18 Ocak 2019 03:27
Son Güncellenme Tarihi: 18 Ocak 2019 11:56

Metropolün kestirme hikayesi: Arabesk!

Oya Yağcı, arabeskin sinema diline yansımalarını yazdı: "Polisiye, gerilim, korku ve mistisizm, kalpsiz metropolün yeni malzemesidir"

Metropolün kestirme hikayesi: Arabesk!

İtirazım Var filmi basın bülteni

Paylaş

Oya YAĞCI

Türkiye sinemasında arabesk ya da arabeskleşme olgusu, popüler kültürün yeniden üretimci işlevi kapsamında ele alınabilir. Toplumsal tarihte fay hattı olarak sürekliliğini koruyan kapitalist modernizasyonun form değiştiren ve dönemselleştirilmesi zorunlu gelişimi, sinema tarihinde de karşılığını bulan süreklilik ve kopuş diyalektiğinde kavranmalıdır. Bu nedenle arabeskleşmeyi ikili bir süreç olarak değerlendirme gereği düşünülebilir. Kentleşme ve göç olgusunun (1960’lar ve gecekondu olgusu) derinleştirdiği kültürel kriz karşısında bir savunma ve diğer yandan tam da krizin kaynağında yatan yabancılaşma-kaçış formu olarak arabesk… Bu yönüyle 1950-1960’ların melodram üretimi ile şekillenen Türkiye sineması, melodramı ve arabeski her zaman yapısında barındırmıştır. Fon değişse de bu iki belirgin form her zaman beslenecek kaynak bulmuştur. Bunun nedeni ekonomi politiğin daralttığı toplumsal alan ve kültürün yeniden üretimci, yabancılaştırıcı işlevselliğinde aranmalıdır.

TOPLUMSAL DARALMANIN TÜRLÜ HALLERİ

Arabesk öncelikle müzik piyasasında varlık gösteren bir tür olsa da, sinemadaki varlığı arabesk şarkılar için çekilen filmlerin yanı sıra, milliyetçi, İslamcı içeriklerle de filizlenmiştir. Sinemanın 1960 ve 1970’li yılları bu açıdan bir eşik olarak anılmayı hak eder: Sinema özerkleşirken bir yandan da popüler kültür ve toplumsal maneviyat iklimine en hızlı su taşıyan sektör niteliği kazanmaya başlar. Ancak ’70’lerin toplumcu karakteri yine 1950’lerden beri varlığını sürdüren, ’70’lerin başında serpilmeye ve kent kimliğinde yerini talep etmeye başlayan arabeskle birlikte düşünüldüğünde bugüne göre naif içeriğinin geleceğe dair pozitif bir ufka sahip olduğu ileri sürülebilir. ’80’ler bu naifliği ve her türden toplumsal ufku cezalandıran ve toplumsal dinamiğin aksını tümüyle pazar-tüketim ağı yönünde değiştiren radikal bir kavşak olmuştur.

Sinemanın gelişiminde önemli çelişkiler yaratan baskın ataerkillik, kentlileşememe ve kırsalın defansif geleneği ile kentin öğütücü değişim hızı arasında sıkışan insan, ’90’ların kentinde politikadan azade bir içe kapanışın temalaşma aracıdır. Sanat sinemasının özerkleşmeye başladığı ve auteurlüğün biçimlendiği ’90’lar ve 2000’li yıllar, bir yandan popüler kültürün büyük duygusal boşalım alanına dönerken diğer yandan da estetik üzerine düşünmenin yeni ve daha çelişkili biçimlerini üretmiştir. Batılı anlamda bir türlü “kent” olamayan bina yığınlarının metropole dönüşme sancılarının yaşandığı kavşakta mekanın yeniden düzenlenmesi başlı başına bir tema haline gelirken, yoksulları, hiçliğe havale edilenleri ve onların şiddetli dünyasını yansıtan filmler, metropolü tüketimlik ama verimli bir malzeme, hem dekor hem hikaye garantisi olarak anlatının merkezine koymuşlardır. Ahh! İstanbul! (diziydi değil mi?)

ARABESK NEREDE KONUMLANIR?

Arabeski, ’70’lerdeki şarkı filmleri ve ’80’leri de kapsayan video kayıtlardan farklı daha genel bir çerçeveye oturtmak mümkündür. Arabesk öncelikle yazıyla bağ kuramayan, sözünü de bir karşı duruş ve eleştiriye dönüştüremeyen bir duygulanım dünyasıdır bana göre. Ortaklığı durumlardan ziyade duygularda arayan ve zalim ile mazlum ikiliğinin ötesinde bir çelişkiye ulaşamayan, içlenme kültürüdür. Bu nedenle konjonktürden beslenir ve sinemanın melodramatik yapısına da uygundur. Zalim ile mazlumun çelişkisi çatışmaya dönmez, söze dökülür. Tarihte kaydı yoktur. Modern göçerlerin kestirmeci sözüdür arabesk ve mesafesizliğe batmışlığın... Tüketicisinin sahip olamadığının telafisini sunan bir form. Folklorun yokluğunda ve geleneğin sessizliğinde tüketilmek için dolaşıma sokulan, aynılığı ve tekrardaki inadı sayesinde tutunandır.

NİHAİ OLARAK KATLANMA ESTETİĞİDİR

Bir isyan ve yurtsuzluğa direnme gibi görünse de nihai olarak katlanma estetiğidir ve Batı’nın burjuva devrimi sonrası kültürel üretiminde tarihsel bir form olarak belirginleşen ve bugün de varlığını (Hollywood) koruyan “boş biçim” estetiğinin Türkiye’deki muadilidir. Sinema için Yeşilçam melodramları ile üretilen “boş biçim” oldukça geniş bir yelpazede işlev görür: Maneviyatçı dilin toplumsalı örttüğü köysüzleşen ama kentleşemeyen bir ülkede iyi ve kötü, milli olan ve yabancı, iman sahibi ve inancın ötekisi için hazır kodlar üretir. Arabesk bu dünyanın yeniden üretimini sağlayan ikincil formdur. Ancak seçkinci-aydınlanmacı-seküler (aslında laisist) kentsel dünyanın imtiyazlarla örülmüş dokusuna uymayan, yabancılığını gündeliğin içinde sezen, (Göçerin anlamlandıramadığı) yersiz yurtsuzluğuna ses veren melez bir türdür. Bir diğer yönüyle de modernizasyonun dışarıda bıraktığının, geri dönüşüdür. Ancak bastırılan da geri dönen de nesnel tarihin ayak izini yüzünde taşır.

“Modernizm ve şeyleştirme geç kapitalizmin çelişkili iç mantığını ve dinamiklerini ifade eden aynı uçsuz bucaksız sürecin parçalarıdır” (2011:39)  diyor Frederic Jameson. 1980’lerin postmodern olarak adlandırılan neoliberal atağı Jameson’a göre modernitenin tekerrürüdür ve asıl olarak kent ve arsa spekülasyonunda şekillenen, kültürün malileştiği ve imalatın-üretimin izlerinin silindiği ve anlamın da spekülatifleştiği bir dönemdir. Zamansal kategorilerin silinerek mekansallığın baskın hale geldiği bu dönemi derinlik kaybı ve pastişle nitelendiren Jameson’a göre nostalji de tarihselliğin yerini alan bir boş biçim olarak dönemin kültür tüketiminin temel formlarından biridir. Modernitenin tekerrürü gündeliğin içinde anlamlandırılamayan yeni durumlar ve temsil krizini gündeme getirmektedir. Arabesk, gündelik yaşamın adlandırılamayan ve anlamlandırılamayan, bireyi aşan ve belirsizlik ortasında savunmasız bırakan metropolün gaipten gelen sesidir. Tanımlı, öngörülebilir ve akılcı olanın dışına sızandır. Görünmez olanın, değersizleşenin dilidir ve şimdide kalakalandır.

İÇERİĞİ ÇALINAN TOPLUMUN İÇSİZLEŞMESİ

Maneviyat diline aktarılan politik yalanlar, kültürel temelsizlikle eklemlendiğinde ortaya çıkan sonuç arabesktir. Birinci tekil şahıs, en çok yüceltildiği neoliberal dünyada parça pinçik edilirken, bu dağılmanın telafisini, ‘ben’in yitirilmişliğini en çok vurgulayan arabeskte bulmak anlaşılır bir durumdur. Neoliberal sistemde kazanma şansının olmadığını fark etmenin getirdiği aşırı içe kapanmadır yeni arabesk, nesnel dünyadan kaçış ve giderek olgusallığı gerçeklik katına yükselten bir kayıtsızlık. Komplo teorilerini ve AVM kayıtsızlığını birlikte barındırır 2000’lerin metropolünde.

’90’ların gizleyemediği saf şiddet, 2000’lerde saklanma gereği dahi duymadan mutlaklık mertebesine soyunurken, felsefesiz kötülüğün sırıtkanlığı yeni sinema dili olarak da kabul görmüştür. Kolektife dair ufkun olumsuzlanması ve varolanın tüm çarpıklığıyla alternatifsizliğe bahane edilmesi, bencil ve tüketimci, kindar ve kumpasçı birinci tekilin vahşi ve bencil hikayesine zemin sunmuştur. Toplum bir labirent, çözülemeyen bir gizem ve şimdiye hapsolmuş bir yabancılık olarak bağlam dışı bırakılmıştır. Polisiye, gerilim, korku ve mistisizm, kalpsiz metropolün yeni malzemesidir. Sinemada yeni arabesk en iyi temsilini Zeki Demirkubuz, Serdar Akar ve Onur Ünlü’de bulur. Sıradan insanın hikayesinin yüceltilmesi de stratejiktir: Nesnel toplumsal dünyadan soyutlanan marjinalliği içinde hem politik olandan uzak durmanın bahanesidir hem de günah çıkarmaya hizmet eder. Sıradanın şiddeti ve insan doğasındaki kötülük eski Hobbes’çu hikayedir ve kayıtsız metropolün tükenen hikayesine bulunabilecek en atarlı çözümdür. Kötülüğü doğallaştırmak, mistiğe kaçmak ya da toplumsala dair bir bağın kurulamadığı yerde, anlamın sınırlarını zorlayacak atraksiyonlu hikayelerin peşine düşmek; komplo teorileri, tarihsel kahramanlık hikayeleri, Anadolu mistisizmi vb. Liste uzar gider.

MEVCUT MALZEMEYİ MARJİNALLEŞTİREREK TÜKETMEK

Tüm bu hikayesizliği arabeskleşme olarak görmek aşırı bir yorum da olabilir. AVM sineması, belki de ağlayamayan yeni metropolün korku ve sırıtma dışında bir tepki veremeyişinin ürünüdür. Gecekondulaşma / apartmanlaşmanın TOKİ’leşme / siteleşmeye ulaştığı noktada gettolaşmış yaşamların içe kapanmış, şiddeti ve kayıtsızlığı olağanlaştıran anlatımı sinemada yeni bir dil yaratmak değil, mevcut malzemeyi marjinalleştirerek tüketmektir. Küçük burjuva konformizmi içinde acının filminden, acı çekmeyecek denli kendine kapanmış, egoist, yeni taşralaşmış metropol labirentine geçiş… Görünmez olanın isyanından, kendini görünmez kılan, umursamayan tekinsizin hikayesine, tepkisizliğin nefes aldırmayan gerçekliği... Bizim büyük kaçışımız...

BİTTİ.

ÖNCEKİ HABER

Mersin'de belediye başkan adayları kim, önceki seçimlerde ne olmuştu?

SONRAKİ HABER

Nijerya'da devlet başkanlığı seçimi 23 Şubat'a ertelendi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa