13 Mayıs 2019 14:02

Majestelerinin muhalefeti: Popülizm

Neoliberalizm maskesinin düşmesi alternatif siyasetleri çağırırken, işçi ve emekçilerin sosyalizm için örgütlenmesi kendiliğinden gerçekleşmez.

Paylaş

İsmail Furkan NARLI

ODTÜ

Avrupa’da popülist partiler her geçen gün güç kazanıyor. Mali sermaye ve tekellerin kendi çıkarları doğrultusunda uyguladığı ekonomik ve sosyal politikalar ve bu politikaların Avrupa işçi ve emekçileri üzerinde yarattığı yıkıcı etki, popülist partilerin bu kesimlerin gözünde bir alternatif olarak görülmesine sebep oluyor. Özellikle 2008 ekonomik krizi ve sonrasında gelen kemer sıkma politikalarının getirdiği yoksullaşma, küçük-orta burjuvazinin tedrici olarak erimesi, mevcut siyasi partilere olan güveni sarsarak bu kesimleri alternatiflere yöneltiyor. Temelde sınıf güç ilişkilerine ve bazı yerel özgünlüklere göre sağ veya sol görünümler alan bu popülist partiler aslında kapitalizmin farklı yüzleridir.

KAPİTALİZM, NEOLİBERALİZM VE POPÜLİZM ÜÇGENİNDE

​1980’lerde başlayan, SSCB’nin dağılması ve işçi hareketinin yenilgiye uğramasıyla hızlanan neoliberal politikaların işçi ve emekçilere refah ve demokrasi vaatleri yaşanan ekonomik krizlerle boşa düştü. Avrupa’nın işçi ve emekçileri, kendilerine vaat edilen refah ve demokrasinin yerine tekellerin politik ve iktisadi alanda saldırganlığıyla karşılaştı. Sonrasında 2008 krizi ve neoliberal dönemin başından beri biriken öfke büyük patlamalara neden olmuştur. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yaşanan grev ve gösteriler yeni mücadele dinamikleri ortaya çıkardı. Fakat, Avrupa’nın en güçlü ekonomilerine sahip bu ülkelerde yükselen hareketlerin hepsi, bir şekilde popülizme yedeklendi.

“Kapitalizmin iç çelişkilerinin, başarısızlığının en yoğun hissedildiği dönemlerde halkın değişim talepleri nasıl soğurulabilir, gerçek sorumlular nasıl gizlenebilir?”, cevap ise Avrupa’daki popülist partilerin söylemlerinde ve politikalarında rahatlıkla bulunabilir. Göçmenleri suçlamak sağ popülist partilerin sıkça başvurduğu bir yöntem. “İşsizsiniz çünkü göçmenler sizin yerinize çalışıyor. Az ücret alıyorsunuz çünkü göçmenler ücretleri aşağı çekiyor.” diyorlar, “kapitalizmin hiç suçu yok, çünkü kapitalizmin alternatifi yok.” Sosyalizm ise 1990’larda çoktan yenilmiş onlara göre. Oysa milyonlarca insan işsiz ve bu insanlar çalışmak istemedikleri için değil, iş bulamadıkları için yoksul bir hayat sürüyorlar. Bu, göçmenlerin suçu değil; kapitalizmin iç çelişkisidir. Popülist siyaset de krizin ve yoksulluğun gerçek sorumlularını gizlemek için halkın öfkesini farazi suçlulara yöneltmekle görevlendirilmiştir. Sağ popülist söylemlerle iktidara gelen Macaristan’da ve Polonya’da işçi ve emekçilerin hangi gerçek sorunları çözülmüştür? Bilakis burjuvazinin desteklediği bu hükümetler, işçi sınıfının kazanılmış haklarını çeşitli bahanelerle ve zorla gasp etmişlerdir. Grevler yasaklanmış, kadınlar üzerindeki baskılar artmış ve gençlik geleceksizleştirilmiştir.

POPÜLİZMİN SOL YÜZÜ

Popülizmin sol yüzü işçi ve emekçilerin tarafında gibi görünür, zaten amaçlanan da budur. Sınıf bilincinin görece yüksek olduğu, işçi sınıfının ileri taleplerinin öne çıktığı ülkelerde, burjuvazi için sosyalizm köprüsünden önceki son çıkış olarak desteklenir. Milliyetçiliğin, göçmen karşıtlığının, azınlık halklara düşmanlığın körüklenip işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarının bu politikalar üzerinden geri alınamayacağı durumlarda, sol popülizm söylemlerini kapitalizmin sınırları dışına çıkmadan, “sosyal adalet” gibi kavramlara başvurur. Sol popülist partiler antikapitalist değildir, kapitalizmin ehlileştirilmesi gerektiğini, herhangi bir devrime ihtiyaç olmadan da ekonomik ve sosyal adalete ulaşılabileceğini savunurlar. Bu vaatlerle Avrupa’da iktidara gelmiş sol popülizm halka krizin yükünden, sosyal kesintilerden, hak gasplarından başka bir şey getirmemiştir. Fakat sorarsanız, işsizliğin, açlığın, evsizliğin olmadığı, bugün bile kapitalist ülkelerde hâlâ tartışılan ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerine herkesin erişilebildiği sosyalizm, kötüdür. Halbuki kapitalizmin aksine, sosyalizm 10 yılda bir krize girmez, krizleri işçi sınıfının omzuna yükleyen ve onların emeğinin üzerinde yükselen bir burjuvazi yoktur. Tüm bunlara rağmen sosyalizmin imkansızlığını savunan, işçi ve emekçilerin birikmiş öfkesini kapitalizm sınırları içinde soğuran sol popülizm aslında halkın değil, burjuvazinin siyasetidir, Lenin’in de dediği gibi “Popülizmin özü, üreticilerin çıkarlarının küçük üreticilerin, küçük burjuvazinin bakış açısıyla savunulmasından ibarettir.”

Yine de belirtmek gerekir, 2008’den beri işçi ve emekçilerin hareketinin yükselmesi ve sonrasında popülizme yedeklenmesi, salt nesnel koşulların sonucu değildir. Neoliberalizmin maskesinin düşmesi alternatif siyasetleri çağırırken, işçi ve emekçilerin sosyalizm mücadelesi için örgütlenmesi kendiliğinden gerçekleşemez. O yüzden, Avrupa, yükselen hareketi örgütlü bir güce çevirerek sosyalizm mücadelesine dönüştürecek partilere ihtiyaç vardır. Günümüzde yaşadığımız süreçte öznel koşulların, yani Avrupa “sosyalist” partilerinin nesnel koşullara yetişememesi durumunda bu eksiklik popülizmin yükselişine kapı aralamaktadır.

ÖNCEKİ HABER

ODTÜ’de derslere boykot, "rektöre veda"

SONRAKİ HABER

EYT’liler 26 Mayıs’ta Yenikapı’da buluşuyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa