16 Şubat 2019 04:54

Dinçer Demirkent: AKP’nin mermiden başka vadedeceği hiçbir şey yok

Eğer domatesi fahiş fiyata satanları iç düşman olarak tanımlamaya başlarsanız, bunun karşılığında “Mermi kaç para?” diye sormak saçma değil artık.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

"Ne diyorlar domates, patlıcan, patates... Ya düşünün be bir merminin fiyatı nedir? Siz hâlâ domates, patates, sivri biber konuşuyorsunuz. Biz mücadeleyi hep kazandık, kazanmaya da devam edeceğiz. Gerekirse tanzim satışları belediyelerin eliyle kurarız. En ucuz fiyata ürünleri getiririz!”

Geçtiğimiz haftanın siyaset gündemini, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyasını başlattığı Sivas’ta sarfettiği bu sözler oluşturdu. Sebze meyve fiyatlarındaki fahiş artışın sebebi olarak gösterdiği “gıda teröristleri”ne karşı mücadele için İstanbul ve Ankara’da açılan tanzim satış merkezlerinin satışa başlamasıyla, tartışma genişledi. Giderek kuvvetlendirilen beka söylemi, “gıda teröristleri”, 2.5 ay için planlandığı açıklanan tanzim satış noktaları ve önlerinde uzayan kuyruklar grup toplantılarının, meydanların, tartışma programlarının ana konusunu teşkil etti.

Binaların, istinat duvarlarının insanların üzerine yıkılması veya yağmur sularının sele dönüşerek kent merkezlerinde önüne ne kattıysa sürüklemeye devam ediyor olması, sayılan başlıklar içinde geçtiğimiz hafta da kendine yer açamadı.

Yerel seçim neden bir beka problemi olarak ele alınıyor?

Ekonomik kriz, büyüyen işsizlik ve yoksulluk, “Biz gerekirse aç kalırız ama açlığımızı bildirmeyiz” söylemiyle etkisizleştirilebilir mi? Ana muhalefet partisi CHP ve muhalefet, domates-mermi kıyaslamasının da eklendiği iktidarın seçim stratejisine karşı, etkili bir siyaset neden geliştiremiyor?..

Siyaset Bilimci, Dr. Dinçer Demirkent’le konuştuk.

Türkiye’de yerel seçim, genel seçim, referandum ayırımının ortadan kalktığını ifade eden Demirkent’e göre, domatesi fahiş fiyata satanlar iç düşman olarak tanımlandıktan sonra, “Mermi kaç para?” diye sormak artık saçma değil.

Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, siyasal temsil konuları üzerine çalışan Demirkent, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'ndeki görevinden 7 Şubat 2017’deki KHK ile ihraç edilmişti. Gazete Duvar yazarlarından Demirkent, geçtiğimiz yıl seçildiği Mülkiyeler Birliği Başkanlığını sürdürüyor.

Ekonomik krizle savaş harcamaları arasında kurulan ilişkiyi ve yerel seçimin neden beka meselesi olarak sunulduğunu daha iyi anlayabilmek için, ‘iktidar bloğu seçimleri nasıl ele alıyor’ sorusuyla başlayalım. Yeni sistemin inşası ve muhalefetin yapılandırılmasında seçimler iktidar bloğu açısından nasıl bir işleve sahip?

Doğrusu, 1 Kasım 2015 seçimlerinden bu yana geçirdiğimiz tüm seçimler, olağan bir demokratik seçim kurumunun klasik ilkelerini barındıran seçim prosedürü örnekleri olmaktan çıktı.

2013 Gezi ayaklanması sonrasında kendini gösterse de asıl olarak 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayan zor süreciyle artık kendini fiili olarak gösteren bir olağanüstülük içerisindeyiz. Zora dayanılarak kazanılan 1 Kasım, diktatörlük sarmalında önemli bir eşiğin geçildiği kritik bir seçim oldu. Bunu sarmal olarak adlandırmamın gerekçesi şu: Erdoğan’ın yarattığı her kriz sadece kendisine yetki devriyle aşılacak bir geçici fiili durum yaratıyor, sonuçta ona yetki veriliyor. 1 Kasım artık bu sarmalın geçiciliğinin de ortadan kalkacağının ilk işareti oldu.

Beka söyleminin de o dönem devreye girdiğini görüyoruz. Çözüm süreci olarak adlandırılan sürecin bitmesinden sonra beka sorunu gündeme geldi. AKP 7 Haziran’daki gibi tek başına iktidarını kaybedecek bir pozisyona düşemezdi. AKP’nin bekasına kendini bağlayan çıkar çevrelerinin bekası da söz konusu olduğundan “içerde ve dışarda yer alan düşmanlar” söylemiyle beka meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu nedenle 1 Kasım’dan itibaren yapılan seçimler değişti ve bunu da açık açık yaptı. 16 Nisan referandumunda 2.5 milyonluk mühürsüz oyu YSK açıkça kanuna aykırı olarak kabul etti. Ardından 24 Haziran seçimleri öncesinde çıkarılan ittifak yasası olarak bildiğimiz yasayla mühürsüz oylar geçerli sayılarak yasalaştırıldı. Sandık kurullarına ilişkin düzenlemeler gizlenmeden yapıldı. Yine, örneğin “Seçim yürütücü bakanlıklar” dediğimiz adalet, içişleri ve ulaştırma bakanlıkları iktidarın seçime müdahalesini engellemek için seçim sürecine girildiğinde tarafsızlaştırılır. 16 Nisan sonrasında bu da kaldırıldı; bu bakanlar artık doğrudan seçim sürecini de yürütecek. Bunlar kimin bakanları? İktidarın ya da Erdoğan’ın bekasını sağlamakla görevlendirilmiş memurlar. Seçilmiş bile değiller hem de, prosedürel olarak bile.

Dolayısıyla -sonradan geri dönülse de- İstanbul’a aday gösterilen TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın ‘istifasına gerek olmadığı’nın söylenmesi, seçimin kurallarının değiştirilmesinde ve bunun normalleştirilmesinde yeni bir aşama olmakla birlikte, şaşırtıcı değil?

Evet. Yıldırım’ın istifa edip etmeme sürecini bir test olarak değerlendirmiştim ve bu testte CHP, AKP’nin açmış olduğu sınavı geçmiş oldu! Çünkü Ekrem İmamoğlu kendi rakibi olan kişiye mealen şunu söyledi, “Bu büyüklerimizin bileceği bir iştir!” Kılıçdaroğlu da “Biz bunu seçimin konusu yapmayacağız” dedi. Baktığınızda evet, Yıldırım’ın bu olağanüstülükte istifa etmemesi çok önemli bir şey olmayabilir, fakat bu sizin seçimlere ilişkin siyasi pozisyonunuz bakımından (tüm muhalefet partileri için söylüyorum) bir şeydir. Bu da alacağınız siyasal tavırla ortaya çıkar. Siz o siyasal tavrı göstermezseniz insanlardaki algı şu olacaktır: “Evet, bir şey değişmeyecek. Seçimlerde verdiğim oyun bir anlamı olup olmayacağını bilmiyorum.”

24 Haziran’dan sonra yaygınlık kazanan bu hissiyatta bir gerileme gözlüyor musunuz?

Hayır, çünkü ittifaklar, aday belirlemeler vs içinde bu, konu bile edilmiyor. Oysa 24 Haziran akşamı Adil Seçim Platformu’nun çalıştırılamamasından sonra insanların sandıklara nasıl taşınacağını düşünmesi gerekiyor muhalefet partilerinin. İnsanlar oylarına sahip çıkmak için sabahtan akşama sandık başlarında kaldılar, heyecanlandılar, umutlandılar, bir şeyleri değiştirebileceklerini düşündüler, güvendiler ama siz sistemi dahi çalıştıramadınız ve hesap vermediniz. Türkiye’deki seçmenler arasında bir araştırma yapalım ve -Ankara ve İstanbul’daki muhalefet oyları fazla bile olsa- iktidarın değiştirilip değiştirilemeyeceğine dair fikrini soralım, bakalım insanlar ne diyecek? Şunu da hatırlatalım, Tayyip Erdoğan, kayyım atanan belediyelere yeniden kayyım atayabileceğini söyledi. Yani seçime girme hakkı olan bir insanın seçildikten sonra görevden alınabileceğini önceden açıkça söyledi. Dolayısıyla bu artık normal bir seçim prosedürü olmaktan çıkmıştır. Eğer olağan bir seçim prosedürü yoksa, siz biçimsel demokrasinin olağan koşulları varmış gibi siyasetinize devam edemezsiniz.

Yani, muhalefet açısından şöyle paradoksal bir tablo söz konusu: Erdoğan seçimleri bir plebisite dönüştürerek meşruiyet ihtiyacını karşılarken, bir yandan da beka söylemiyle iktidardan gitmesinin memleket için tehlikeli olacağı mesajını veriyor. Ancak muhalefet işaret ettiğiniz seçimin kurallarının değiştirilmesini, usulsüzlükleri öne çıkarmayarak iktidarın seçimle değiştirilebileceği inancını diri tutmaya çalışıyor, ama bunun için gerekli siyasal tavrı ortaya koymuyor...

Paradoksal demek, benim açımdan iyimser bir yorum! Elbette bir boyutuyla öyle. Çünkü bir siyasal parti niye kurulur; siyasi iktidara aday olmak için. 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkmış bütün siyasal partilerin hedefi siyasal iktidarı demokratik seçimler yoluyla elde etmektir. -Parlamenter demokrasi dışında konumlanan partileri ayrı bir yerde konumlandırıyorum.- Bugün seçime giren partiler bunu hedefliyorlar mı? Evet. Fakat hedefledikleri şey kendi iktidar oldukları alanları kaybetmemek! Paradoksal kısım burada. Siyasal iktidarı ele geçirmek değil. Örneğin zaten kendisinin olan ve kaybetmesi de pek mümkün olmayan alanları korumak bugün özellikle ana muhalefet partisinin daha çok işine geliyor görünüyor. Eğer böyle değilse, seçim ittifaklarının ve seçime ilişkin siyasal tavrın buna göre ortaya konulması gerekiyor. Ancak pratik tutumlara da bakınca muhafazakar seçmen miti dediğim algı içinde hareket etmeyi sürdürdükleri görülüyor.

Bu mitin dayanağı ne?

Muhafazakar seçmen mitinin dayandığı temel algı şu: Türkiye’de yüzde 65-35 dengesi var olduğu söylenir ve bu denge içinde siyasal iktidarlar belirlenir! Reel olarak baktığımızda sağ ve sol arasında böyle bir bölünme olduğunu söyleyebilirsiniz. Nasıl söylersiniz? Seçim sonuçlarına bakarsınız, sağ partilerin yüzde 65’e yakın oy aldığı, sol, sosyal demokrat partilerin de yüzde 35’e yakın oy aldığını görürsünüz. Ancak özellikle sosyal demokrat partiler bundan sağ politikalar izlemeyi ve sağ adaylar çıkarmayı çıkardılar. Yani sorunsalı değiştirecek bir politika izlemiyorsunuz. Seçmen kitlesine daha iyi bir ülke, daha nitelikli bir eğitim, baskı görmeyeceği nitelikli bir yaşam, sağlıklı koşullarda çalışabileceği bir iş, nitelikli bir sağlık hizmeti vs vadedemiyorsunuz. Dolayısıyla muhalefete baktığımızda bu kadar olağanüstülük içinde sanki olağan bir dönemmiş gibi davranıldığını görüyoruz. Bu da bir strateji elbette muhalefet açısından. Fakat bu stratejinin siyasal bir karşılığı olmadığını geride kalan 7 seçimde gördüler! Siyaset dediğimiz şey yaşanan sorunlara adapte olmak mıdır, yoksa sorunsalı değiştirmek midir? Sorunsal haline getirip, düşünüp, bunu değiştirmeye çalışırsanız gerçek anlamda siyaset icra ediyorsunuz anlamına gelir.

"DEĞİŞİM ‘HUZUR’ SLOGANINDAN DEĞİL TALEPLERİN POLİTİKLEŞTİRİLMESİNDEN GEÇİYOR"

Ana muhalefet partisi umduğu sonucu elde etmemesine karşın 7 seçimdir neden muhafazakar seçmen miti dengesi içinde hareket etmeyi sürdürüyor? Ve AKP stratejisine karşı anlamlı bir siyaset geliştirme bir yana, örneğin ‘terörle yan yana gösterilmek’ten çekinerek iktidarın çizdiği sınırlar dışına çıkmamaya özen gösteriyor?

“Böyle yaparsam Erdoğan bana ne der” tutumu, açıkçası bugünü düşünen ve yarına ilişkin bir dönüştürme perspektifi, sosyalleştirme, hukukileştirme, politikleştirme perspektifi olmayan bir siyasal anlayış sonucu gelişiyor.

Sağ aday ve söylemle sağa seslenme stratejisi, CHP’deki istatistikçi sosyoloji ekolün ürettiği bir strateji. Bu bağlamda, dokunulmazlıkların CHP oylarıyla kaldırılması da çok kritik bir eşikti. Farklı tavırlar alınabilseydi bugün başka durumda olabilirdik ve bugün gerçek yerel seçim konuşuyor olabilirdik.

Evet, Türkiye’de bir olağanüstülük var, bu olağanüstülüğü değiştirecek şey CHP’nin Ankara adayı Mansur Yavaş’ın kullandığı “huzur” sloganı değil. Onu sağlayacak olan Türkiye’nin demokratik kanallarının açılması, demokratik kamuoyunun oluşması için medyanın, gazetecilerin, seçimlerin güvenliğinin sağlanması, adayların demokratik biçimde adilce yarışabilmelerinin sağlanması gibi güvencelerden geçiyor. Bunların talep edilmesi, bu taleplerin politikleştirilmesi, bu politikleştirmenin adım adım hayata geçirilmesinden geçiyor ve elbette bu sırada bir siyasal programın da yayılması, halk kesimlerinin akıllarına yeni bir ülke imgesinin yerleşmesi...

"ERDOĞAN HALKA 'BANA OY VERMEZSEN SEN DE, ÜLKE DE OLMAYACAK' DİYOR"

Beyannameler açıklandı, seçim kampanyaları başladı ama kent sorunları değil yerel seçimin beka problemi olup olmadığı tartışılıyor. Buna son haftada tanzim satış noktaları ve domates-mermi fiyatı karşılaştırması eklendi. Sebze meyve fiyatlarındaki artış eleştirilerine mermi fiyatıyla karşılık verilmesini nasıl değerlendirirsiniz? Bu söylemin içerdiği mesaj ne?

Ben bir soru sorayım; siz gazeteci olduğunuz, ben de siyaset bilimci olduğum için CHP’nin seçim bildirgesinden haberimiz var. Fakat CHP’nin seçim bildirgesi seçmenin umurunda mı sizce? Ya da Erdoğan’ın “Artık yatay mimariye geçiyoruz” sözlerini insanlar önemsiyor mu? Erdoğan’ın bir stratejisi var, kendi iktidarının bekasıyla ülkenin bekasını birleştirmeye dayanan, halk nezdinde güçsüz de olmayan bir söylemden bahsediyoruz ve o söylem çerçevesinde seçimlerin bir anlamı var.

Erdoğan seçim kampanyasını başlattığı Sivas’ta ne anlattı? Domates fiyatlarının teröristlerce belirlendiğini! Bu anlamsız gelen cümleler o kadar etkili sonuçlar doğuran bir söylemsel inşanın parçası ki. Eğer domatesi fahiş fiyata satanları iç düşman olarak tanımlamaya başlarsanız, bunun karşılığında “Mermi kaç para?” diye sormak saçma değil artık.

Dolayısıyla, mermi ve domates fiyatının aynı söylem içinde karşılaştırılmasının ciddi bir anlamı var. “Bizim milletimiz aç kalır ama Mehmetçiğine, iktidarına, ülkesinin bekasına sahip çıkar!” Bu söylem iki şeyi gösterir, artık AKP’nin Türkiye halklarına o mermiden başka vadedeceği hiçbir şey yok. Domates de vadedemiyor.

Ekonomik krizin ağırlaşması, işsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi, Suriye siyasetinde manevra alanının daralması, gerek AKP gerek MHP içinde aday belirleme üzerinden yaşanan huzursuzluklar, Cumhur İttifakı’nı genişletme çabaları... Tablo böyleyken domates de vadedememek rıza üretimini güçleştirmez mi?

Tespitiniz doğru, Erdoğan belki de en güçsüz döneminde. O nedenle bu kadar yoğun zora yükleniyor ve siyasal söylemini buradan kuruyor. Erdoğan esas olarak halka şunu soruyor; “Bana oy verecek misin, vermeyecek misin? Vermezsen sen de, ülke de olmayacak!” Beka budur, sürmeyecek diyor yani! “Sen hayatını sürdüremeyeceksin, ülke iç ve dış düşmanların dövüş alanına terk edilecek. Bunu bir tek ben engelleyebilirim!” Aynı sarmal ama artık kalıcı olarak istiyor bunu. Dolayısıyla seçime karşı izlenen tavır iktidar bloğunda veya Erdoğan’da çok net. İnsanların geleceksizlik, iş, ekmek, çocuklarının eğitimi dertlerinin karşılığında Erdoğan tarafından sunulan şeyin ne olduğunu görüyorsunuz. Sorun, sizin ne sunacağınız? Bu seçimlerin siyasal karşılığı ancak böyle çıkabilir. Erdoğan’ın stratejisine karşı anlamlı, yeni ve güçlü bir siyaset geliştirebilecek misiniz?

"SİYASETSİZLEŞİRSENİZ MERMİ LAFI EDİLDİĞİNDE SAVAŞ POLİTİKASINI ELEŞTİREMEZ HALE GELİRSİNİZ"

Erdoğan’ın beka veya ‘gıda teröristleri’ söylemindeki asıl hedef neresi?  Tabandaki çözülmeleri engellemek mi, muhalefeti paralize etmek mi?

Erdoğan, burjuva siyasetin temel ilkelerinden biri olan ayrıştırma ve birleştirme siyasetini her zaman birlikte uyguladı. Yani evet, kendi seçmenini konsolide etme arzusu bu söylemin temel parçalarından biri fakat muhalefeti paralize etme işlevi de çok önemli. Çünkü bu söylemi kurduğunuzda muhalefet şuna bakıyorsa, -ki buna baktığını defalarca gösterdi-, “ben bu seçmenden oy alacağım, bu seçmen 100 taneyse 8’inden oy alabilirim, o 8’inden oy alırsam da şuradaki matematiği değiştirebilirim” hesabıyla bakarsa, yani muhafazakar seçmen mitine takılı kalırsa, Erdoğan’ın söylemi üzerine kendi siyasetini tanımlamaya devam ediyor demektir. Dolayısıyla siyasetsizleşmiş ve paralize olmuş hale gelir. Mermi lafı edildiğinden itibaren siz savaş politikasını eleştiremez hale gelirsiniz mesela. Fakat 100’ünde gözünüz olsa, o 100 kişiye “Ben size savaş vadetmiyorum” diyebilirsiniz örneğin. Ben size mermi değil, nitelikli bir eğitim, barış, nitelikli bir hayat, nitelikli sağlık, çalışma koşulları vadediyorum diyebilirsiniz.

"ERDOĞAN’IN YAPTIĞI MUHALEFET TEKLİK STRATEJİSİNE UYGUN BİR MUHALEFET"

Erdoğan’ın, partisinin yerel seçim manifestosunu açıklarken başvurduğu ‘kendine muhalefet etme’ taktiğini nasıl değerlendirirsiniz? Bu söylem, yaptıklarının veya yapmadıklarının yol açtığı sorunları üstlenmeme, iç ve dış düşmanlar olarak açıklama stratejisiyle uyumsuzluk teşkil etmiyor mu?

Bunun uzun zamandır izlenen çok önemli bir strateji ve şu anki söylemsel inşanın önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bakın, çok uzun zamandır Erdoğan kendini herkesten yalıtmış durumda. Kendini tek olarak konumlandırıyor. Çok uzun zamandır muhalefetle yan yana gelmiyor, ekranlara asla böyle çıkmıyor. Asla kendisine herhangi bir muhatabın olacağını düşünmüyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın yaptığı muhalefet bu teklik stratejisine uygun bir muhalefet. Kendisini kamuoyu önünde tartışabilir hale getirebilecek herhangi bir şeyden muntazaman kaçıyor. Kendisi tartışılabilir olmaktan çıkınca, gördüğü sorunları kendisi tartışıyor. Yaşanan bazı sorunları kabul etmek zorunda kalıp, “Ya yanlış yaptık ama artık yapmayacağız!” söylemini özenle ve büyük bir çabayla inşa etti. Bu öncesinde de dozaj dozaj vardı. İstanbul ve Uzungöl için “Biz bu kente/doğaya ihanet ettik” demişti hatırlarsak. Bunu yapıyor çünkü kendisine alternatif bir siyasal konuma asla tahammülü yok.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsünde kafe yangını

SONRAKİ HABER

Evrensel 25 yaşında: Gerçeklerden vazgeçmeyeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa