28 Eylül 2019 20:36

Kavalcı Salih

Abdullah Aren Çelik: Kavalcı Salih babamdı. Öldüğünde babasından kalan Xanî’nin kanlı sayfalarıyla Mem û Zîn’ini bana bıraktı.

Mem ve Zîn'in mezarı | Fotoğraf: Gomada / Wikimedia Commons (CC-BY-SA 3.0)

Paylaş

Abdullah Aren ÇELİK

Seyidxanê Boyaxcî’ye

İsmi Salih’ti. Kavalına üflediği nefesi bazen bir yas havası, bazen bir oyun, bazen de kurulan gece sohbetlerinde kendisinin ya da bir dengbêjin içli sesine karışan bir stran olurdu. Kavalı boyundan uzundu, ama kısa boylu oluşu belki de ağaca verdiği can nedeniyle pek dikkat çekmezdi. İnsanlar onu yalnızca Kavalcı Salih adıyla bilir ve öyle de çağırırlardı. Kavalcı Salih her fırsat bulduğunda kavalına üfler, ona eşlik eden notalara söz olur, en sonunda da dimağına yapışan sözcükleri göğe çığırırdı. Her meclisin en fazla hürmet gören insanıydı. Çocuk yaşta eline aldığı kavalı hayatı, sesiyse bir millettin acı hikayelerinin kederi olmuştu. Kulp ve civar köylerin dengbêjleriyle sıklıkla bir araya gelir, ilçe ilçe gezer, kurulan divanlarda söze hürmet, saza kelam olurdu. Nice saz çalanı kavalıyla, neye üfleyeni sesiyle, kurulan sohbetleri hikayeleriyle sustururdu. O kavalıyla, sazı ve sözüyle Kürt hikayelerinin aktarıcısı, kaval çalan bir dengbêjdî.

Hayat her zaman adil değildir, insanın sesini de sözünü de gün gelir elinden alır. Kavalcı Salih’in kaderini yazan, sesini alan ticaret erbabından Hacı Ali oldu. Gerçi bazılarına göre bunun nedeni babasının ani ölümüydü. Kavalcı Salih’in babası da çerçilik yapan bir dengbêjdi. Onun atıyla dünyayı gezdiği söylenirdi. İnsanlar, belki de bu dengbêjin anlattıklarına inanmadıkları için adını Deli İbrahim koymuşlardı. Deli İbrahim at sırtında köy köy gezer; taraktan oyuncağa, bisküviden sabuna, defterden jilete ne bulduysa ve bir de güzel sesiyle hikaye satardı. 1975 yılında mal almak için atıyla Kulp’tan Lice’ye gitmiş, karanlığa kalınca da geceyi orada geçirmişti. İnsanın kaderinin nerede yazıldığı belli olmaz derler ve insan yaşadığı değil, öldüğü yerin yerlisidir.

Deli İbrahim’in kaderi de evinden kilometrelerce uzakta yazılmıştı. Koca ilçe sabaha karşı meydana gelen depremin ardından yerle bir olmuştu. Enkazın altında kalan yaralıları çıkarmak için köylerden Kulp’a, Kulp’tan da Lice’ye insanlar sel olup akmıştı. Babasının Lice’de olduğunu bilen Kavalcı Salih de o insanlar arasındaydı. Yardımsever insanlar sabahın erken saatinde yola çıkmış, 45 kilometre yolu sekiz saat yürüyerek ilçeye varabilmişlerdi. Lice’ye vardıklarında manzara korkunçtu, yakılan ağıtlar göğe ulaşıyordu adeta.

Kavalcı Salih daha önce birkaç kez babasıyla birlikte Lice’ye gitmişti, kaldığı yeri biliyordu bu nedenle. Sekiz saatlik dağ yolu yormuştu onu, yara bere içindeki ayaklarına aldırmadan babasının geceyi geçirdiğini düşündüğü hana gitti, içindeki küçücük umut kırıntısı, gördüklerinden sonra bir anda kayboldu. Enkazın altından tek bir insan bedeni bile sağ çıkarılmıyordu çünkü. Kısacık boyuna ve güçsüz kollarına rağmen çalışmaya başladı. Bir süre sonra babasının cansız bedenine ulaştı. Yaşlı babasının yüzünde garip bir huzur vardı, belki de bunun nedeni ellerinin arasındaki Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’ydi. Kitabın bazı sayfaları yırtılmış, ellerinden akan kan ise sayfalarına bulaşmıştı. Bir anda aklına babasıyla birkaç gün önce konuştukları geldi: “Biz halkımızın kütüphanesi, kitabı, özü ve sözüyüz. Sesimiz ve nefesimiz çıktığı müddetçe kitap kitap okunacağız.”

Kavalcı Salih, babasının başına geçti, ağır gövdesini kucakladı, kurumuş kan lekesine aldırmadan alnının çatından öptü. Babasının yokluğunun anlamını biliyordu. Sesine ses olan, her stran söylediğinde gözü onu kaçamak izleyen babasında olamayacaktı. Kana bulanmış kitabı alıp yaşlı gözlerle baktı, ne zaman babasının elini öpmek istese bu kitaba koşacağını biliyordu.

Aradan yıllar geçti, ancak kavalıyla arz ile arş arasında nice nağmeler döktüren hünermendin sesini o depremden sonra duyan olmadı. Depremden bir gün önce yaşanan hadise nedeniyle bir anda gözden düşmüştü. Buna neden olan, Hacı Ali’nin ahaliye dinlettiği teypti. Artık kimse onu divanlara davet etmiyor, eğlencelerde bile teypten başka bir şey çalmıyordu. Kavalcı Salih babasının ölümünü teybe bağladı. Teybin laneti babasını elinden almış, onun da hayatını sessizliğe gömmüştü. Hacı Ali’nin mucize diye insanlara gösterdiği teyp, sesini, sözünü ve kavalını elinden almıştı.

Kavalcı Salih teybin kasabaya gelişini, yıllar sonra oğluna şu sözlerle anlattı: “Bir sabah kasabaya teyp geldiği haberi yayıldı, bu garip aleti getiren kişi kasabanın girişimcisi Hacı Ali denen ve her telde oynayan bir tüccardı. Herkes gibi, ben de bunun ne olduğunu merak edip görmeye gittim. Aklımda merakımı gidermek kadar, teyp denen şeyi gördükten sonra eğlence isteyen insanlar olursa, onlara kaval çalma isteği de vardı. O gün Hacı Ali’nin dükkanı ana baba günüydü. Adam meraklı insanların dükkanının önüne yığılmasından memnundu. Teybin sağ ve solunda iki hoparlör, orta kısmındaysa kasetçalar vardı. O zamanlar kasabada hürmet gören biriydim, beni şanıma yaraşır bir yere oturttular. Hacı Ali, meraklı insan topluluğunu hince bakışlarla süzüyordu. Belli ki aklında tek bir şey vardı, o da satacağı bu aletten gelecek paralardı. Eline bir kaset aldı, kasetçalara yerleştirip düğmeye bastı. Teypten yükselen ses daha önce bir benzerine rastlamadığım kadar güzeldi. Ses yankılandıkça, ahalide şaşkınlık ve bir o kadar da hayranlık uyandırdı. O gün bana ve benim gibi dengbêjlere artık ihtiyaç olmadığını anladım. Kavalım elimden düştü, sesimi o teybin kör karanlığına teslim edip ayrıldım oradan. Bir daha ne kavalıma üfledim ne de okudum, herkes bunu babamın ölümüne bağladı. Bu doğru değildi, bunun nedeni bana kimsenin ihtiyacının olmamasıydı. Adım o güne kadar Kavalcı Salih iken bir anda Cüce Salih oldu.”

Cüce Salih, Hacı Ali’nin anlattıklarından sonra meydana gelen depremi bir işaret olarak görmüştü. O günden sonra Kavalcı Salih ne bir daha kavalına üfledi ne de büyülü sesiyle divanları susturdu. 1975’ten 2019 yılının temmuz ayına kadar, yani tamı tamına 44 yıl sessiz kaldı. Sesiyle herkesi büyüleyen, Seyidxanê Boyaxcî’nin, “Ölürsem kimse mezarıma gelmesin!” sitemini duyana kadar da bu sessizliği devam etti. Seyidxan ölüm döşeğinde, kendisi gibi yaşlı bir dengbêjdî ve o da terk edilmişti. Ölmeden önce onu ziyaret etmek ve bir kereliğine de olsa sessizliğine son vermekte beis görmedi. Kürtlerin sözlü vakanüvisi için kavalına son kez üfleyip kederli sesiyle Filitê Quto’yu, Zembîfiroşû, Rizganê Nûro’yu, Derwêş û Edûlêyî ve Mirin Hebya Kalbûn stranlarını söyledi. Boyu kavalından kısa adam, sesiyle odayı doldurdukça büyüdü, büyüdü, büyüdü. Kısa bir süreliğine de olsa bir anda halkının ozanı Kavalcı Salih oldu. Kavalcı Salih bu duygu dolu karşılaşmadan kısa bir süre sonra vefat etti. Kefeni avuç kadar, tabutu kutu kadardı.  

Cüce Salih, ya da eski ismiyle Kavalcı Salih babamdı. Öldüğünde babasından kalan Xanî’nin kanlı sayfalarıyla Mem û Zîn’ini bana bıraktı. Öfkeli, kırgın ve kızgındı bir şeylere. Ölüm döşeğindeyken son söyledikleri, Seyidxanê Boyaxcî’nin sözlerinden farklı değildi: “Ölürsem, kimse mezarıma gelmesin!”

ÖNCEKİ HABER

Diyarbakır Kitap Fuarı’nda "İlhan Sami Çomak Şiiri" söyleşisi

SONRAKİ HABER

Ege İnsan Hakları Okulu "Ablukayı Dağıtmak" forumuyla sona erdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa