Nepal’e bir bakış: 'Z kuşağı devrimi'nin sonu nereye varacak?
Kitleler, kendi politik örgütlülüğünü inşa edemediği ve kendilerinin çıkarına olan bir dünya tahayyülü etrafında birleşemediği müddetçe gerçek kurtuluşa erişemezler.
Nepal'de parlamento binalarının ateşe verildiği anlar sosyal medyada paylaşıldı.
Abbas VURAL
Kocaeli
Nepal hükümetinin sosyal medya platformlarına erişim engeli getirmesinin ardından yaşananlar dünyada olduğu gibi Türkiye gençliğinin de tartıştığı konulardan biri oldu. Gençlik yığınlarının öncülük ettiği eylemler sonucunda 51 kişi yaşamını yitirirken, Nepal Başbakanı Sharma Oli ise istifa etti. Eylemcilerin hükümet sarayını ateşe verdiği görüntüler birçok kişinin sosyal medya hesaplarında paylaştığı, milyonların hafızasına kazınan anlar oldu.
Bu gelişmeler Dünya kamuoyunda “Z Kuşağı isyanı” diye tanımlanırken Türkiye’de ise çoğu muhalif genç “Nepal’de bile oluyor ama neden Türkiye’de olmuyor” gibi sorgulamaların içinde buldu kendini. Ancak böyle bir kıyaslama yapmak kendimize de soruda sözü geçen halklara da haksızlık olur. Çünkü burada kendimize sormamız gereken daha büyük bir soru var: Nepal’deki bu çalkantı nasıl sonuçlanacak ve biz bu isyandan ne gibi sonuçlar çıkartmalıyız?
Hükümeti devirdiler, peki ya şimdi?
Öncelikle bu isyanın yalnızca sosyal medyadaki kısıtlamalar üzerine çıkmadığını anlamak, Nepal’de ve bölgede yaşanan çelişkilerin bir sonucu olduğunu kabul etmek gerekir. Sri Lanka ve Bangladeş’in ardından, Nepal halkının son 4 yıl içinde Güney Asya’da hükümet deviren 3. halk olması; Dünya’nın her yerinde olduğu gibi bu bölgede de hayatı üretenler ve yönetenler arasındaki çelişkinin derinleştiğini gösteriyor. Ancak oldukça sınırlı sanayi üretimiyle kapitalizmin ve baskı aygıtlarının yeterince gelişmediği Nepal’de yaşananları Türkiye ile karşılaştırmak da yanlış sonuçlar çıkartmamıza neden oluyor.
Nepal, 2022-23’teki verilere göre halkın %20,27’sinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, kırsal alanlarda bu oranın %24,66 olduğu; eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin yetersiz, temiz içme suyu gibi en temel ihtiyaçlara dair erişimin sınırlı olduğu bir ülke. Her 5 gençten 1’inin işsiz olduğu, bu nedenle de göç veren bir tarım ülkesi aynı zamanda. Hatta yurt dışında çalışan Nepallilerin gönderdiği döviz, ülke GSYİH'inin %25 gibi önemli bir bölümünü oluşturuyor. Son 10 yılda Nepal’i yöneten hükümetler ise bu sorunları çözmek bir yana; işsizliği, yoksulluğu, yolsuzluğu ve eşitsizlikleri giderek derinleştiriyor. Sosyal yardımları kısarak krizin yükünü her burjuva hükümetin yapacağı gibi halkın sırtına yıkmaya çalışıyor.
Nepal halkının yüzleştiği bu gerçeklik karşısında devletin baskı aygıtları da Türkiye’deki kadar güçlü değil. Çünkü Nepal sermaye birikiminin yoğun olmadığı, uluslararası sermayenin çok fazla yatırım yapmadığı bir ülke. Bu durum, Nepal halkının 48 saat gibi çok kısa bir sürede başbakanı istifa ettirebilecek ölçüde isyanları örgütleyebilmesine elverişli bir ortam yarattı. Hâl böyle olunca Çin ve ABD gibi emperyalistler de yaşananları demokrasi yolunda “önemli gelişmeler” olarak tanımlıyor, başbakanın istifasını olumlu bulurken halkı demokrasinin tesisi için seçimlere çağıran açıklamalar yapıyor. Ancak emperyalistlerin bu tutumu, oldukça örgütsüz olan bu isyancılarla uzlaşarak düzen içi muhalefetin iktidarını tesis etmek için. Tıpkı Sri Lanka ve Bangladeş’te gördüğümüz gibi, aynı taktiği Nepal’de izliyoruz.
Örgütsüzlük düzeni yeniden üretiyor
Oysa halkların gerçek bir değişim arzusu olduğu da çok açık. Yoksa neden bu kadar kanlı, şiddetli isyanlara tanık olalım, değil mi? İşte bu noktada, bağımlı kapitalist ülkelerde yaşayan halkların yarattığı toplumsal hareketlerin doğru bir politik program etrafında birleşmemesi ve kendiliğinden bir seyir izlemesi onların kaybettiği nokta oluyor.
Halkın devrimci örgütlerinden yoksun oluşu aşırı sağcı veya gerici hareketlerin yükselişine yol açarken, iktidara gelen çeşitli sol akımlar dahi kemer sıkma programları uyguluyor; isyanlara sebep olan krizlerin faturasını, “çıkarlarını savunduğu” halka ödetmeye devam ediyor. 2008 krizinin ardından yaşanan büyük halk ayaklanmalarının sonucunda iktidar olan Syriza’nın AB dayatması neoliberal saldırıya halkın referandumdaki “hayır” kararına rağmen teslim olması veya Sri Lanka’daki benzer bir halk isyanının ardından iktidar olan Dissanayake’nin başkanlığa geldiğinden beri ülkenin IMF ile olan anlaşmasını devam ettirme taahhüdünde bulunması bunların diğer örneklerinden.
Bu gibi kapitalizmin sınırları dışına çıkmayan sol akımların günün sonunda paramparça olurken yerine gerici ve faşist akımları “alternatif” diye yükseltmesi gerçeğinin altını da bir kez daha çizelim. 2017’den beri Nepal’i yöneten çeşitli sözde “komünist” partilerin halkın yaralarına merhem olamayışı ve “komünist” başbakan Oli’nin istifasının ardından seçilmesi beklenen “Büyük Nepal” milliyetçisi, Hindistan karşıtı ve ABD yanlısı Belandra Şah’ın yükselişi de bu durumun en belirgin örneği.
Nitekim, küresel ölçekte örgütlü şekilde hareket eden burjuvazinin karşısında öfkesini sokağa taşıyan kitleler, kendi politik örgütlülüğünü inşa edemediği ve kendilerinin çıkarına olan bir dünya tahayyülü etrafında birleşemediği müddetçe insanca yaşanabilecek bir ülkeye ve gerçek kurtuluşa erişemezler. Çünkü örgütsüz öfkenin karşısında burjuvazi, devletleriyle ve onun aygıtlarıyla, diğer bir deyişle tüm gücünü kullanarak halkları bastırmaya ve kontrol altına almaya devam ediyor olacak.
Halklar devrimci bir program etrafında birleşmeli
Bu yüzden ne kadar hükümet sarayında havuz partisi yapmaya veya onu yakmaya varan, görenleri heyecanlandıran ve bizi yönetenler için de benzer sonları düşlediğimiz anlar biriktirse de bu hareketler geçici bir rahatlıktan ötesine geçmiyor, bir süre sonra yine siyasal hak ve özgürlükler için, ekonominin gidişatı için o iktidarı karşımıza almak suretiyle mücadele etmek gerekiyor. O noktada ise sözüm ona sosyalist hükümetler yine halkı bastırmaya yöneliyor. Bunu Şili’de de görmüştük.
Nepal’de gelişen hareketin dünyanın diğer bölgelerindeki bağımlı ülkelerde gelişen hareketlerle ortak noktası budur belki de. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Güney Asya’ya hükümetleri devirecek kadar şiddetli bu hareketlerin doğru sonuca ulaşabilmesi, bu halkların yalnızca örgütlenmesiyle değil; doğru bir program etrafında örgütlenmesi ile ilişkili. Bu program da yoksulluğu, adaletsizliği ve tüm eşitsizlikleri yaratan kapitalizmin karşısına onun tek alternatifi olan sosyalizmi, burjuvazinin egemenliğine karşı sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı kurabilecek olan işçi sınıfının egemenliğini koyan sosyalist bir programdır.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et