternasyonali söylemişler ilk defa.
Mahir Çayan ve arkadaşları İsrail başkonsolosunu sizin yaşadığınız apartmandan kaçırmış. Bunu da yine kitapta gördüm. O döneme dair hatırınızda kalan bir şeyler varsa…
İsrail başkonsolosu çok gaddar bir adamdı ve binlerce koruması vardı. Girip çıktığı yerler korunurdu hakikaten. Şevkiye May çok yakınımızda otururdu. O bazen gelirdi benimle konuşmaya. Ancak ben aşağı inersem konuşurduk. Adam bizim binada yaşadığı için yasaktı bizim eve girip çıkmak. Seyhan Apartmanı, Harbiye'de…
İki kişi geldiler ve dediler ki apartmanda söyleşi yapacağız. Önce alt kata indiler sonra en son bize geldiler. Ve Mahir ilk kattan başlayıp ta yukarıya kadar nasıl izin verdilerse, söyleşi yaptı bizlerle. Bir de kız var yanında.
Yardımcınız var mı? Kaçta gelir, kaçta gider? Biz de o zaman yatılı bir erkek aşçı vardı. Onu söyledik. Ondan sonra, "Kimlerle görüşürsünüz?" falan filan. Böyle konuştular, konuştular, gittiler. Ondan sonra hep beraber geldiler. Başka bir zaman. Yani önden tetkik yaptılar sonra kaçırdılar.
Adam evden çıkarken kaçırdılar, otobüslere koydular. Ondan sonra tabancayla arkasından sıktılar ama otobüs gitti.
Siz anılarınızla birlikte bir dönem anlatısı da yapıyorsunuz kitapta. Kendi değişim dönüşümünüzden de bahsediyorsunuz. Buradan yola çıkarak sizce sanatçı nasıl olmalı? Toplumsal meselelere nasıl yaklaşmalı?
Füsun Erbulak: Sanatçı olmak hakikaten çok keyifli bir şey. Kazandığımız parayla ölçülemeyecek kadar güzel bir şey. Ama bir de sorumluluk meselesi var.
Sanatçı dediğin de artık bir uyarıcı olmalı bir nebze olsun. Yani çok ürkütücü olmasın belki ama dozunda bir uyarıcılık da olsun. Bir fikir vermeli.
Sevinç Erbulak: Öğrencilikten başlayarak şimdiye dek bize söylenir, işte tavrınızı çok belli etmeyin. Nereden baktığınız size kalsın diye. Ben de diyorum ki, nereden baktığımız gayet belli olsun. Kim olduğumuz, neye inandığımız, kimin tarafını tuttuğumuz her konuda böyle olsun. Sadece siyaset üzerinden değil sanatta da öyle olsun, zaten ben sanatla siyasetin çok birbirinden bağımsız iki şey olduğunu düşünmüyorum.
Benim sevdiğim bütün sanatçılar da duruşlarını da sevdiğim sanatçılar aynı zamanda. Yani çok üzücü oluyor öbür türlüsü. Bir eserini çok beğendiğim, denk geliyorum çünkü bazen. Çok beğendiğim bir şey yaratıyor ya da yaratmış yüzyıllar önce ama bir bakıyorsun faşonun tekiymiş yani. Bu kalp kırıcı oluyor. Çünkü mesafeleniyorum. Ya ister istemez bunu ne yaparsam yapayım mesafeleniyorum o insana. Ben sanatçının elbette hümanist olması gerektiğini düşünüyorum.
Bir tavrı ve bir üslubu olması gerektiğini düşünüyorum ve bunun da çok açık bir şekilde eserinde de bedeninde de söyleminde de olması gerektiğini ve buradan da insan yetiştirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ben de şu anda öğretmenliğimde kim olduğumu, ne düşündüğümü, neyin hayalini kurduğumu, beni nelerin üzdüğünü, kimi sevmediğimi söylüyorum. Yani aslında bizleri, seçmediğimiz şeylerin belirlediğini anlatıyorum. Yani seçenekler arasında kiminle görüşmeyi seçmiyorsan, hangi yazarın oyununu oynamayı seçmiyorsan yalıtarak kendini buluyorsun ya onlara da aynı tavrı öneriyorum. Aynı şeyi düşünmek zorunda değiliz. Aynı şeyleri sevmek zorunda değiliz ama lütfen tavrınızda net olun. Karşılığında ne olacak olursa olsun net olun. Duruş iyi bir şeydir. Yani adı bile güzel. Durmak. Evet, durmak yani. Durmak. Orada durduğun için birileri mutlaka seni yerecektir. Yersinler… Duruş iyidir.
Az kişi olmamız haksız olduğumuz anlamına gelmiyor ya da çok kişi olmak haklı olmak anlamına gelmiyor. Çünkü her şey birbirinin içinde ve her şey birbirine bağlı. Biraz öyle bakmak lazım. Beni en çok hayal kırıklığına uğratan sanatçı modeli şey oluyor. Kendi döneminde bile değerlendirdiğimde aslında başka bir seçenek işaretleyecekken ya da hiçbir şey yapmasa bile olacakken güçlünün, çoğunluğun ve hakkaniyetsiz olanın tarafında yer almış. Sadece kıçını kurtarmak için. Şu kıçımızı kurtarmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Kişisel olarak böyle düşünüyorum.
Evrensel'i Takip Et