02 Aralık 2019 04:38

Irak: Başbakanın istifası düzeni değiştirir mi?

Arap coğrafyasının en hareketli ülkesi Irak'ta sokağın tepkisine dayanamayan Başbakan Adil Abdulmehdi istifasını sundu. Arap basınında ise süreç İran’ın mevzi kaybı olarak değerlendirildi.

Fotoğraf: AA | Kolaj: Evrensel

Paylaş

Ali KARATAŞ
Yusuf ERTAŞ

Ekim ayından beri gösterilerle sarsılan Irak, Arap coğrafyasının en hareketli ülkesi olmaya devam etti. Sokağın tepkisine dayanamayan Başbakan Adil Abdulmehdi istifasını sundu. Arap basınında süreç genellikle İran’ın mevzi kaybı olarak değerlendirildi.

Lübnan’da yayınlanan ve İran ittifakına yakınlığı ile bilinen al Ahbar gazetesi “Irak: İran’ın müttefikleri için bir kayıp” başlıklı makalede hareketin yatışmasının muhtemel olmadığına değinildi. Middle East gazetesi ise gösterilerin Irak halkı bakımından “yarım bir zafer” olduğu yorumuna yer verdi. Haber-yorumda, “Irak başbakanının istifası, Irak’taki etkisinin garantisi olan siyasi sistemin çöküşünü önlemek için çaba sarf eden İran’a bir darbe oldu” değerlendirilmesi yapıldı.

TALEP SADECE BAŞBAKANIN İSTİFASI DEĞİL

Arap dünyasının tanınmış yazarı Abdulbari Atwan, “Irak Başbakanı Sayın Adil Abdulmehdi’nin istifası, halk hareketinin ilk zaferini temsil ediyor. Belki bu istifa, yönetici seçkinler için bir dizi tavizin başlangıcı olabilir. Ancak sokağın yatışması ve protestocuların geri çekilmeleri için yeterli değil” dedi. Atwan beklentinin 1 trilyon dolardan fazla yağmalanan servetin geri gelmesi ve yolsuzluk yapanların yargılanması olduğuna dikkat çekti.

DEVRİMİN MİLLİLEŞMESİ

Al Araby gazetesinden Haydar Sait “Irak’ta rejimin devrilmesini millileştirmek” başlıklı makalesinde ekim ayından beri devam eden halk hareketinin asıl öneminin rejimin 2003’te olduğu gibi yabancı güçler eliyle değil, halkın eliyle değiştirilmesi talebi olduğunu yazdı. Haydar, “Iraklıların çözmeden bırakamayacağı düğüm, Nisan 2003 düğümüdür. O an Irak’ın iradesizliğini belgelendi. O gün yazdığım gibi, “Tiranlık bizim ellerimizle değil yabancı bir askeri güçle düştü” dedi. Bugün sokağa çıkanların yozlaşmış rejimi kendi elleriyle değiştirmek istediği yorumunda bulundu.

Al Kuds al Araby gazetesi ise yayınladığı haberde ekim ayından bu yana en az 418 kişinin öldüğü ve 15 bin kişinin yaralandığını yazdı. Gazete, “Protestocular, başlangıçta hizmetlerin iyileştirilmesini, iş olanağı sağlanmasını ve yolsuzlukla mücadele edilmesini talep ettiler. Daha sonra hükümetin ve yolsuzlukla suçlanan siyasi elit tabakanın devrilmesi protestocuların temel talebi haline geldi” dedi.

Umman’da yayınlanan Oman Daily sitesi, başbakanın istifasının yeterli olmadığı görüşünde. Gazetede yer alan haberde; “Iraklı göstericiler, Başbakan’ın istifasını ikna edici bulmadı ve “yolsuzluğun tüm sembollerinin ortadan kaldırılması konusunda ısrar ederek dün Bağdat’ta ve güney bölgelerinde protesto gösterilerine devam ettiler” denildi.

Arap dünyasında Türkiye uzmanı olarak bilinen Muhammed Nureddin ise TBMM’nin Barış Pınarı ile ilgili aldığı kararı yorumladı.


ADİL ABDULMEHDİ’NİN İSTİFASI IRAK HAREKETİNİ DURDURACAK MI?

Abdulbari ATWAN
Rai al Youm

Irak Başbakanı Sayın Adil Abdulmehdi’nin istifası, halk hareketinin ilk zaferini temsil ediyor. Belki bu istifa, yönetici seçkinler için bir dizi tavizin başlangıcı olabilir. Ancak sokağın yatışması ve protestocuların geri çekilmeleri için yeterli değil. Çünkü esas talep Başbakan’ın istifası değil, bütün yozlaşmış siyasi tabakanın uzaklaştırılması, Bremer Anayasasının Kaldırılması, sosyal adalet getiren kapsamlı reformlar yapılması, mezhepçi kotalar ve tüm krizlerin kaynağı olan Amerikan işgalinin tüm mirasının sökülüp atılmasıdır.

Ekim 2018’de iktidara gelen Abdulmehdi, halkın bir seçimi değildi. İktidar için uygun değildi ve zayıf olduğu ve reform kimliği ile bilinen bir kabilenin veya siyasi bloğun desteğini almadığı için, yozlaşmış bloklar tarafından “kukla” olarak seçildi. “Renksiz, lezzetsiz veya kokusuz” su gibiydi.

Sayın Abdulmehdi, 420 barışçıl protestocunun öldürülmesinin ve 15 bin kişinin yaralanmasının ardından Şii Din Adamı Ali Sistani’nin isteğine uyarak istifa ettiğini söyledi.

Sistani, Abdülmehdi’den istifa etmesini isteme ve kanın akmasını engellemek için genel seçimler için çağrı yapma hakkına sahiptir. Fakat (protestolarda) istenen bundan daha fazlası; tüm yolsuzluk yapanların yargılanması ve 16 yıl boyunca yağmalanan ülkenin servet ve petrol gelirlerinden 1 trilyon doların üzerindeki servetin geri getirilmesi. Mezhepçiliğin ortadan kaldırılması temelinde ulusal birliğin ve devlet kurumlarının güçlendirilmesi, bir sivil devletin inşa edilmesi, ulusal bir kimliğin sağlanması, Irak ordusunun yeniden biçimlendirilmesi ve ABD kuvvetlerinin önderlik ettiği tüm yabancı güçlerin kovulması.

Silahsız göstericilere ateş eden ve katliam yapanlar, adil yargılamadan kaçmamalı. Bu kişilerin başında en büyük sorumluluğu taşıyan Sn. Abdul Mehdi’nin kendisi var.

Sayın Abdulmehdi hükümetinin hareketin taleplerine uygun olarak istifa etmesinin alternatifi Bremer Anayasasını derhal ortadan kaldırılması ve yerine yeni, kapsayıcı ve mezhep dışı bir ulusal anayasanın konulmasıdır. Parlamento seçimleri çağrısı kaçınılmaz olarak isyancı gençliğin kanı ve şehitlerinin ruhları tarafından empoze edilen değişimin durumunu yansıtan güçlerle gelecek. Yolsuzluğun, mezhep kotalarının, Amerikan siyasi sürecinin ve onları ortaya çıkaran aldatıcı demokrasinin tüm sembollerinin temizlenmesi Irak’ı bölgede lider ülke konumuna getirir.


IRAK’TA REJİMİN DEVRİLMESİNİ MİLLİLEŞTİRMEK

Haydar SAIT*
al Araby

Irak’taki Ekim Devrimi, tarihin bir dönüm noktası mı? Bu doğru yoruma ek olarak, bu devrim “kendini gerçekleştirmeyi” isteyen neslin özleminin bir ifadesidir. Ülkesinin tarihine damgasını vurarak sadece olayın değil, aynı zamanda bu tarihteki çok önemli bir sürecin yapımcısıdır. Halkın bu yozlaşmış siyasi sınıfın yükselişindeki sorumluluğu az değil. Ama ulusal kimliği yeniden keşfetmesinde de halkın sorumluluğu mevcut. Böylece devrim, bu ve benzeri düğümleri ele alan bir uzlaşma süreci olarak ilerliyor.

Devrim olağanüstü bir temizleyiciye dönüştü ve elbette böyle düğümler paketi ile karşı karşıya kalacak. Elbette bu düğümler devrimi başlatmadı. Ekim 2019’un başlarında başlayan protesto hareketini, “devletin halka yönelik olan görevlerini yerine getirmedeki başarısızlığına karşı büyük bir itiraz” başlattı. Bu tepki ve diğer pek çok faktör bu sistemin onarılamaz olduğuna dair genel bir inanca dönüşmüştür. Bu nedenle, sistem değiştirilmeli ve bu genel kitle hareketinin hedefi bu olmalıdır. Ancak devrim, onu başlatan nesnel faktörlerden daha ileriye doğru ilerlemeye, hassas ve karmaşık alanlara girmeye ve rejim değişikliği talebi ile cesaretle karşı karşıya gelmeye başladı.

Ekim başında başlayan protesto hareketi bir devrimi gerçekleştiremedi. Lakin protestocular, toplumda var olan siyasi, entelektüel ve kültürel düğümlere ulaştı. Karşı karşıya kaldıkları düğümler sadece protesto edenlerin değil bütün nesillerin ve halkın karşı karşıya kaldıkları sorunlar.

BİZE KORKAK DEMEYİN

Devrimin binlerce olayından birinde bir genç adam bağırdı: “Artık bizimle ilgili bunlar korkaklar demeyin” dedi. Açıkçası, burada ifade edilen “korkak”, politiktir. Rejimi protesto etmekle ilgili korkaklıktır. Aslında, 2009’dan beri Irak’taki protestolar kesilmemiştir. Protesto edenler düzenli iletişim kurdu, biriktirdi ve gelişti. Son gösteriler, geçen on yıl boyunca gerçekleşen gösterilerin tepe noktasını oluşturdu.

Yazarın takdirine göre bu genç adamın bilinçaltında biriken şey, bir insan olarak bilincimiz, yerleşik düzenden korkmak değildir. Güvenlik güçlerine ve milislere verilen yüzlerce şehit, bu kuşağın ve bu gençlerin nadir cesaretinin en canlı kanıtıdır.

2003 DÜĞÜMÜ; TİRANLIĞI YABANCILAR YIKTI

Iraklıların çözmeden bırakamayacağı düğüm, Nisan 2003 düğümüdür.  O an “Irak’ın iradesizliğini belgelendi. O gün yazdığım gibi, “tiranlık bizim ellerimizle değil yabancı bir askeri güçle düştü”. Sekiz yıl sonra, başka Arap ülkelerinde despotik rejimler halkın eliyle düştü. Yönetimin yabancı güçler tarafından düşürülmesi, Irak’ı Arap Devrimleri Kulübü’nden çıkarmış oldu. 

2003’te yaşananlar karmaşık ve düğümlüydü: Yabancı bir askeri işgal gücü milli bir tiranlığını devirdi. Arap aklı bu yapıyla başa çıkamadı. Davanın sadece bir boyutuna bakılıyordu, diğerine değil. Iraklılar onu sadece dış işgal olarak kabul etti. Aynı anda ülkeyi tahrip eden ve yüz binlerce kurbanı öldüren otoriter bir rejimin çöküşü olarak gördü. Ancak geçiş süreci işgalcilerin dışındaki faktörler yüzünden başarısız oldu. “Siyasi geçişi, hizipler arası çatışmaya dönüştürmek ve fikir birliği kuramamak” bunlardan bazıları. Bunlara diğer faktörler eklenebilir örneğin Ocak 2011 sonrası Mısır’da geçişi engelleyen faktörler. Ülkenin sokaklarında dolaşan yabancı bir askeri kuvvet olduğunu dikkate almadan konu otoriter rejimin düşüşü olarak ele alındı.  Böylece, ayaklanma genç adamın belirttiği gibi aslında bu yapıyı ele alıyor; “Bu kez rejim kendi ellerimizle düşecek”. Devrimin şimdi devirmek istediği rejim, 2003 yılının Nisan ayının ürünü olduğundan rejimi devirmek, devrimi millileştirmek olacak.

*Iraklı araştırmacı ve Arap siyaseti dergisinin editörü


SAHİP OLMAYANLAR HAK ETMEYENLERE VERİYOR

Muhammed NUREDDİN
al Halic

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) geçen salı günü Barış Pınarı harekatının hedeflerine ulaşana kadar devam edeceğini ilan etti. Aynı zamanda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Kürtlere, daha doğrusu YPG’ye Suriye ordusuna katılmaları için çağrıda bulundu. İki pozisyon arasındaki ortak payda, uzun zamandan beri “siyasi, askeri ve yasal” deneme alanına dönüşen Suriye’dir.

Türkiye’nin ilan ettiği pozisyon, kendisi ile sınır olan Kuzey Suriye’nin YPG’den temizlenmesidir. Türkiye, uluslararası ilişkilerde emsal teşkil eden iki anlaşmayı bir haftadan kısa bir sürede imzaladı. Bunlardan ilkini ABD, ikincisini ise Rusya ile imzaladı.

17 Ekim’deki Ankara’da imzalanan anlaşma, ABD’nin Başkan Yardımcısı Mike Pence’in başkanlık ettiği delegasyon ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki Türkiye delegasyonu arasında imzalandı. Erdoğan ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin arasındaki anlaşma ise Soçi’de 23 Ekim tarihinde gerçekleşti. İki anlaşma, Türkiye’nin Suriye’de kurmak istediği “güvenli bölge” de dahil olmak üzere Kuzey Suriye’de belirli bir bölgeye odaklandı. Bütün taraflar yaklaşık 120 km uzunluğunda ve 32 km derinliğe sahip Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki alanın doğrudan Türk kontrolünde olacağı konusunda hemfikir. İki anlaşmada da YPG; Ayn el Arab/Kobani bölgesinden Irak sınırına kadar 444 kilometre uzunluğunda ve 32 kilometre derinliğinde olan bölgeyi tahliye ediyor. Aradaki fark Soçi anlaşmasının Türkiye’ye Ankara anlaşmasından daha fazlasını vermiş olması. Anlaşma sağlanan metinde, sınır boyunca 10 km derinlikte ortak Türk-Rus devriyeleri bulunacak. Yani anlaşma Türkiye’ye güvenli bölge dışındaki tüm sınır bölgesinde daimi olmayan bir varlığa sahip olma hakkı verdi. Soru şudur: İki coğrafi alanla ilgili anlaşmalardan hangisi geçerlidir? İki taraf, Amerika ve Rusya aynı anda anlaşmaların doğru bir şekilde uygulanması için referans olabilir mi?

Diğer bir husus ise anlaşmaya varılan tarafların, sınırları dahilinde olmayan, yani Türkiye, Rusya veya Amerika Birleşik Devletleri sınırları içerisinde olmayan bir alanın kaderine karar vermesidir. İki anlaşma da Suriye hükümetinin yasal veya politik konumundan ayrı olarak Suriye devletinin imzasını taşımamaktadır. Durum Filistin’deki Yahudilere yapılan Balfour Deklarasyonu gibi: ““sahip olmayanların hak etmeyenlere verdiği bir vaat”. Ne Filistin Britanya’ya ait, ne de Yahudiler toprağın asıl sahipleri. Suriye ve Suriye’nin kuzeyi Rusya ve ABD’nin mülkü değildir ve üçüncü bir taraf olan Türkiye’ye verme hakkına sahip değillerdir.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Avangart bir stajyer doktorun anıları

SONRAKİ HABER

Cumhurbaşkanlığı seçimleri krizi çözmedi: Cezayir'de halk tekrar sokaklarda

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa