İzole üretim üsleri ve elektronik kelepçe: "Patron babalar" prangalı çalışma istiyor

Çalışma Sosyoloğu Doç. Dr. Hakan Koçak, “Çalışma kampı ile işçiler ailesiyle, yaşamıyla, kültürüyle her şeyiyle o şirkete ve o çalışma üssüne bağlı bir emekçi haline gelecek” dedi.

18 Mayıs 2020 05:02
Son Güncellenme Tarihi: 20 Mayıs 2020 10:48
Paylaş

Salgın günlerinde, iktidar ve sermayenin ‘Çarklar dönsün’ ısrarı sürerken patron örgütlerinden gelen öneriler ise sömürüyü artırmak üzerine kurulu. Türkiye’nin en büyük patron sendikası Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), bir yazılım şirketi eliyle geliştirdiği ‘MESS-SAFE’ isimli cihaz ve bağlı uygulama ile işçilerin, iş yeri içerisinde attığı adımı dahi takip edecek. İşçilerin boyunlarına takılacak olan cihaz, çevresinde bulunan diğer cihazlar (işçiler) ile aradaki mesafeyi ölçerek fiziki mesafe kurallarına uyulmadığı durumlarda uyarı verecek.

MÜSİAD ise ‘çalışma kampları’ projesini duyurdu. 1000 ailenin ve yaklaşık 4 bin 500 kişinin yaşayabileceği şekilde tasarlanan izole üretim üslerinde hayattan izole üretim gerçekleştirilecek. Üretim alanı gerektiğinde dış dünyaya tamamen kapatılacak, içinde okulu, ibadethanesi, marketi olacak.

Çalışma Sosyoloğu Doç. Dr. Hakan Koçak’a göre söz konusu uygulamalar patronun işçiler üzerinde denetim ve gözetimi artırarak emek sömürüsünü yoğunlaştıracak. Koçak, MESS’in elektronik cihaz projesine ilişkin “Burada ‘sosyal mesafe’ denilse de uzun vadede işçilerin işyerindeki tüm hareketlerini denetleyebilecek bir aparata dönüşme riski çok yüksek” derken, MÜSİAD’ın izole çalışma kamplarına ilişkin, “Hem aileyi, hem kuşakları içine alan tam bir bağımlılık rejimi. Yani her şeyinizle o şirkete ve o çalışma üssüne bağlı bir emekçi haline geleceksiniz” ifadelerini kullandı.

MÜSİAD ve MESS’in projeleri ekseninde emeğe dönük saldırıları Doç. Dr. Hakan Koçak ile konuştuk.

Böyle bir dönemde bu plan ve projeler neye odaklanıyor? Neyi değiştirir, sermaye ne yapmak istiyor?

Salgın bütün dünyayı ve tabii Türkiye’yi etkiledi. Sermaye için en kritik şey meta üretim ve dolaşımının sürmesi. Dolayısıyla da bununla ilgili tüm imkanlarını yoğunlaştırdılar. Hem pandeminin beklenenden uzun olabileceğini hem de bu türden küresel felaketlerin tekrar edebileceğini düşündükleri için dünyanın her yerinde sermaye birtakım çözümler düşünüyor. Ama bunun salt Kovid-19 ile de başlamış olduğunu düşünmemeliyiz. Yeni teknolojik imkanlar, genetik ve dijitaldeki gelişmelerle birlikte epey zamandır farklı biçimlerde arayışlar sürüyor. Birincisi emek gücüne bağlılıktan mümkün olduğunca kurtulabilme hedefi, ikincisi de emek sömürüsünü yoğunlaştırmak. Biraz klişe bir şey var ya, krizi fırsata çevirmek. Sermaye de böyle düşünüyor. Planlanan, düşünülen şeyler AKP iktidarının pandemi krizindeki genel yaklaşımıyla uyum içinde. Bu konudaki resmi açıklamalarda da ilk açıklamalar çarkların dönmesi gerekliliği idi. Dolayısıyla odaklanılan nokta bu. Üretimi kesintisiz olarak sürdürebilmek... İşçilerin salgına yakalanması insani açıdan sermaye için bir sorun değil. Ama üretimin aksaması açısından bir sorun. Artı pandeminin getirdiği diğer sorunlar var.

"KAPILAR BUGÜN SALGINA KARŞI KAPATILACAK, YARIN BAŞKA NEDENLERLE"

MÜSİAD’ın projesi ‘çalışma kampları’nı nasıl okumak gerekir?

MÜSİAD’ın projesi oldukça kapsamlı. MÜSİAD’ın temsil ettiği ‘Anadolu kaplanları’ diye de anılan bir yandan da AKP’nin sınıfsal temelini de oluşturan KOBİ’lerin bu türden zorlu süreçlerden daha az etkilenmesine yönelik bir tür çalışma kampı düzenlemesi.

Bazı kritik noktaları var. Örneğin içinde gümrük bulunması, çok entegre bir sistem olması, gerekli hijyen, temizlik vs. kurallara uyması ve gerektiğinde de tümüyle izole olmuş bir üretim birimi. Ve tabii çalışanların aileleriyle birlikte kalacakları bir çalışma kampı düzeni. Raporda açıkça da belirtiliyor, bu modelin hedeflerinden biri -iktidarın stratejisiyle uyumlu- pandemi sonrasında dünyada oluşacak konjonktürde ihracattan daha büyük pay alabilmek. “Bu türden tesisler aracılığı ile güvenilir, sağlıklı ve ucuz üretim yapıyoruz biz” diyebilecekler. KOBİ’lerin bir arada bulunduğu ve son dönemde çok vurgu yapılan ‘yerli ve milli sermaye’ esprisi ile de uyumlu bütünlüklü bir plan.

Aslında her kriz döneminde sermaye farklı farklı öneriler, modeller getirir. ’80’ler ortası yepyeni modeller olarak Japon yöntemleri -kalite çemberleri, kalite yönetimi vs.- insanların takımlar halinde çalışması, birbirlerini denetlemesi… Bunların modaları da geçebiliyor. MÜSİAD’ın üretim üsleri de MESS’in denetimi de bir yanıyla arkaik uygulamaları da çağrıştırıyor. Kapitalizmin erken dönemleri gibi…

Geçmişte ABD’de şirket kasabaları vardır. Buna literatürde ‘paternalist emek rejimi’ deniliyor. Patronun işçinin ailesi ile birlikte tüm yaşamına hakim olduğu bir emek rejimi… İşçi kasabada yaşıyor, fabrikada çalışıyor, kasabadaki mağaza da işverenin, kilise de işverene bağlı, kasabanın yöneticisi de o. Tümüyle sosyal, siyasal, kültürel, ailevi her anlamda kendisini oraya vakfettiği bir mini dünya, bir ada gibi… Orada amaç işçinin kesintisiz biçimde maksimum verimle çalışması ve tabii dış dünyadan olabildiğince uzak olması...

Şunu da sormak lazım. Bu kadar gelişkin üsler yapan MÜSİAD üyelerinin firmalarının kaçında sendika var? Bu çalışma kamplarında her şey ayrıntılı düşünülmüş. Sendikalar hiç yok. İşçilerin sosyalleşebileceği mekan olarak düşünülen yer öncelikle camii mesela. Aynı zamanda içinde okul düşünülüyor. O okulda okuyacaksınız, fabrikada stajınızı yapacaksınız. Hem aileyi, hem kuşakları içine alan tam bir bağımlılık rejimi. Yani her şeyinizle o şirkete ve o çalışma üssüne bağlı bir emekçi haline geleceksiniz.

Kapıları da gerektiğinde kapatılabilecek. Şimdilik kapıların salgın için kapatılması öngörülüyor. Ama o kapılar başka nedenlerle de kapatılacaktır. Yarın öbür gün bir büyük işçi hareketinin oraya sirayet etmemesi için, sendikacıların, örgütlenmecilerin girmemesi için… Örnekleri görülmüş şeyler.

"BU PROJELER BİR YANIYLA ÇOK ESKİ, BİR YANIYLA ÇOK YENİ"

Paternalist emek rejiminde patron bütün bir yaşam alanına hakim. Hasan Güler’in ‘Patron Baba ve İşçileri’ çalışmasından da biliyoruz ki aslında bu model Türkiye’de de uygulandı. Çan ilçesinde fabrikası olan patron neredeyse ‘Çan’ın sahibi’ konumundaydı. Yani MÜSİAD’ın projesi belirli sınırlarla Çan’da vardı. Bugün bu projenin uygulanabilirliği hakkında ne söylersiniz?

İlki Tekirdağ’da açılmak üzere. Bakanlık ve hükümetin de desteğini alıyorlar. Ben uygulayacaklarını düşünüyorum. Çünkü hükümetin öngörüsü ile de iç içe. Onu da bütünleyen bir şey. Orta vadede ne kadar uygulanır, sorunsuz olarak ne kadar hayata geçirilebilir onu görmek lazım. Tabi aynı zamanda KOBİ’lerin yeni emek rejimi içerisinde konumlandırılmasıyla ilgili de bir proje.

Dünya çapında bir kapanma öngörülüyor. Biraz 1930’ların dünyasına benzetiliyor. Dolayısıyla dünya trendlerine de çok uzak bir proje değil. Zaten “Biz bunu 2013’te düşünmeye başladık” diyorlar. Bu krizle birlikte süreç hızlandı. Trendleri, eğilimleri sermaye iyi okuyor. Ben uygulanıp yaygınlaşabileceğine, öyle bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Başka yapısal sorunlar ya da her zaman sorun çıkarmayacağı düşünülen emeğin çıkarabileceği sorunlar, ayrı ‘sorunlar’, ayrı husus. Çok yakın bir zamanda bu projenin popülerleştirileceğine, reklamının yapılacağını tahmin edebiliyorum.

Bunun da öncülü Organize Sanayi Bölgeleri, Serbest Bölgeler. Yani bir kamp mantığı. İşçileri sosyal hayattan, kentten uzak, kendi içinde tümüyle üretime odaklanmış bir biçimde çalıştırma mantığı. Kökleri çok eskilere dayanan, çalışma kamplarına dayanıyor. Her seferinde yeni modellerle güncellenerek piyasaya sürülüyorlar. Bir yanıyla çok yeniler, bir yanıyla -fikir olarak- çok eskiler. Emek cephesinin de dünyada nasıl bir sermaye yönelimi var, bunun iyi okunması lazım. Hem de emek tarihine de bu gözle bakmamız lazım. Geçmişte verilen mücadeleler ve o mücadelelerden ders çıkarmak anlamında.

"İYİ NİYETLİ GÖRÜNÜR, YENİ GÖZETİM-DENETİM STRATEJİSİNE DÖNÜŞÜR"

Türkiye’nin en büyük patron sendikası olan MESS’in işçiye takmaya çalıştığı elektronik kelepçeyi nasıl yorumlamak gerekir? Öncelikli hedefin fiziki mesafe kurallarını sağlamak olduğu belirtiliyor…

MESS’in yaptığı dijital uygulama da başlangıçta iyi niyetli görünen bir şey. Akıllı kentler, akıllı binalar vb. son dönemde arttı. Cep telefonu herkeste var. Onların üzerindeki sinyallerle izleme, takip ve dijital denetim sistemine de dönüştüğü söyleniyordu. MESS ilk başta iyi niyetli bir adım atmış gibi görünüyor. İşçiler arasında sosyal mesafeyi dijital operasyonlarla sağlamak… İyi niyetli görünen bu tür çözümler çok kısa süre içinde sermaye açısından yeni gözetim-denetim stratejilerine dönüşürler. Nitekim dönüşüyorlar da. Şunu hatırlıyorum, eskiden işçiler sendikalara noter aracılığı ile üye olurken e-devlet sistemine geçildi. O dönemde de çok tartışılmıştır. E-devletin getirdiği müthiş kolaylık vardı. Ama sahadaki sendikacı bir tehlikeye dikkat çekiyordu. “Burada kullanılan kimlik numarasına işverenler el koyup üyelikleri görebilirler, dolayısıyla gizlilik imkanı kalmaz” denildi. O zaman ‘Yok canım olmaz, kim kimlik numarasını ve şifresini verir ki’ denildi ama birçok işçi vermek zorunda kadı. Burada da ‘sosyal mesafe’ denilse de uzun vadede işçilerin işyerindeki tüm hareketlerini denetleyebilecek bir aparata dönüşme riski çok yüksek.

Öte yandan buradaki çelişkiye de dikkat çekmek lazım. Bir yandan sosyal mesafeye bu kadar ‘duyarlı’ olup öte yandan sokağa çıkma yasağına tabi olmaksızın işçileri özel izinlerle çalıştırmak…

"EMEK ÖRGÜTLERİ TARTIŞMALI"

Tüm bunlara baktığımızda, “İşçi ücret karşılığında çalışıyor ve işverenin bu takibi gerçekleştirmeye hakkı vardır” denemez…
İşçiler aynı zamanda birer insanlar ve hakları var. Bu artık neredeyse unutulmaya başlandı. Hiç kimse sürekli olarak gözetlenmek istemez. Yapılan işlerle ilgili yönetmelikler, tebliğler, gerekli talimatlar zaten var. İşçiler bu çerçevede zaten hizmet ve mal üretiyorlar. Denetimin daha fazla artması demek işin yoğunlaştırılması -yani sömürünün yoğunlaştırılması- boyutunu gösterir. Evrensel’de de zaman zaman değiniliyor. Örneğin Ford işçisinin bir süre işe gitmeyip de yaşadığı deneyimi “İnsan olduğumuzu hatırladık. Nefes almakla yaşamak aynı şey değil” ifadesiyle aktarması… Bu Taylorizmin 20. yüzyılın başlarından beri açtığı kapı. İşçinin işverene bir gün içinde sattığı iş gününün her anının değerlendirilmesi. Hiç boşluksuz olarak… İşi yoğunlaştırarak sömürüyü birim zamanda artırmanın yöntemi. Bunun anlamı da emekçinin fiziksel ve ruhsal kapasitesinin daha fazla kullanılması. Dolayısıyla daha fazla yıpranması.

İkincisi de kişisel mahremiyet ve insan hakları ile ilgili. İnsanların bütün yaşamlarına hükmeden, bütün anlarını gözetleyen bir sistem insan hakları açısından sorunlu. Biliyorsunuz buna dair birçok kanun var bir yandan. Bu türden şeyleri üzerinizde taşıdığınız zaman gerçekten iyi niyetle ve sadece şu şu koşullarla kullanılacağına dair bir garanti yok. Nitekim iş mahkemeleri bunlarla ilgili davalarla dolu. Özellikle ofis çalışanlarında kişisel bilgilerin elde edilmesi, kişilerin haberleşme özgürlüğüne müdahale edilmesi… Bu süreçlerin iyi niyetle yürütülmediğine dair sayısız örnek var. Bu da bunun kapısını açabilecektir.

Emek örgütlerinin de bunlar üzerine düşünmesi, tartışması gerektiğini naçizane düşünüyorum. Yeni getirilen uygulamalar sermaye açısından yararlı oluyor. Kamuoyuna da o gözlükle lanse ediliyor. Böyle olunca da alkış alıyor. Bunu deneyimleyen işçiler ne anlama geldiğini biliyor. Tartışarak konuşarak bu konularda erken tutumlar da geliştirmek lazım.

"SALGIN KATALİZÖR OLDU"

“Şu görülüyor ki sermaye emek örgütlerinden daha ileride” diyen Koçak şu ifadeleri kullanıyor: “Sermaye iktidarla bütünleşik ve geleceğe yönelik stratejiler geliştiriyor. Sadece bunlar da değil, emek üzerinde denetim ve gözetimin artacağına dair başka uygulamalar da var. BDDK’nin bankalara yazdığı yazı da bence bu kapsamda önemli. Çağrı merkezi çalışanlarının evden çalışmasına yönelik standartlar belirliyor ve kameralarla çağrı merkezi emekçilerinin denetlenmesine yönelik düzenleme getiriyor. Gerek ofis, gerek imalat işlerinde bu türden emeğin denetim, gözetim altına alındığı, sosyal yaşamın daha bağımlı hale getirildiği bir süreç için bu salgın katalizör oldu. Bu yöndeki arayışları hızlandırdı.” (İstanbul/EVRENSEL)

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Antep’te bir berberin Kovid-19 testi pozitif çıktı, 14 kişi izlemeye alındı

SONRAKİ HABER

Kocaelili aile: Seçim zamanı oy için gelenler, seçim bitince kabuklarına çekiliyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa