08 Aralık 2018 05:54
Son Düzenlenme Tarihi: 08 Aralık 2018 07:05

Avrupa'nın Gündemi: Fransa’da yelekler elden ele!

Sarı Yelekliler'in eylemleri, BM göç antlaşması ve Brexit sonrası May'in durumu Avrupa'nın öne çıkan gündemleri oldu.

Avrupa'nın Gündemi: Fransa’da yelekler elden ele!

Fotoğraf: Elyxandro Cegarr/AA

Paylaş

Fransa’da 17 Kasım’dan bu yana mücadele eden ‘Sarı Yelekliler’in başlattıkları hareket büyüyerek ilerliyor. İlk başlarda kesinlikle geri adım atmayacağını ilan eden Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve hükümeti, öfkenin patlamasına neden olan ve 1 Ocak’tan itibaren yürürlüğe girecek yakıt vergilerini iptal etti. Fakat bu geri adım öfkelerinin dinmesine yol açmadığı gibi öğrenciler, köylüler, toplu taşıma çalışanları ve öğretmen sendikaları da kendi talepleriyle mücadele çağrısında bulundular. Hafta içinde 200’e yakın lisede dersler boykot edildi, üniversitede hareketlenmeler başladı, pazar akşamından itibaren kamyon şoförleri grev çağrısında bulundular, hafta başından itibaren köylü sendikaları da eylem çağrısı yaptılar . Öte yandan ülkenin en büyük sendika konfederasyonu CGT (Genel İş Konfederasyonu) da 14 Aralık günü için “büyük eylem günü” çağrısında bulundu.

BM’NİN GÖÇ ANTLAŞMASI KİMİN İÇİN?

Öte yandan Avrupa’nın bir diğer gündemi Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tüm dünya ülkeleri için bağlayıcı olmak koşuluyla hazırlanan Göç Antlaşması’ydı. 10-11 Aralık’ta Fas’ın Marakeş şehrinde imzalanacak anlaşma ile ilgili Almanya’da internet yayını yapan NrhZ gazetesinde yayımlanan bir makalede, antlaşmanın sadece banka ve tekellere hizmet ettiği belirtiliyor.

İNGİLTERE’DE MAY’İN BREXIT ÇIKMAZI

İngiltere’de geçtiğimiz hafta, Başbakan Theresa May için tarihi yenilgilerle geçti. Avam Kamarasında yapılan oylama sonrası, hükümetin Brexit konusundaki yasal tavsiyeyi yayımlamaması nedeniyle “uygunsuz” davrandığı sonucu çıktı. AB ile ilgili yapılan anlaşmayı milletvekillerine kabul ettirebilmek için May’in 11 Aralık’a kadar zamanı var. Ama oylamayı kaybedeceği ve hükümetin daha derin bir çıkmazın içine gireceği tahmin ediliyor.


HIRSIZLAR ÇALDIĞINIZ PARAYI GERİ VERİN!

Bugünün baldırı çıplakları, yoksulluk sınırının altında yaşayan 9 milyon Fransız, 6 milyon işsiz, yoksullaşan emekliler, çifte sömürülen ve düşük ücret alan kadınlar, ekranları patlattılar… Artık yeter, sizi hırsızlar sizi!

Jean ORTIZ
Humanite

O kadar dik duruyorlardı ki, CAC40’ın (Fransa’nın en büyük 40 şirketi) hizmetine verdikleri bunca çabadan öyle gurur duyuyorlardı ki, onlar Sayın Macron ve (Başbakan) Philippe, hani şu “yürütme çifti” var ya, sokakları ve kavşakları işgal eden ve “yeter artık” diye haykıranları izliyor ve hiçbir şeyin kendilerine geri adım attıramayacağını düşünüyorlardı. Bugünün baldırı çıplakları, yoksulluk sınırının altında yaşayan 9 milyon Fransız, 6 milyon işsiz, yoksullaşan emekliler, çifte sömürülen ve düşük ücret alan kadınlar, ekranları patlattılar… Artık yeter, sizi hırsızlar sizi!

Ve sözde zenginliklerin herkese doğru aktığı bu ülkede Cumhurbaşkanı (Macron) kepçeyle en zenginlere milyarlar veriyor, toplumunun yüzde 1 için vergi muafiyetini arttırma cüretini gösterebiliyor. 40 yıldır “alttaki Fransa”, para dolu bir okyanusta, ancak ağzı sulanıp duruyor. Şu çınlayan ve çarpıcı milyarlar gözlerinin önünden geçiyor… Onlar ki tüm bu zenginlikleri yaratanlardır...

Dolayısıyla onlar açısından ana sorunun alım gücü, askeri ücret, sosyal hak ve kamu hizmeti olmasında şaşıracak hiçbir şey yok. Alım gücü konusunda, üç haftadır süren öfke ve fedakarlığa rağmen hiçbir somut ve kalıcı adım atılmadı (Böyle davranılırsa hareketin devam etmesinde şaşacak bir şey yoktur). Fakat büyük servetler üzerindeki vergi şu “bahtiyar ülke”ki görüntüyü bozuyordu… Jupiter*, 4.5 milyar avro getiriyordu. Bu vergiyi dostlarımız ve yardımsever zenginlere ödetmek hiç iyi değildi tabii ki. Tam tersine onları piyazlamak, daha fazla zenginleştirmek ve karınlarını tıka basa şişirmek lazımdı, böylelikle halk için birkaç kırıntı kusabilirlerdi. Onlar açısından bu geleneksel mide ağrısından başka bir şey değildi. Fakat milyonlarca işçi ve işsiz açısından ise bu yaşam mücadelesidir.

Oligarşiye doğru yönlendirilen bu milyarlar, gasp ve hırsızlıktır. Çaldığınız paralarımızı geri verin, sizi hırsızlar. Parayı geri verin!

KİMİNLE DALGE GEÇİYORSUN SEN!

Seçeneksizlikten cumhurbaşkanı olan, finans sektörünün eski bankacısı (Seçimlerin ilk turunda seçmenin sadece yüzde 18’inin oyuna almıştı), birkaç dakika bile zahmet edip “ulusa seslenmedi”. Manu (Macron kastediliyor), kiminle dalga geçiyorsun sen?

Bu insanlar ülkeyi bir bankayı “yönetir” gibi idare ediyorlar. “Geri adım atmayız” diye tekrar edip duruyor bu kapitalist barınağın kapı bekçileri… Kesinlikle kıpırdamayız… Kaos mu olur, ölümlere mi yol açar bizi ilgilendirmez…

Haber kanalları sürekli ‘Sarı Yelekliler’i itibarsızlaştırma, bölme, suçlama işini üstlendiler, ki “kırıcılar” ve şiddet görüntüleri bozuk kaset gibi televizyon kanallarında dönüp duruyor… Peki suçlu kim? Bu kabul edilmez şiddetin sorumlusu kim?

Ve sonuçta sermayenin bu kaba kapı bekçileri ilk açılımları kabul etmek zorunda kaldılar, bu ilk kazanımlar, kuşkusuz sınırlı olsa bile, ‘Sarı Yelekliler’in mücadelesi ve olağanüstü halk desteğinin lehine yazılmalıdır. Jupiter tükürdüğünü yalamak zorunda kalmıştır.

BU İKTİDAR MEŞRUİYETİNİ KAYBETTİ

Sert, otoriter, aşağılayıcı ve buyurucu bir iktidara karşı böylesi yeni, yaratıcı ve kitlesel bir halk isyanı durumunu bulmak için ülke tarihimizde bayağı geriye gitmemiz gerekiyor. Evet bu yeni hareket tarihsel bir dönem olacaktır. Onlar ise korkudan titriyorlar.

Macron ve Macroncular geri adım atmak zorunda kaldılar, Ocak 2019’da yürürlüğe girecek üç vergiyi “erteleyerek” (iptal etme değil) bir adım geriye çekilmek zorunda kaldılar. Halk hareketinin dinmesini umarak yedeklemeye çalışıyorlar, yani hikaye, külahıma anlat... Verilen sözler “hem çok az, hem çok geç”. Macron halktan artık koptu. Bu iktidar meşruiyetini kaybetti.

İŞİN SIRRI MÜCADELEDE!

Hiçbir iktidar öfkeli, kararlı, birliğini sağlamış ve kaybedeceği bir şeyi kalmayan bir halka karşı ayakta kalamaz. Fakat kendiliğinden “Gözlerini açtıklarını” da düşünmeyelim. Onlar bizim dünyamızda yaşamıyorlar, Fransa’yı tanımıyorlar. Geri adım atmak zorunda kaldılar zira güçler dengesi onların aleyhine döndü… Yani işin sırrı mücadelede yoldaşlar!

Öfke ve uçurum çok derin. Haykırmaya devam edelim: Servet vergisini yeniden yürürlüğe sokun!.. Cebimizden çaldığınız paralarımızı tekrar verin!.. Çatlaklara yara bandı yapıştırmaktan artık vazgeçin, tüm sisteminizi, kurumlarınızı, anayasanızı gözden geçirmek, masaya yatırmak lazım.

Ciddi, fakat kendi bağrında kopuş, gelecek taşıyan bir durum yaşanıyor. Bunu heba etmeyelim.

*Jupiter : Macron bir konuşmasında kendi başkanlığını ‘jupiterci başkanlık’ olarak tanımlamıştı. Jupiter, Roma’da tanrıların tanrısıydı.
(Çeviren: Deniz Uztopal)


BM GÖÇ ANTLAŞMASI: BANKA VE TEKELLERİN SİPARİŞİ ÜZERİNE...

Klaus HARTMANN
NRhZ

Birleşmiş Milletler Güvenli Düzenli ve Kontrollü Göç Antlaşması, Almanya’da bazıları tarafından göklere çıkarılıyor, bazıları tarafından ise sert şekilde eleştiriliyor. Antlaşma 10-11 Aralık’ta Fas’ın Marakeş şehrinde imzalanacak. Sağ, milliyetçi güçler antlaşmaya karşı çıkarak  engellenmesi için harekete geçtiler. İşverenler, hükümet yanlısı ve sol görüşlü medyanın ağırlıklı bölümünde ise antlaşma alkışlanıyor.

Eleştiriler sadece sağdan mı geliyor? Mantık şöyle: Sağ bir şeye karşı çıkıyorsa solun sahiplenmesi gerekir! Toplum içinde de iyi bulanlarla kötü bulanlar bölünmüş durumda. Bundan yararlananlar ise her zamanki gibi egemenler. Göç konusu halkı bölmek, göçmenlere karşı kışkırtmak ve gerçek sorunlardan uzaklaştırıp mücadeleyi engellemek için her zaman işe yarıyor.  

HOŞ GELDİN KÜLTÜRÜ MÜ, UCUZ İŞ GÜCÜ MÜ?

Tartışma uçlarda sürdürülüyor; ya herkes içeri ya da herkes dışarı! Yorumlar da sanki bir tarafta naif iyi insanlar, diğer tarafta egoist ırkçılar varmış şeklinde yapılıyor. 2018 martında BM Göç Antlaşması söz konusu bile değildi. Davos’ta tekel ve bankaların temsilcileri ve onların sözcüsü politikacılar bir araya geldiğinde Gazeteci Norbert Haering ortalıkta “Göç neden işimize yarar?” adlı bir belgenin dolaştığından söz etmişti. Söz konusu olan neydi? Tekellerin rekabet gücünü ve ekonomik gelişimini arttırmak için dünyanın her yerinden yola çıkan lümpen proletaryayı değerlendirmek! Bizim deyişimizle, insani davranış kılıfı ardında tekel kârlarının arttırılması ve bunun ‘hoş geldin kültürü’ olarak pazarlanması!

Haziran 2018’de Alman burjuva ekonomist Hans-Werner Zinn ülkeye mültecilerin gelmesinden memnun olduğunu, sermayeyi buna ikna etmek ve tabii ki insani açıdan mültecileri topluma entegre etmek için mültecilerin asgari ücretten muaf tutulması gerektiğine dikkat çekmişti. Bundan doğal olarak yüksek tabakalar yararlanacaktı. Şimdi temizlikçi kadınlarına 10 avro saat ücreti ödeyenler mülteciler sayesinde 7.50 avro ödeyip gerisini devlete yani vergi mükelleflerinin sırtına yıkıvereceklerdi.  

Kasım 2018 başında İşverenler Birliği Başkanı İngo Kramer, dış ülkelerden gelen vasıfsız işçiler için ücret düzeyinin düşürülmesini talep etti. Böylece hem bu işçiler düşük ücretlerden yaşlılıkta yoksulluğa gönderilecek hem de Almanya’da yoksullar arasında rekabet körüklenecekti. Bu tür önerilerde bulunan ‘uzmanların’ ırkçı, kendini sistemi korumaya adamış AfD’nin oylarını arttırmasına hizmet etmekten başka niyetleri olabilir mi?  

PİYASANIN İHTİYAÇLARINA GÖRE DÜZENLEME

BM Göç Antlaşması da bölgesel veya bölgeler üstü iş gücü hareketliliğini düzenleyip piyasanın ihtiyaçlarını gözetmekten başka bir anlam taşımıyor (...) Tartışmada bilinçli olarak iltica hakkı, kaçış ve göç iç içe geçiriliyor. Halbuki bu grup içinde oldukça farklı gruplar var. Örneğin politik kovuşturmaya uğradıkları için ülkelerini terk etmek zorunda kalanlar. Alman Anayasası, bu durumda olanların iltica hakkını garanti etmekteydi. Ancak Suriye savaşı nedeniyle kitlesel kaçışların başlamasıyla Almanya’da bu hak bir kez daha gasbedildi. Burada da iki uçta tartışma sürdürüldü; kimi mültecilere kapıların kapatılmasından söz ederken bir kesim kapıların herkese açılmasından yanaydı. Ancak ilticası kabul edilenlerin oranı yüzde 1-2’de kaldı (...)

Aşağılayıcı şekilde ‘mülteci akını’ olarak nitelenen yeni göçe savaşlar, meşru hükümetleri devirmeler ve yer altı kaynaklarına sahip olarak halkı yoksullaştırarak egemenler neden oldu. Bu politikalarının devamı için talan ettikleri, kan gölüne çevirdikleri ülkelerden işçi getirmek için göç antlaşmaları yapıyorlar ve sanki insani nedenlerle yapıyorlarmış gibi bu antlaşmalara halkın destek vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mali sermayenin diktası altında belirlenen göç antlaşmaları banka ve tekellerin çıkarlarına hizmet edecek, sömürünün ve dışlanmanın artmasına yol açacaktır. BM’nin göç antlaşması banka ve sermayenin siparişiyle hazırlanmıştır. Bu nedenle Almanya’daki işçilerin çıkarlarını savunmak ve  dünya çapında sömürülen ve baskı altında tutulanlarla dayanışmak için bu antlaşmaya hayır denmelidir.

(Çeviren: Semra Çelik)


: AB Brexit Zirve toplantısına katılan İngiltere Başbakanı Theresa May Brüksel'de basın toplantısı düzenledi. Fotoğraf: Dursun Aydemir/AA

THERESA MAY BAŞBAKAN OLABİLİR AMA İKTİDARDA OLMADIĞI KESİN

Sebastian PAYNE
Financial Times

Şu anda İngiltere politikasında her gün (Başbakan) Theresa May için kötü bir gün. Fakat salı günü, çok daha acımasız bir gündü. Başbakan, Avam Kamarasında üç büyük yenilgi yaşadı, ve tarihte ilk defa parlamentoya uygunsuz davranan bir hükümetin başını çekmenin “onurunu” yaşıyor.

İlk iki yenilgi Brexit hakkında oldu; başbakana verilen yasal tavsiyelerin milletvekillerinden saklanması konusunda yaşandı. Savcı Geoffrey Cox buna karşı güçlü bir şekilde tartıştı. Fakat parlamento bunu reddetti ve açıklanmasından yana oy kullandı, hem de iki defa (...) Brexit antlaşmasına karşı çıkanlar bunu bir kazanım olarak karşıladı, fakat bu karar kabineye verilen yasal tavsiyelerin gizliliği konusunda yeni ve problemli olabilecek bir emsal yarattı, özellikle de gelecekte güvenlik ve istihbarat ile ilgili konularda.

Üçüncü yenilgi hükümet için daha da büyük bir sorun. Eski Savcı ve Brexit karşıtı kampanyacı Dominic Grieve, Brexit sözleşmesi hakkında parlamentoya “anlamlı oy” hakkını tanıyan yasada değişiklik yapmak için gereken oyları kazandı. Artık May’in anlaşması parlamentoda yenilgiye uğrarsa (Ki büyük ihtimalle uğrayacak), milletvekilleri hükümetin bir sonraki adımını belirleyebilecek.

Yasamanın yapabileceği en iyi şey, yöneticiler üzerinde ki siyasi baskıyı yükseltmek ve Başbakanın bunu göz ardı etmesinin imkansız olmasını umut etmek.

Parlamento için bu oylamalar Brexit’in “Kontrolünü tekrar geri almak” için yürütülmüş bir çalışma. Süreç bu güne kadar, milletvekillerinin çok az söz hakkıyla, yani başbakan Theresa May tarafından yönetildi.

Fakat parlamento egemen olmaya devam ediyor ve kendi isteklerini ifade etmek için artık bir yöntem buldu. Bir çok milletvekillinin anlaşma yapmadan AB’den ayrılmaya karşı olduğunu bildiğimize göre, Grieve (Tarafından kazanılan değişiklik) bu sonucu daha uzak bir ihtimal haline getiriyor ve bir diğer yandan Norveç’e benzer bir Brexit ya da ikinci referandum olasılığını yükseltiyor.

Fakat bu hareket Başbakanın istediğinden farklı bir etki de yapabilir. Haftaya, “anlamlı oy” kullanma zamanı geldiğinde Brexit yanlısı milletvekillerini zor bir karar bekliyor: May’e karşı çıkıp parlamentonun bir sonraki kararı vermesi riskini göze mi alacaklar? Bu durumda belki Brexit’in gerçekleşmemesi söz konusu bile olabilir. Ya da derin bir nefes alıp, endişelerini bastırıp ve bu ideal olmayan ayrılık paketini kabul mu edecekler?

May’e gelince, mevcut durumda azınlık bir hükümetin başını çekiyor, ikinci yasal tavsiye ile ilgili oylamada 9 Demokratik Birlik Partisi (DUP) milletvekilli, hükümete karşı oy kullandı. Bu durumda Başbakana çoğunluğunu sağlayan DUP ile olan anlaşmanın geçerliliği sorgulanabilir. Theresa May, makamında veya başbakan olabilir ama artık yetkisi yok.

(Çeviren: Çınar Altun)

ÖNCEKİ HABER

70 bin 160 mültecinin geçişi engellendi

SONRAKİ HABER

ATK’den Kurkut raporu: Ölüme neden olan mermi zeminden sekti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa