Ne yerseniz osunuz

Fotoğraf: Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0)

Ne yerseniz osunuz

Nuray Sancar, gıda maddelerine gelen zamları ve Saray’ın lüks 30 Ağustos menüsünü yazdı.

Nuray SANCAR

Ekolojik beslenme uzmanları bizi ‘ne yersek o’ olduğumuza inandırmaya çalışırlar. Sayelerinde yağlanmaya bağlı hantallığın, düşünce zayıflığının aşırı karbonhidrat tüketmekten kaynaklandığı; yeşil sebzeler ve bademin insanın kendini rahat hissetmesini sağladığı gibi faydalı bilgileri yaymak için doğrusu epey çaba harcadılar. Serotonin, tirozin hormonlarını etkileyen besinler, bağışıklık sistemi ile hafızayı güçlendirecek vitamin depoları konusunda doktorların bile önüne geçen bir ağırlıkları oldu son zamanlarda. Ama GDO’suz doğal besin piyasasının yanına yaklaşmak pek o kadar kolay değil. Bir de Brezilya sığırlarının okyanus aşırı şarbon taşıdığı, ‘peynir ekmek hazır yemek’ halk tekerlemesindeki peynirin fiyatının arşa havalandığı, patates soğanın bile saray menüsüne kurulacak kadar zamlandığı koşullarda, fukaraya kala kala ekmek şeklindeki karbonhidrat kaldı ki, onun da gramaj oyunlarıyla fiyatı artmış durumda. ‘Yani ne yiyorsanız osunuz’ aforizması kibarca ‘Ne yiyebiliyorsanız maalesef osunuz biçiminde revize edilmeli. Böylesi daha isabetli olur.

Tabii bu ekolojik beslenme standartlarına ulaşabilen bir kitle yok değil. Organik pazarlar, tropik meyveler, pahalı badem sütleri bir kısım insan için hiç sorun değil. İşte böyle karbonhidratla beslenmeyen bir tür de, 30 Ağustos resepsiyonunda Saray’da şöyle bir menüyle muhatap oldu: Ejder meyveli smoothie (çiya tohumlu), liçi meyvesi eşliğinde efuli, starex meyvesi eşliğinde aloevera, taze sıkılmış mevsim meyveleri, pataşur içinde Çerkes tavuğu, zencefilli somonlu suşi, susamlı levrek simidi... ve daha başkaları.

Hande Fırat daha önce katıldığı bir resepsiyondaki ikramları “Birbirinden farklı lezzette yemekler… değişik içecekler, kilo aldırmayan tatlılar… Benim Michelin Yıldızım Külliye’ye” diyerek övmüş. Bir de maşallah beyaz çay diye bir şey var ki, kilosu 4 bin lira civarında, evet o da saraylarda bulunur. Ejder meyvesinin tekinin 15 lira olduğu, birkaç tanesinden 1 bardak meyve suyu çıkarılabildiği yazıldı çizildi. Bademi de atlamamak lazım, iyi hallisinin bir kilosunun 60 Türk lirası olduğu düşünülürse, sütünün hamurunda ‘eşlik ettiği’ tatlıları okur tahayyül etsin.

O malzemeyi şununla “eşlik”leştirerek, ötekiyle muamele ederek berikiyle soteleyerek yeni bir mutfak kazandık… diyeceğiz ama bu sofra fakirin ancak çenesini yorar. Çiğneyerek değil, konuşarak.

Zira İstanbul’da Doğu ve Güneydoğu Sivil İrade Platformunca düzenlenen iftar programına katılan Erdoğan’ın oturduğu masa ile yurttaşların masaları arasında şerit çekildiği hatırlanırsa ejderli, liçili, starexli içecekler ile zencefilli suşi gibi yerli milli yemeklerimizdeki malzemelerin birbiriyle muamelesinden çıkan kimyasal reaksiyon iki insan türünü demek ki birbirinden ayırıyor. Şu hep beraber binmeye özendirildiğimiz gemi nüfusunu elementlerine, hatta atomlarına kadar ayrıştırıyor.

Bir yanda karbonhidratsız ve yerli milli suşi ve pataşur yataklı tavukla beslenenlerden oluşan fit ve az kilolu 1. sınıf yolcular, diğer yanda ekmekten şişmanlayarak hantallaşmış, hâlâ laktozlu sütten karnı şiş; doğal olarak badem sütüyle beyaz çayı camın ya da şeridin arkasından seyredebilen ekonomi sınıfı yolcular.

Ekonomi demişken… o da krizde olduğundan susamlı levrek simidi değil de bildiğin pastane simidinin susamına talim eden sınıf sadece ejder suyunun maliyetini değil ne varsa her şeyi ödemek üzere elini, içinden bir şey çıkaramadığı cebinde tutmak zorunda. Kural bu; biri yer diğeri öder. Ne tüketiyorsan oysan bu borçlar ödenecek kardeşim! Yok öyle camdan bedava bakmak. Aynı gemideyiz sonuçta!

Baudelaire Paris Sıkıntısı kitabında Yoksulların Gözleri başlığı altında, fakir fukaranın kent merkezinden uzaklaştırıldığı kentsel dönüşüm sonrasında Paris’te sevgilisiyle gittiği bir kafeyi betimler. 19. yüzyıl ortaları filandır:

“Akşam yoruldunuz biraz yeni bir bulvarın köşesindeki yeni açılmış bir kahvenin önünde oturmak istediniz. Işık altında pırıl pırıl bir kahvenin beyaz ışıklarla kamaşmış duvarları aynaların pırıl pırıl yüzlerini, silme çubukların ve kornişlerin altın yaldızlarını… başlarında meyveler, börekler, kızarmış av hayvanları taşıyan su perilerini ve tanrıçaları,  uzanmış kollarında küçük Bavyera vazosu taşıyan Hebe’leri… oburluğun hizmetine sunulmuş bütün tarihi, efsaneyi… aydınlatıyordu.” 

Çok güzel anlatır Baudelaire; şair çünkü o. Fakat birden paçavralar içinde bir baba ve iki çocuğu belirir ve eşsiz bir hayranlıkla kahveyi seyretmeye başlar. Baudelaire ‘Susuzluğumuzdan çok açgözlülüğümüzden utanç duymuştum’ diye yazmaya devam eder. Lakin tam o anda yeşil gözlerine ay ışığının ve tutkunun konaklamış olduğu sevgili ‘Şunların haline bak, ne sinir şeyler, gözlerini araba kapısı gibi açmışlar, kahveciye söyleyin de uzaklaştırsınlar’ der.

“Anlaşmak böylesine güçtür işte. Düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir meleğim, sevişenler arasında bile’ diye bitirir metnini Baudelaire, masadan kalkıp giderken.

Bizde de müşterinin önündeki patates artıklarını almak için bir büyük hazır besin zincirine ait dükkanın vitrininin önünde bekleyen, sonra da o patatesleri aldığı ölesiye dövülen Suriyeli küçük muhacir; restoranda mendil sattığı için derin dondurucuya hapsedilen küçük kız hikayesi de cam önünün bile pek güvenli olmadığını gösteriyor bir kere daha.

Şükür; devir enformasyon devri olduğu için kim ne yiyor ne içiyor pek gizli kalmıyor. Memleketin her yanı vitrin camı. Yiyenlerle seyredenler arasındaki şerit de medya ve sosyal medya uzaklığından çekildiği için karbonhidratla beslendiği için hantal, B ve D vitamini yoksunluğu çektiği için dermansız ve hafızasız, insülin direnci oynak ekonomi sınıfı yolcuları o küçüklere uygulanan muameleye o kadar sık maruz kalmıyor. Ama sonuçta görünmeyen bir şerit orada iki ayrı türün, iki ayrı sınıfın arasına çekilmiş duruyor. Öte tarafta olanlar, ekmek mi zamlanmış, patates mi bulunamıyor pasta yesinler; yeter ki ‘araba kapısı gibi açık’ yoksul gözlerini, vitrinin öte yanındaki, ay ışığının ve zenginlik hırsının konakladığı gözlerden kaçırsınlar.

Susuzluk hissinden büyük tamahı kandırmak için içilen ejder-smoothie’nin bu ayrı gayrılıkta bir günahı yok; yanlış anlaşılmasın. Rusya’da kurtlu fasulyenin Fransa’da yok satan francalanın devrimci olduğu da doğru değil. Bir başına ne yapabilirler ki?! Sadece birinin yerken diğerinin baktığı yerde maraz doğuyor.

Komşusu tokken Michelin Yıldızını bir GDO’ya takmak zorunda kalanlar itirazcı ve protestocu oluyor, göğü fethe filan kalkıyormuş. 

Madem insan ne yerse oymuş; millet kıraathanesinde kek yedikten sonra çimlerde yuvarlanıp milli şölenlere çitin-camın arkasından eşlik ederken esirgeyen ve eşitleyen göğe bakmak da mümkünmüş.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Eylül 2018 14:25
www.evrensel.net